11 Aralık 2018 Salı

AKP İstanbul adayını niçin açıklamıyor?



Dillere düşürülen, Binali Yıldırım derseniz olmaz. Bu kadar sürüncemede bırakılmaz. Başka bir şey var, başka bir şey var…

Ama ne?

Geçenlerde Coca-Cola’nın CEO’su emekli olmuştu durup dururken!....

Niye bugünlere denk geldi diye düşündük!

Niye?

Hillary Clinton, ABD Başkanı seçilebilseymiş, ABD’ye başkan yardımcısı olacakmış! O günün derin ABD devleti böyle düşünmüş. Davos toplantılarının gediklisi Kent, madem ABD’ye başkan yardımcısı olamadı, ötelerden beri gözünün olduğu, Türkiye (Ortadoğu dahil) başkan yardımcılığı neden olmasın diye de düşünmeden edemedik!

O günlerde yandaş basının -meşrubat fabrikası- diye tanıttığı coca-cola şirketinin açılışını da CB’nin yaptığını hatırlarsak, ve de en önemlisi ve siyasette kullanılabilecek ve gerçekten tesir edecek olan;  bir-kaç ay evvel İstanbul’da “Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde 50 yıldan beri ailesine ait olan toprak altı eserlerin sergisini”de açmış olmasını da dikkate alırsak!...

Evet,

Evet, buldum;

Neden olmasın;

İstanbul belediye başkanı adayı olarak, dünyanın bir numarası Muhtar Kent diyorum.

Neden olmasın;

Ancak, yalnızca belediye başkanlığı kâfi gelmez. Derhal CB yardımcılığı; (Ortadoğu dahil sorumluluk) verilerek ve coca-cola’da aylık kazandığı 5 Milyon lirayı da garanti ederek…

Evet, AKP’nin İstanbul adayı Muhtar Kent’tir.


Islık



Islık çalarım, önüme bakar yürürüm.

Korku salar bedenimi.

Islıklarım korkutur, gecenin korkusunu.

Unuturum.

Şimdilik ama,

Korkutanları, korkularının boğacağı zamana kadar.

En iyisi,

Yükseklere,

Dağlara çıkıp,

Geniş zaviyeden seyre dalmak.

Korkulardan azade bir zamana kadar.


30 Kasım 2018 Cuma

Yeniden, ‘Müzakere Süreci’, Yeniden Federasyon!



Öncelikle, yeniden tartışmanın ve ‘Türk’ü değersizleştirmenin bir aracı olarak, “Andımız” konusunu koca koca ağızlardan, sayısız televizyon ekranları ve gazete köşelerinden, hoyratça tartıştırdılar. Muhafazakâr, fıkıh hocası bildiğimiz bir kişi bile katıldı bu saldırılara…

Sonra, AKP milletvekili başkanlığında bir heyet Almanya’ya gönderildi, sözde Almanya’nın eyalet sistemini incelemişler..

Hemen peşinden, önceki açılım safhasında ‘akiller heyetinde’ bulunan bir grup, yine Oslo’da!, müzakere görüşmeleri yapmak üzere toplandılar, pek matah bir şeymiş, evvelce denenmemiş gibi boy boy fotoğraflarını da yayınlayarak, bilgilendirdiler!

AKP Genel Başkan Vekili Numan kurtulmuş da Kasım ayı başında yaptığı açıklamada “her ilin anayasası diyebileceğimiz hazırlıkları yapıyoruz” demişti.

Bunlar tesadüfen oluşan hadiseler değil. Planlanmış, programlanmış, tarih sırasına konulmuş ve sırası geldikçe yavaş yavaş, ‘hazmettire hazmettire!’ uygulamaya geçiliyor ve hoyratça açıklamalar yapılarak, gerçekten milletin hazmı sağlanıyor.

“İstanbul’u nasıl kurtarırız?” başlığı ile bir yazı kaleme alan Kemal Öztürk’ün şu satırlarını okuyalım:

“Şehrin ve başkanın statüsü değişmeli, bu kadar büyük, bu kadar kalabalık ve bu kadar önemli bir şehrin statüsü farklı olmalı zorunda. Tabi bakanın da. Eminim diğer büyük şehir belediye başkanları da buna hak verecektir. İstanbul’la diğer belediyeleri aynı kanunla ve sistemle yönetmek imkansız.

Başta Washington, Paris ve Londra olmak üzere, dünyada bunun bir çok örneği var. neden biz de olmasın? Bu özel düzenlemeyi, özerk yapı, bölüme tartışmasına çekmek isteyenler olabilir.”

