10 Ekim 2015 Cumartesi

Türkiye Yönetilemiyor!.


Siyaset meydanlarında salla-pati konuşmaların yönetim tarzı olduğunu sanıyoruz. Meydanları dolduran yandaşların, hatibi desteklemesi ile bütün Türkiye’nin desteklediği zehabına kapılıyoruz. Pisliği halının altına süpürüp, etrafın gül bahçesi olduğunu sanıyoruz. Öyle değil, Türkiye yönetilemiyor.

Yönetilememe durumu bugüne has bir tespit değil. Yıllardır yönetilemiyor. Türkiye’nin yönetildiğini söylemeyebilmek için, kararların tarafımızdan alınarak uygulamaya geçirildiğini görmek gerek. Böyle bir şey yok. Dayatılmış, dikte edilmiş kararlarla millilik gösteri yapmak, yönetmek değildir.

Bir bakıyorsunuz ‘cemaat’ denilen firavun teşkilatına boyun eğiliyor, bir bakıyorsunuz PKK denen terör örgütüne boyun eğiliyor, bir bakıyorsunuz AB’ye uyum adı altında, AB dayatmalarına boyun eğiliyor.

Stratejik ortak adını verdiğimiz ortağımızın müdahaleleri sayılamaz çoğunlukta. Ve hepsinin başında da bu örgüt var maalesef.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin başına kaçıncıdır çuval geçirmek! Irak’ta, Beşiktaş’ta yapılanlar nasıl unutulacak? Terör örgütü liderliği ile suçlanan Genel Kurmay Başkanı ne dedi: “ABD, cemaat ve PKK”. İyi de uygulayıcısı kimlerdi? Davanın savcısı olan kimlerdi?

Adım adım bir felaketin eşiğine getirildik. Neden? Çünkü Türkiye yönetilemiyor. Sen yönetemezsen, bir yönetecek boşluğu doldurur ve başımız beladan kurtulmaz.

Güney Doğu’daki terör faaliyetleri dert ederken, şimdi Başkent’e indi teröristler. Polisimiz yok, askerimiz yok, istihbaratımız yok. Yok değil, yönetilemediğinden çalışamaz halde. Yetkiler belirli değil, görevler dağıtılmış değil, kimin ne yapacağını bilen yok. Karışıklık Türkiye çapında. Teröriste dokunma, polis aleyhinde dava aç, hırsıza dokunma, mahalle bekçisini görevden al, düşmana göz yum, askeri kışlaya tık! Bunlar olacak şeyler miydi?

Günler öncesinden belli olan miting alanı, nasıl olurda canlı, cansız her neyse bombalı birisi gelir ve yerleşir? Nasıl? Çünkü ülke yönetilemezse gelir. Kabul edin artık yönetemediğinizi. Polisi, istihbaratı sizinkiler, bizimkiler olarak ayrıştırırsanız böyle olur. İşlenen en küçük suç bile olsa, cezalandırılmazsa eğer, bir sonrakine davetiye çıkarır. Hangi suçların cezalandırılmadığı, görmezden gelindiği herkesin malumu. Suçlanmamaktan ve cezalandırılmamaktan kuvvet bulan terör, Büyük Türkiye’nin Başkentinde at koşturuyor. İstihbaratımız uyuyor, polisimizin gözü bağlı, askerimiz işe karışmıyor. Devlet bu mu dur? Hayır, yönetemiyorsunuz.

Özellikle yandaşın suçunu ört-bas edilirse, suç işlemeye meyyal çoğunlukları cesaretlendirir, onların eyleme geçmesine imkân tanırsınız. Yandaşını kelepçeleyip hâkim önüne çıkartamazsan, diğer suçluların önünü açarsın. Olanlar bundandır.

Şimdi kanlı bir Ankara Cumartesine uyandığımız bugünde, 30’den fazla ölü, 126’dan fazla yaralıdan haber veriyorlar.

Bombanın canlı mı, cansız mı, önceden mi yerleştirildi, sonradan mı geldi tartışması lüzumsuzdur. Her ne olmuşsa olmuş, Türkiye’nin yönetilemediği tescillenmiştir.

Barış yürüyüşünden de savaş üretmeyi becerebilenlere ne mutlu. Ne mutlu onlara ki, uyuyan Türkiye yönetiminin gözlerini açmasına bile fırsat vermeden, kardeşi kardeşe düşürmenin yollarını arıyorlar.

