7 Nisan 2014 Pazartesi

İhtiras, Hırs… Kin


 “İhtiras ‘passion’ kelimesi tutkuyla aynı şeyi kastediyor; ayrıca öfke, hiddet, sevdâ ve şehvet de kavramın içinde saklı” (Kerem Doksat, 27 Eylül 2011)

Dünya, ideallerini iktidar yapmak isteyenlerin cinayetleriyle doludur.

Kolayca cinayet işleyebilmek için toplumun kutuplaştırılması, hatta birden fazla bölümlere ayrıştırılması gerekecektir. Kutuplaşma dönemleri, hain üretmenin de kolaylaştığı zamanlardır. Ötekileştirildiğini algılayan kişiler, yaşayacağı kırılganlıklar sebebiyle, teklif edilebilecek her hangi bir olumsuz iş veya eylemi kolaylıkla yapmaya kalkışabilecektir. Karşıyı farklı renklerde görmek, bize ait olmayan gibi değerlendirmek, içinde bulunduğumuz grubun rengine boyanmakla ilgilidir. Örgütler daima üyelerinin, iç tüzük kurallarını disiplin altında uygulamasını isterler. Örgüt kararlarından farklı hareketlerde bulunmak ayrıca cezalandırmayı da gerektirebilir. Grup (örgüt) ahlakını içselleştirmiş kişilerde gruptan ayrılmak, onlardan farklılık göstermek sanki yalnız kalınacakmış intibaını yaratır. Korkular buradan doğar. Korku bir kere doğunca, artık yapamayacağı bir şey yoktur o grup üyesinin. Tehlike altında sıkışmış kedinin tırmalaması gibi..

Dikkat edilirse, hürriyetini kaybetmiş tiplerdir konumuz. Hürriyetle tanışabilmesi için: Kör nefsin kendisini dürtüp durduğu temelsiz ihtirası, kıskançlığı, garazı, kendi yararına başkalarının zararına göz yummayı, bunları günahsız insanların ölümüne yol açacak kerteye gidecek olan bir kin derecesine vardırmayı bütün bunları kendisine öğütleyip duran nefsini yenmesi gerekmektedir.

İdeallerini, hırslarının ardına gizlemiş, hırs gemi, boynuna takılmış ve çekip götürenin hırsları, ihtirasları olması halindeki kişilerin, hürriyet kelimesini ağızlarına bile almaması gerekir. Bu tipler ve bunların topluluğuna karşı bir ‘İsyan ahlakı’ hareketi geliştirmelidir (geliştirilmiştir). İsyan ahlakı sahibi insan ne yapar? Çok basittir, sadece işini yapmazdan evvel düşünür, doğru mudur, yanlış mıdır, yasalara aykırılığı var mıdır? Gibi. Bu kadar. Bu tür düşünceler işlendikçe, eylemlerin yapılması sonunda ahlak oturacak, gerektiğinde de yanlışı tespit ettiği anda isyan edecektir ve hatta alenen ayaklanacaktır. Söylenileni olduğu gibi, üzerinde hiç düşünmeden yapmaya amade kişilerin hürriyetinden bahsedilemez ki, bu tipler yenilenemeyen, üretmeye katkı yapamayan, taklitçiliği aşamayan, yaratıcılıkları ölü kişilerdir.

“İsyan ahlakı, iradenin sonsuza ulaşmak amacıyla, her çeşit menfaat ve tutkuya, sonlu olan iyilik ve mutluluğa dahi başkaldıran sorumluluk ideali olmaktadır.” (Nurettin Topçu)

Yaşadığımız günleri dikkatle analiz edersek, özellikle yöneticilerimizin akıllarının önüne hırslarını koyduklarını görürüz. Attıkları nutuklar, fırlattıkları bakışlar, müstehzi tebessümleri.. hepsi hepsi ihtirasın eseri. Bu tutku, sırf millete hizmet amacına yönelik olamaz. Hizmette, ihtirasa yer yoktur çünkü. Muhterisin iki adımından birisinin tehlikeler içerdiği kesindir. İlk tehlike ise kendisinedir. Sonra yakınları gelir. Olayları takvim sırasına göre değerlendirecek olursak bu sıralamayı tam olarak görebiliriz. İşleri kanunlara göre değil, iş yapıldıktan sonra yapılan işe göre kanun çıkartılması en önemli örnek olarak duruyor. Sormadan edemiyoruz: Neden? Neden, bilerek kanunlara aykırı işlemler yapılır ve aykırılıktan kurtulmak için yeni kanunlar düşünülür?