Bu satırlar, PKK yanlısı ya da HDP’li bir ağızdan filan çıkmış değil, doğrudan AKP yandaşı bir yazarın satırlarıdır. Özel statü lafı, HDP’nin öteden beri söyledikleri değil mi? Ee onlara neden saldırıyorsunuz? Aynı şeyleri söylemek aynı hedefe yürümek değilse ya nedir?

Böylece, hazırlıklar tamamlanmış olmalı ki, artık köşe yazarları bile bu fikri savunmaya başladılar.

Peki, bir süredir AKP ile ortaklık yapmaya başlayan MHP nerede? Ne yapıyor? Ne düşünüyor?

Biz şahsen MHP’den bu çalışmalara, sert muhalefet yapmasını, TBMM’de ise denetim faaliyetlerini eksiksiz yapmasını bekleriz. Bugüne kadar sessiz kalmalarına da bir anlam veremiyoruz.

Federatif yönetim yapısının alt çalışmaları yapılırken, belki yeniden bir ‘müzakere süreci’ başlatılması için nabızlar yoklanırken, MHP’deki sessizliğe anlam veremiyoruz!..

2 Kasım 2018 Cuma

Geçmişten Günümüze…



Uzun yıllardır göremediğim, arkadaşlarımızı bir telefon iletişim ve haberleşme ağı vasıtasıyla bir araya getirdiler. İyi bir hizmetti. Sağ olsunlar. Eski resimler, yeni resimlerle yayınlanınca, artık yaşlandığımızın da farkına vardık. Eskimişiz kendimize yaşlılar içinde yer aramakta fayda var!

Yıllar, ne de çabuk geçmiş.

Tipler değişmiş, yüzlere yorgunluğun çizgileri yerleşmiş.

O yıllar ne güzeldi!

Bir bakışla ya da bir kelimeyle kimin ne demek istediği anlaşılır, ne gerekirse yapılmaya çalışılırdı. Çünkü yapılabilecekler o kadar sınırlıydı ki! Okula gidilir, bir sınıfta toplanılır, ısınmayan sınıflarda, paltolara sarılarak, birbirine yakın durarak, günü bitirmeye çalışılır, fırsat bulunduğunda ders dinlemeye gidilir, akşam olur, şehre dönülür. Bu kadarla sınırlıydı yapılabilecekler.

Kavganın, gürültünün olmadığı nadir aralarda, Cemil Meriç’ten bir paragraf okunur, anlaşılmaya çalışılırdı. Bazen bir dörtlük mırıldanırdı edebiyatçılar, bazen bir türkü tutturdu Erzurumlu, Kahramanmaraşlı bir dost…

Ne güzel günlermiş…

Fırsat bulundu ya, haberleşme grubunda birbirine benzemeyen milyonlarca ileti gönderiliyor. Tek ortak noktaları, fikirlerin aşırma olduğu. Kendilerine ait olmayan fikirleri sahiplenmişler, yazıp duruyorlar. Karşı çıkanlar ise şanssız kişiler. Diğerleri çabucak taraftar buluyor ve birlikte saldırıyorlar. Diğeri de başka bir yerlerden aşırdığı fikir kırıntılarını, kendisine aitmiş gibi saldırı aracı olarak kullanıyor. Ne garip! Bu insanlar birlikte savaşlara girmişlerdi. Ölüm burunlarının ucundaydı.

Ne olmuş, neler olmuştu da, böylesi düşmanlık gösterilerine çarçabuk yelken açmışlardı?

Kırk – Elli yıl bir insan için uzun bir süre olabilir. Lakin dünya ömründe bu sürenin bir-kaç saniyelik bir oyalamasından gayri ne vardır? Geçen bu uzun gibi görünen sürede, büyüdüler, yaşlandılar, mal, mevki, maddi güç sahibi oldular. İşte, söylenilen fikir çalıntılarının, kendisi sahibi miymiş gibi ortaya sürülmesi ve dostlarına dayatılması bu güçten alınan destekle olmaktadır. Kimin ne kadar mal varlığı varsa, o kadar haklı olduğunu ve bildiğini karşıya dayatmak istiyor. Ne garip! Yazık! Ki, yazık!.

Dün ölüme gittiği arkadaşının halini, göz ardı ederek ve onu unutarak, çalıntı fikirleri dayatmaya kalkmak, ne cür’ettir? Kendine ait bir fikrin varsa, korkma söyle ve sus. Karşının fikirlerini de okuyarak, üzerinde etraflıca düşünerek, yeni fikirler edin ve yeniden fikrini söyle. Sana ezberletilmiş, (kimden olursa olsun, kitaplardan, hacılardan, hocalardan, aile bireylerinden, arkadaşlarından…) lakırdıları üstelik yakın arkadaşına dayatarak, onların omuzlarına basarak ne yapmak istersin, nerelere yükselmek niyetindesin?