Sizlere inat, düşmanlara inat, yıkıcılara, bölücülere inat kardeşliğimiz bozulmayacak ve bizleri kardeş savaşına tutuşturamayacaksınız.

Boyunuz devrilsin.



9 Ekim 2015 Cuma

Savaşa Doğru!


Sürükleniyoruz savaşa doğru.

Ya, alıp götürecek bildiğince ala mı ala cennete,

Ya da, bildiğince bırakıp sallayacak cehenneme doğru.

Ne yaparsa insan kendisi yaparmış.

Hem yapar binasın, hem de yıktığı kendi binasın.

Dümen, Deli’nin elinde.

Deli’ye yetki veren kim?

Kimse, halini izhara zorlanamaz.

Olsa, olsa;

Suçu karşıya yükleyip.

Sıyrılmak var işin içinde.

Derler ya;

“Bir deli taş atar kuyuya, Kırk akıllı çıkaramaz.”

Derya, dalgalanır atar kıyıya yaramaz malı,

Halk, dalgalanır atar üstünden perdeyi,

Halk - Hak, Hak – Halk;

Gördün mü, bir ‘L’nin perdesini?

Dalga ile çıkar ‘L’ beriye.

Kalan, Baki olandır.

Savaş borusu çalanlara inat,

Birlikte, beraberlikte, Hakk’ta, Hukuk’ta sebat.

Ve sonsuza kadar Hakk’a davet.

Budur,

Ve,

Hakk’a davetin bulunduğu mekânda karmaşa vardır.

Kişi bulduğu uyduruk da olsa huzur ortamını muhafaza ister.

Barış günleri, savaş ile karışır.

Ve,

Hudutsuz yükselmeler devri başlar.

“Yüksel Türk;

Senin için yüksekliğin hududu yoktur.”



8 Ekim 2015 Perşembe

‘Kandırıldık!,


BOP eş başkanlığının bıraktığı tahribat çok büyük. Dış politika değil sadece, içeriye dönük uygulamaları da onarılması zor yaralar bıraktı. Dayanma, savunma, saldırma direncini zayıflattı devletin ve milletin. İnsanlar artık kaldırımlarda somurtarak yürüyorlar. Birbirlerine selam ermekten çekinir haldeler. Sevginin yerini acaba mı soruları aldı. Kindarlar keyfine göre parsellediler şehirleri, garibanlar boynu bükük kaldı.

Bazı uyanıklar, eğitim ayaklarıyla kaçıyormuş ülkeden. Nasıl dur denecek? Nereye arkadaş denecek? Zihinler bulanık, hafıza boş, akıllar başka ellerde.

Yeni bir seçim startı verilmişken, yeni boş vaatler tartışma gündemlerini oluştururken, insanımız yarına nasıl çıkabileceğinin hesapları içinde. Varsın, aşım eksilsin de, şu terör belasından kurtulalım dercesine desteklerini sürdürüyorlar, başlarına açtıkları belalara rağmen. Öyle ki, burnunun ucunu göremez durumdaki insanlar, vatan kurtarmanın derdine düşmüşler, bataklığa çevirenleri hala kurtarıcı sanırlar.

BOP sayesinde yeni düşmanlarımız oldu. Mübarek olsun. Petrol ve doğal gaz alımı yaptığımız, ülke içinde önemli yatırımlarımızın müteahhitliğini verdiğimiz Rusya düşmanımız oluverdi bir anda. Sebep BOP politikaları. Dünyanın öbür ucundaki Çin bile sınırlarımızdaki karmaşaya karışıyor. Zayıflığımızdan mıdır, akılsızlığımızdan mı? Nerde kaldı ‘öngörü’lü dış politika uzmanlarımız?

Tipik bir küresel çeteler organizasyonu izliyoruz. Çete reisleri perde ardında gizli. Ortada çeteye yardım ve yataklık yapan, geri zihniyetli, laf ebeliğinden maada dış politika aracı bilmeyen zavallılar var. Çete, kullandığı zavallıları piyon derekesinde ileri sürüyor. İki devlet ve hatta dış işleri ve Büyükelçilikler arasında halledilmesi gereken basit bir sorun, dev, çözülemez problem haline getirildi. Ara sıra NATO taraflarından cılız bir iki cümle duyuyoruz. İleri atılan hep biz, hep bizimkiler. Böylece, dünyanın tek hâkimi olmak niyetindeki ABD, elini pisliğe değdirmeden, işlerini görüyor. Savaşa ramak kalmış bu anda, bir de bakmışsınız yapayalnızız. Bu durumun tahmini çok da zor değil.