İki tip vardır önümüzde: birincisi, materyalist düşünce sistemine inanan, ölümle her şeyin biteceğini, doğumla ölüm arası zengin yaşamanın, her isteğinin karşılandığı bir dünyada yaşamanın kâfi olacağını düşünür ve inanır. Onun için gelecek, kendi geleceğinden ibarettir, diğerleri onun için önemli değildir. Ölüm sondur, bu sebeple ahlaki davranışlar kişinin kendisini sınırlandırmasından başka anlamı olmayan boş inanışlardır. İkincisi, sözde dindardır. Allah inancına sahiptir. Fakat inandığı Allah, ötelerde bir yerdedir. Kendisinden uzaktır. Ona ulaşmak imkânsızdır. Bir gün ölecektir. Kabir yaşamı azapla geçecek ve bir zaman sonra yeniden dirilecektir. Tanrısı onu hesaba çekecektir. Günahları kadar cehennem ateşinde yanacaktır. Bunun için, beş vakit namaz kılması, karısının başını kapatması, içki içmemesi kâfidir. Ötesi dünya işleridir. Dünya işlerinde zenginliğini artırması, rahat etmesi için elzemdir. Birikimlerini aklına geldikçe sayması, zenginliği ile övünç duyması onun şerefini artırır. Tipik bir modern zamanlar materyalisti ile arasındaki fark, sözde imanıdır. Aslında materyalist düşünceye sahip kişi ile arasında hiçbir fark yoktur.

Dikkat edilirse ölüm bilinci, her iki tipte de bir sondur. Dünya hayatının sonu, diğer hayatın (sonraki boyuttaki hayatın) başıdır düşüncesinden uzak. Beden her iki düşüncede de, asıldır. Kendisini et ve kemikten ibaret görür. Böylece ölüm, maddi bir dönüşüm olarak algılanır. Hataların başlangıcı ve sebebi budur.

Oysa dünya, bir mekteptir. Dünyada öğrenilecek, yapılacak işler vardır. Hakk terbiyesine girilip, Hakk olunacaktır. Daha doğru söyleyişle, Hakk olunuşunun farkına varılacaktır. Böylece ölüm, bir son değil, yeni bir başlangıçtır farklı boyutlarda.

Böyle inanılır ve bu iman üzere yaşanılırsa, ihtirasa, hırsa, tutkuya ihtiyaç kalmaz. Bilakis, bu olumsuz sıfatlardan kurtulur iman sahibi. Büyük kayıpların yaşandığı savaşların tamamının, hırslarına gem vuramayan, maddeci kişilerin akıllarından çıktığını anlarız. “İhtiras sahibi bir varlık olan insan düşüncesi, ölüm bilincinden uzaklaştırılırsa etik kaygısızlığın oluşması dolayısıyla vahşet ve cinayetlerin gerçekleşmesi doğaldır.”


“Allah’ın teklif ve daveti hür kullarınadır. Ancak hür olanlar Hakk yolunda yürüyebilirler”. İhtiras, hırs, kin, öfke, hiddet, şiddet, şehvet barındıran insanların hür olamadığını, hürriyet için bu bağlardan kurtulmanın elzem olduğunu bilmek gerekmektedir.

2 yorum:

  1. Tuncay Altunezen :
    Hocam, kaleminize sağlık.
    İnancı içselleştirmeme neticesinde oluşan ...MIŞ gibi hayatları ve halimizi ne de güzel izah etmişsiniz.
    Ben yazınızın başındaki,'ötekileştirme'den hareket ile, kişiliklerin grup-kabile-cemaat-parti vs. içindeki yok oluşu üzerinde duracağım.

    Çocuklarımızın başta kendimize 'Evet' demesini öğreten, 'Hayır' itirazında sertleşen eğitim yapımızı değiştirmeden, özgürleşmeyi, şahsiyetlerinin gelişmesini temin edemeyiz kanaatindeyim.
    İşin acı yanı, bunun kökleri her toplumda çok eskiye dayanmaktadır. Dini öğretilerimiz de 'Evet' doğrulaması ve teslimiyeti ile devam etti, ediyor.
    Bu yapıdan ne beklenir? Evde anne/baba/abi/abla, okulda öğretmen, sokakta mahallenin büyükleri, camide,/cemevinde hoca-dede, siyasette iktidar 'Hayır'ı kabul etmiyor.
    Önce 'Hayır!' demeyi öğrenmeliyiz, öğretmeliyiz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Medeniyet,
      Sorgulamaların eseridir.
      Teşekkürler yorumunuz için Tuncay Bey.

      Sil