İlginçtir, tartışılan ve karşı çıkılan hep (din)i sanılan fikirler üzerinde olmaktadır. Kimi, bir tarikata dahil olmuş, kimi kendini dini kitaplara vermiş, kimi işi ve aşıyla meşgul olup onların edindiği yalan-yanlış fikirlerden azade bir hayat sürmüş. Görünen o ki, arkadaşlarımızın tamamı mutlu bir ömrü idrak etmişler. Dindarlar, içlerinde aşırı gidenler ve düşmanlık çemberini, Atatürk, Cumhuriyet, laiklik gibi değerlere kadar uzatabiliyorlar. Ve bunların tamamı, günün yönetilme tarzına da uygun olarak, kendilerini yukarılara pazarlamak isteğinden başka bir şey olamaz.

Anlattığım grupta, Atatürk düşmanlığının ne işi vardır? Bırakın bu sakat düşünceleri, zaten bu fikirleri savunan milyonların mevcut olduğunu biliyoruz. Bırakın onlara bu alanı. Değerler, değerler sistemi içinde yerli yerinde görevlerini yapmışlar, işlerini başarı ile bitirmişler ve gelecek için gençleri görev başına dikmişlerdir. Gençleri!

23 Nisan önemlidir!. 19 Mayıs önemlidir!. 29 Ekim önemlidir!.

Meclisin açılış günü çocuklara bayram olarak hediye edilmiştir, neden? Çocukluk safiyeti ile kimsenin, hiçbir grubun malvarlığına, kimliğine, tarafına, siyasi düşüncesine bakılmadan kanunlar çıkarılsın diye..

19 Mayıs gençlere hasredilmiştir, neden?

“Rabbimi genç bir delikanlı sûretinde gördüm!”... Hadisi şerifinin sırrına ermek gerek. Genç, daima gençtir ve akıllı, düşünce üreten, kültürlü, iş-güç sahibi, varlıklı, hikmet peşinde koşan, boş zaman kavramı olmayan, her anı fikretmekle geçen, elinde bir taş binanın neresine koyabilirim diye düşünen, feraset sahibi, yardımsever, yakınları, arkadaşları ve toplumun diğerleri gibi olarak, onlar gibi yaşamayı tercih eden her kimse genç odur!

Ve siz olsaydınız, emaneti kime bırakırdınız?

Ve Cumhuriyet; “Fazilettir” kelamı neyi anlatmakta? Niçin karşı duruyorsunuz?

Bir olmak, beraber olmak nedir, nasıl sağlanır?

Sözde bir idealin peşinden gittiğini sananlar nasıl bir olabilirler?

Bir olmak nedir bilir misin?

Bir kazan çorbadan, kaşıklarıyla alarak yiyen Onlarca kişinin duyumsadığı aynı lezzettir bir olmak…


31 Ekim 2018 Çarşamba

Adalet Nasıl Çözecek?



Ümit Özdağ, birisi hakkında dava açmış, haberini görünce şunları mırıldandım;

Değmez di, değmedi. Adı geçen T….. hastadır, hastalıklıdır. Ümitsiz vak’adır. Adaletin yapabileceği bir şey yoktur. Diyelim, hapis cezası verdi. Ne olacak? İyi mi olacak? Olamaz. Olmaazz…
Sonra bunlardan birisi adı geçen olabilir, ya diğerleri? Diğerleri ne olacak? Milyon vagonlu, milyon trenlere bindirseniz, göndermekle bitiremezsiniz. Bitiremezsiniz…

En iyisi, 

Bunları okumamak, duymamak.

Yok. Farz etmek. Bunlar bu dilden anlar.

Sonra bunları, taa çocuklarında bu hale getirdiler. Bunlar da gönüllüydüler tabii. 

Sokak aralarında, merdiven altlarında, kara sakallı, izbandut gibi cahil kişilerin ellerine eğitilsin diye terk edildiler.
Suç, bunların mı? Evet, bunların suçu var, var da, analarının, babalarının, toplumun, hacıların, hocaların, gazetelerin, televizyonların, radyoların, şairlerin, felsefecilerin, tarihçilerin, öğretmenlerin, bakkal Mehmet amcanın, filozofların (ülkemizde yok ya!)… suçu yok mu?. 
Dava edilecekse, sıralananların tamamı dava edilmelidir.