Milyon sorunla boğuşuyor Türkiye. Lafa kalınca, dostlarımızla stratejik ortaklıklar kuruyoruz. İşe gelince yalnızız.

‘Kandırılmak’ artık, iç-dış politikada bir yönetim teorisi oldu. Kandırıldığını anladığında yapacağın şey basit, sadece ‘kandırıldık’ diyeceksiniz. Örnekleri sıkça yaşandı yakın geçmişte.

Şimdi de, ABD kandırıyor, AB kandırıyor, İran kandırıyor, Rusya kandırıyor, Çin kandırıyor. Kandırıyor da kandırıyorlar… Milyon sorun içinde, galiba en önemlisi bu kandırılmak meselesi.

Sakın, bizleri de BOP ve Bop eş başkanı kandırmış olmasın?

Yoksa sırada, Türkiye’ye demokrasi getirme istekleri mi var?



7 Ekim 2015 Çarşamba

Nedir Bu Atatürk Korkusu?


Emperyalist İngiliz ezberleriyle tarih yorumu yapılamaz. Korkusundan Mustafa Kemal bile diyemeyen bu vatandaş, “Şam’da yüzbaşı rütbesiyle bulunduğu sırada” cümlesiyle tarif babında değinmiş. Mustafa Kemal’in Arabistan çöllerinde savaştığı sıralarda, imparatorluğun elden kaydığını görerek, Anadolu’nun da elden kayma ihtimalini gözeterek söylediği “Arap çöllerini asırlarca niye bekledik” cümlesini alarak Diyor ki; “İngiliz emperyalizmi de bunu istiyordu!”. İstiyor muydu acaba? Yoksa Osmanlı’nın kırık-dökük ordusunun Arap Çöllerinde kalarak, son neferine kadar kırılmasının planları mı yapılmıştı?

Tarih okuyuculuğu, cephe okuyuculuğuna benzemez bre satılmış kafa. Cephede yalnızsındır. Planlamayı da sen yapacak, kararı da sen verecek ve orduyu da sen yürüteceksin.

7-8 Cephede birden savaşan orduya nefes aldırmak diye bir şey vardır. Silah yok, asker kırılmış, ayaklar çıplak, binmek için at, deve bulmak imkânsız, topları taşıyacak katırlar açlık-susuzluktan bitkin halde, ne yapacaksın? Karar ver bakalım? Üstüne üstlük, bütün dünya adeta birleşmiş ve yıkılan, dağılan imparatorluktan üleş kapma peşindeler!

Ahmaklığın sırası değil. Kahramanlık doğru karar vermekle, doğru sonuçlara ulaşmakla mümkündür.

Gerçi anlıyorum.

Sen hala Osmanlı imparatorluğunu yıkanın Mustafa Kemal olduğunu düşünüyor ve buna inanıyorsun. Oysa Sultan Abdülhamit Han’dan itibaren imparatorluk zaten bitmişti. Belki de hala aklında Hilafet, saltanat kekeliyorsun? Olmazsa, kapatılan tekkeleri zaviyeleri hatırlıyorsun. Yanıyorsun!. Yanıyorsun ki, ismini bile anmaktan imtina ettiğin kahramanın yaptıklarını üstü kapalı olsa da, efendilerinin talebi doğrultusunda eleştirebiliyorsun.

Bırak o günkü İngiliz emperyalizminin ne istediğini.

Söyleyeyim mi? İngiliz emperyalizmi bugün tam da senin yaptığının yapılmasını istiyor taraftarlarından.  Her fırsatta Mustafa Kemal Atatürk aleyhinde yazmak ve söylemek. Mümkünse bunun gizli cümlelerle, cümlecikler arasına sıkıştırılmış ve beyin yıkamaya yönelik küçük, okuyucuya masum fikirlermiş gibi gelen ama yıkıcılığı zaman içinde sertleşecek cümleciklerle. İşte sen tam da bunu yapıyorsun.

