Ana içeriğe atla

İşe koyulmak, İşi Bitirmek

Yaşlı ardıç ağacı penceremden dünyamı dolduruyordu. Hemen altına konulmuş banktaki oturma zamanlarında bir nefes huzur, hızlıca çekilipte içine, Fatiha’nın yardımı ile göğüste beliren genişlik adam akıllı sarhoşluğa yol açıyordu. Rahman ve Rahim olan’a yakarışlar, umutlar sonsuzlaşır giderdi göklerden ağan rahmet bulutlarınca. Ay, içinde alabalıkların oynaştığı havuza vurdukça, su üstünde uçuşan sineklerin avındayken alalar, yakamoz yakamoz kıvrılırken sular, uzaktaki bahçeden gelen Zeki Müren şarkıları eşliğinde ard arda yuvarlanıp giderdi kadehler…

Uzun bir tatil, up uzun bir piknik dönemi idi bizimki bitmesini hiç istemediğimiz. Yağmursuz gün geçmedi. Gök gürültüsüz gün devrolunmadı hiç.

Okumalar, tefekkürler çağına yeniden geçmeliydi, yeniden çağ açan padişahlarla aynı âlemlerde bereketli sofralara oturup âmin diyebilmeliydi.

Gün doğarken bülbüllerin çığlıkları uyandırdı, gün batarken de bülbüller uğurladı güneşi dünyadan.

Çeperleri kızıla bulanmış papatyalar, çimenlerin içinden başını göğe uzatırken, çiğ düşmüş yapraklarından çırpınarak, süzgün aydınlığın içinden arılarla buluşup, ballarını bölüştü. Hiç bir ayırım gayırım yoktu dünyada. Kıskançlık olsa idi eğer şifa yüklü kovanlar dolar mıydı sanırsın? Kıskançlık olsaydı öğretmenlerimizde hiç yetiştirirler miydi öğrencilerini,  kapkaranlık bir dünya olurdu dünyamız, yaşanmaz, sıkıntılı. Besmele ile başlayan Fatiha’nın bereketi kıskançlığı da yırtar, dağıtır gider ufuneti.

Cızırtılı hoparlöründen gırtlağı patlayacak derecede bağırarak konuşan, ne dediği bile anlaşılamayan politikacı diskurunu bitirdiğinde, köşe başındaki yerinden asla kalkmayan ve oralı olmayan köyün delisi, uzakta olmasına rağmen el işareti ile sigara ister, koşar adımlarla yanına varıp iki dal sigarayı uzatır, deli başını yere eğerek, bağdaş kurmuş vaziyetteki oturmasına döner ve eğer başını yeniden. Birkaç kişi siyasetçinin elini sıkar, sırnaşarak enselerinden sertçe tutarak çeker kendine doğru, öper siyasetçi, birkaç yaşlıca kişinin elini öper, sakallarını sıvazlar, kablolar toplanır, sanki bir milyon kişi uğurlarmış gibi kendini uzun uzun el sallar, sonra arabası yavaşça kalkar giderler. Köylü işine gücüne dönmüş, politikacı anında unutulmuştur. Adı bile geçmez bir daha.

Yaşlı ardıç, rahmet bulutlarının bıraktığı suları yapraklarından süzdü toprağa doğru, şükür dualarının kendine dönüşü gibi. Köy yeniden uyandı, köylü kalktı ayağa. Çalışmalı, çalışmalı, çalışmalı. Bahçeler, tarlalar elinde çapa, kazma, köylülerle doldu. Verimli topraklarla güreşler tutuldu, Veysel Baba’nın söylediği gibi “kazmayı vurdukça, güllerle mukabele etti toprak.” 
Bereket, bolluk iyilik, güzellik vatan sathına yayıldı.

Umudunu yitirmeyen millet, ödülünü fazlasıyla alıyordu.

Yaşlı ardıçın altındaki banka oturmuş, derin derin soluklanıyordu.

Yorumlar

  1. Tiryakilik yaratan bir üslup, bizi buralardan yaşlı ardıç ağacının altındaki banka götüren bir hikaye.

    Elinize sağlık...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…