Bunlar hasta. 

Hayatındaki, FETÖ’cülük, İslamcılık, bir ara türkcülük, sonra AKP’cilik… gibi kıvırmalarını göz önüne alırsak;

Yerleri, mahkeme kapıları değil. Psikiyatr klinikleri olmalıdır.


27 Temmuz 2018 Cuma

Mutlu Zamanlar Az mıdır?



“İnsan hayatında mutlu zamanlar azdır.” Cümlesiyle başlamış, “Sevgiler eriyip dostluklar tükenince” başlıklı yazısına Mustafa Öztürk Hoca.

İnsan, kendi elleriyle kurduğu dünyasında mutlu bir şekilde yaşamaktadır oysa. Bu tanım hemen bütün insanlar için doğrudur. Huzursuzluk, mutsuzluk olarak beliren kıpırdanmalar, dünyasından bir şeylerin kopması ihtimalinden kaynaklanır. Çünkü elleriyle kurduğu binasının, yavaş yavaş çürümeye meyletmesi, o binanın (dünyasının) bir gün gelip de yıkılacağını düşünmesi huzursuzluğunun kaynağı olmaktadır. Mutludur, kendi dünyasında bütün insanlar ve kendi dünyasında cennet hayatı yaşamaktadırlar. Cennet dedikleri, gölgelik, serin suların coştuğu, meyvelerle donatılmış bir dünya, elini uzattığı her şeye hayalinde (vehminde) sahip olunarak ve karşılanan tüm ihtiyaçlar, mutludur insanlar dünyasında.

Mutluluğu bozulanlar yok mu?

Var.

Cennet dünyasından kovulup, dünyaya ayak basanlar! 


24 Temmuz 2018 Salı

Bir Kışkırtma Hareketi Üzerine



‘Canlı bomba’ların, kendiliğinden bu işe soyunduğunu hiç düşünmemiştim. Kabul etmek zor ama söylenenler dehşete düşürüyor. Bomba parçalarını topluyor, yapımını öğreniyor, psikolojisini hazırlıyor, beline sarıyor, kumandasını eline alıyor, patlatacağı yeri buluyor ve sırasını yakalayınca da gümmm…

Bu olamaz.

Her hareket bir öğreticiye muhtaç. Her biri ayrı dalın bilinmesini gerektirir.

Ferdi protesto gösterileri de aynıdır. Sen kalk memleketin uzak köşelerinden bir tarafından gel. Başkent’in en hareketli alanlarından birisinde protestonu yap. Bu da olamaz. Bir kişinin yapabileceği eylem değil bu. Tıpkı canlı bombanın yalnız olamayacağı gibi.

Kalabalıklar içerisinden o kişi bulunup çevreye dahil edilecek, eğitilecek. Konuşacağı laflar ezberletilecek. Eylemin yapılacağı yer tespit edilecek. Oraya kadar götürülecek. Ve işlem tamamlanacak.

Beyin yıkama faaliyetleri, beynini yıkatmaya hazır hale getirmiş kişiler üzerinde fazla çaba sarf etmeden kolaylıkla yapılır. Ortam hazırdır çünkü. Her verileni almaya, alınanı da içselleştirmeye hazırdır. İş göremeyen beyin türüdür bu. Düşünmeye ihtiyaç duymaz, etrafından gelen telkinlere kulak kabartır ve beyni ve bütün varlığını o telkinlerin isteği üzere oluşturur. Kolay gibi görünen yol olsa da, herkesin başaramayacağı bir olgudur bu durum. Her şeyden evvel, özgürlüğünden tavizler vermesi gerek. Her telkin sonunda, yeniden efendisine ram olması da kaçınılmazdır. Çünkü yeni bir şey öğrenmiştir kendince. “Bazı insanların duygularını düzenlemede güçlük yaşadıkları” bir gerçekliktir. Bu tiplere “anti-sosyal kişilik bozukluğu” tanısı konulur. Ve asıl önemlisi, duygusal istikrarsızlık yaşayan inşaların “belirli beyin bölgelerindeki hacimde azalmalar olduğu” ortaya konuluyor. İşte üzerinde çalışma yapıp, istediğiniz biçimde kullanabileceğiniz bir canlı. İster canlı bomba yap, ister kalabalıklar içine provokasyon yaptır.

Hâsılı, hiçbir kışkırtıcı yalnız değildir. Hatta iddialı bir şekilde söyleyebiliriz ki, büyük bir provokasyon ekibi tarafından hazırlanmıştır.


Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...