Türk’ten ödü kopan Batılı, cihan imparatorluğu ve dünyanın dört bir yanına yayılan Türk güçlerinden intikamı nasıl alacaktı? Türk’ü bitirerek. Bunu yıllarca denedi. Savaşlarla, komplolarla, Haçlı ordularıyla başaramadı. Sonunda bir yolunu buldu:

Bitmiş, tükenmiş, parçalanmış imparatorluktan kala kala Anadolu ve Trakya’da küçük bir parça toprak kalan Türkleri bir arada tutan, dünya tarihinde ilk olarak emperyalizme karşı savaşarak galibiyetini perçinleyen, mazlum milletlerin uyanışına vesile olan, devletini modern tesisatla yenileyen, hurafeleri deviren, bidatleri zihinlerden kovalayan, Batı’nın ilmini, irfanını ülkesine taşıyan ve kısa sürede Batı’nın medeniyet seviyesini yakalayan bir akıl, bir tabii akıl sayesinde yapılanları görüp, Türkleri yıkmak için, asıl yıkılması gerekenin Mustafa Kemal olduğu kararına vardılar. Peki, nasıl olacaktı? İftiralar atarak, karalar çalarak. Tarihi bilgileri çarpıtarak. Yalanlar söyleyerek. Bunu kime yaptıracaklardı? Kendileri yaptığı takdirde, Türk insanı bir yabancının iftiralarına kulak asmayacaktı. Bu sebeple sizleri buldular. Çünkü siz de Türk düşmanı, Atatürk düşmanıydınız. Ve size yaptırdılar, yaptırıyorlar.

Ve asıl emperyalizm, şimdi sizleri kullanarak, Türk büyüklerini, Türklerin gözünden düşürme çalışmaları yapıyor. Yeniden hurafeler inşa ediyorsunuz, yeniden yanlış dini bilgileri milletin zihnine şırıngalıyorsunuz, yeniden imparatorluğu dağıtan ilimsizliği, bilgisizliği milletin okullarına yerleştirmek, aklı kovalamak istiyorsunuz, yeniden gerici fikirlerinizi millet içinde yaymak istiyorsunuz. Sanmayınız bunları kendi isteğiniz ve kendi inisiyatifinizle yapıyorsunuz. Sizlere bunları (senin de bahsettiğin) İngiliz emperyalizmi yaptırıyor.

İşte seni bugünler için beslediler, kaçak günlerinde. Katillerle birlikte zanlı sıfatıyla yargılandığın günlerdeki firari zamanlarında.

Şimdi utanmadan, bir Türk büyüğüne iftiralar atıyorsun. Senin tarih bilgin değil bunlar, sana dikte edilen yalan-yanlış İngiliz emperyalistlerinin bilgileri ve yorumları.

Sana acıyorum. Ama sen ve takip ettiğin yoldakileri lanetlemiyorum. Çünkü sizler Atatürk gençliğine güç veriyorsunuz, imanını tazeliyorsunuz.

Türkleri yok etmenin tek şartı vardır:

Atatürk’ü unutturmak, Atatürk’e Türkleri düşman etmek. Çünkü Atatürk düşmanlığı, akıl düşmanlığıdır. Akıl düşmanlığı ise, gericilik, yobazlıktır. Bu durum ise, Batı emperyalizmine kölelik sağlar.

Tıpkı, siz köleler gibi…



6 Ekim 2015 Salı

‘1 Kasım, Kaosa Koşuyor!


Hemen bütün tahminciler, 1 Kasım yarışında da değişikliğin olmayacağında hemfikir. İki sebebe dayandırıyorlar.

1. 7 Haziran’ın galibi, o güne kadar açık ara kazandığı yarışı bir-iki boyla kazanmış fakat iktidarı kaybetmişti. Halen üzerinde büyük yorgunluk varsa da, rakipleri yarışa iyi hazırlanmış değil. Midesini haramla dolduran Birinci parti, haramı egale edebilecek ve yine bir-iki boyla yarışı önde bitirecek.

2. Üç koldan çalışacak AKP. Parti çalışmaları, Genel Başkan’ın mitingleri, Cumhurbaşkanı’nın açık alan, kapalı alan, televizyon toplantılarıyla rakiplerini zayıflatması. Bunlara ilave olarak, devlet gücünü kullanan bürokratların da siyasi faaliyetleri görülecektir!

Bunlara bir de, özellikle Cumhurbaşkanı’nın cephe azaltarak, kendine yalnızca MHP’yi rakip olarak seçeceğini ve bütün çalışmalarında ve hitabetlerinde MHP tabanına sesleneceğini, bu yüzden işinin daha kolay olacağını söylemekteler.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, 1 Kasım seçim programı açıkladığında, koalisyona kapı aralaması belki oyunu bozar nitelikte, lakin kurt (ben kurtluğunu henüz göremedim, daha çok tilki benzeri) politikacı olduğu söylenen Erdoğan’ın, Bahçeli’nin ileri sürdüğü bu piyonunu da alt edeceğini bildirmekteler.

Yalana karşı alınacak tedbir nedir? Sorusuna cevap bulabilirse siyaset, Erdoğan’ın işi zorlaşır. 1. 7 Haziran sonucunda hükumetten kaçan AKP idi. 2. Karşı propaganda olarak geliştirilen, koalisyondan CHP ve MHP’nin kaçtığı senaryosu söylemleri bozulursa, AKP büyük yara alır ve yalancılıkla damgalanır. Bu da içinden çıkılamaz bir badireye atar AKP’yi.

Gerçi, toplum yalan da olsa, işini, gemisini yürüten kaptana hayranlık duyuyor. Gemi yıkılmadan, batmadan halkın gözünün açılacağı yok.

AKP vaatleri uykudaki halkın ninnisini tazelemeye yetecek mi? Şimdilik bilinmez. Ama sular terse akmaya başladıktan sonra, barajda suyun toplanması imkânsızdır. Bunun farkında olan muhalif kanat yalan üzerinde duracak ve milletin uyanmasını sağlayacaktır. Bu vakitte AKP’nin 7 Haziran seçimlerinde muhalefetten çalıntı vaatleri kabullendirmesi değil, her konuşulduğunda muhalefeti hatırlatacağından, suyun terse akma hızı artacaktır.

Çünkü 7 Haziranın 1-2 boy öndeki yarışçısının, arkadaki grupla arasındaki fark iki boy daha azalacak olursa, gündem yeniden yolsuzluklara kilitlenecektir. Nitekim Bahçeli koalisyon şartı olarak, 7 Haziran sonrası ileri sürdüğü şartları aynen muhafaza ettiğini açıklamıştır.

Bu demektir ki, MHP- AKP koalisyonun kurulması imkânsızdır.

Aynı maddeler değiştirmezlerse CHP için de geçerlidir.

Geriye AKP-HDP koalisyonu kalır ki, HDP’liler de o kadar rahat olamayacaklardır. Çünkü Kandil orada susta bekleyecek. Gelirlerinin artırılması, sınır kapılarının kendilerine açık tutulması, dağlardaki hâkimiyetlerinin tahkim edilmesi, özerkliğin derhal uygulanmasının istenmesi gibi talepler ilk günden gündeme getirileceğinden yürümesi imkânsız bir hükumet modeli ile karşı karşıya kalacağız demektir.

Öyleyse, bir Üçüncü seçime hazır olmak ve şimdiden çalışmaları üçüncü seçim için yapmak kaçınılmaz olacaktır.

Ancak, bu durum AKP’nin istemeyeceği bir sonuçtur. Böyle bir durumda, büyük çoğunlukla meclise getirilen AKP’den umutlar iyice kırılacak ve seçmen uzaklaşmasını sürdürecektir.

Tek kale maç oynanabilir mi? Azınlık hükumetleri bu topla bir mecliste yaşayamaz. İktidarı bırakmak istemeyecek AKP, böyle giderse ya bir yarın başından atlayan sürü gibi kösemeni takip edecek, ya da topluca bir-kaç uçakla yurt dışı ziyaretine çıkacaklardır.

Tahminciler ellerindeki verilere göre konuşuyorlar. Onlar haklıdırlar.

Ancak, veri dediğiniz şey karanlık odalarda anında değişen, hak vicdanların harekete geçmesiyle oyunların bozduran bir hadisedir.

Hiç şaşmam,

Koalisyon ortağı olabilecek kadar bile oy almamaları benim için sürpriz olmaz.

Ekonomi, dış politika, içerdeki asayiş gibi somut veriler halkın zihnini kurcalamaya başlarsa;

Kimse selin önünde set olamaz.


5 Ekim 2015 Pazartesi

Politika Değişimi Ne Demektir?


Elbette ülke dışında uygulanan politikalar, sırası geldiğinde hemen değiştirilir. Buna itirazımız olamaz. Sırası geçtikten, atı alan Üsküdar’ı atladıktan sonra yapılan değişiklikler, değil politika, politikasızlık ve diğerlerinin takip edilmesi yöntemini anlatır.

5 yıldır katil Esed hemen gitmeli politikasını sürdüren bizimkiler, daha dün Putin’in yanında “Esad’la geçiş” dönemini söylemeleri dudaklarda bıraktığı tebessümle anılacak.

Rusya dönüşü ise, “Putin Suriye’den ne istiyor, bizim 911 Km sınırımız var, ona ne oluyor?” gibi lafların edilmesi, politikadaki değişikliği değil, kafa karışıklığını gösterir.

Suriye’de politika değişmeli miydi? Elbette değişmeliydi. Kaçırılan fırsatları anmak acı bıraksa da, hatırayı tazelemekte yarar var. IŞİD militanlarının, Musul Konsolosluğunu basarak, çalışanlarımızı ve askerlerimizi esir ettiği günler, tam da Suriye politikasında değişiklik yapılacak günlerdi. Konsolosluğa 15-20 dakikada helikopterler ulaşabilecekken, askerlere teslim olun talimatının verilmesi, mantıkla açıklanabilir değil. Dağınık ve sadece destekçilerinin verdiği cesaretle Musul’a saldıran ve Irak ordusunun boşalttığı alanda, adeta köpeksiz köyde değneksiz gezmek deyimiyle açıklayabileceğimiz sırada, Musul’da yalnız bırakılmış ve desteksiz kalmış Türklerin esir edilmesi anlaşılır değildir.

İşte tam o sırada, Diyarbakır, Urfa, Şırnak gibi askeri üslerden kaldırılacak helikopterler yardıma koşacaklardı. Bu sırada da Suriye politikasında yapılacak radikal değişiklikle, IŞİD belası kıstırıldığı kovuğunda yok edilecekti. Ne Suriye’nin kuzeyi sorunu, ne Koridor tartışmaları, ne de Suriye’nin kuzeyinin boşaltılması sırasında ülkemize zorla göç ettirilen Kürtlerin problemi olacaktı.

Bu söylediklerimizi biz aynı gün yazmıştık. Derin strateji uzmanları görememişler miydi acaba? Bugün gelinen noktada, “Esed ile geçiş” dönemini dillendirenler, ne olurdu o günlerde bu politikayı söyleselerdi de, başımızdaki belalar o gün atlatılsaydı? Kinle, intikamla, hırs ile dış politika yürütülebilir mi? Olmayacağını gördük.

Rusya’nın, Suriye’yi bırakmayacağı bilinmiyor muydu? Tam aksi, başından beri biliniyordu. Şimdi, Suriye içlerine üslerin kurulması, uçaklarının havalanması ve savaşa fiilen iştirak etmesi sonucunda ortaya çıkan savaş durumunun, Allah muhafaza dünyayı kaplaması ihtimalinin doğması üzerine endişelenen uzmanlar, çıt kırıldım düşüncesinden de çıkamazlarsa, Türkiye’nin de savaşın bir tarafı olacağı muhakkaktır.

Buyurun, ABD yetkilileri, ‘Suriye ılımlı muhalefetinin eğitilmesi ve donatılmasının bir sonuç vermediğini, bu nedenle PYD güçlerinin eğitileceği ve donatılacağını’ açıklıyorlar. Yetmedi, PYD’nin, PKK ile bir benzerliğinin olmadığını ve PYD’nin, ABD’nin kara ordusu olduğunu ısrarla vurgulamalarının karşısında eli-kolu bağlı oturmanın da üzüntüsünü yaşamaktayız. Neden? Çünkü Türk Dış Politikacıları ve yürütücüleri ne söylemişlerse tersi çıkıyor. Hiçbir öngörümüz yerine oturmuyor.

Suriye politikamızdaki dalgalanmalar yetmemiş gibi, bir de Kıbrıs sorunuyla uğraşıyoruz. Yunan Başbakanı bile, ‘Yunan-Türk ilişkilerinin düzelmesinin şartını, Kıbrıs çözümüne bağlamış ve birleşmiş Miletler Genel Sekreteri’nden Türkiye’ye baskı yapmasını’ istemiş. Bu konuya daha önce de dikkat çekmiştik. Hala nelerin yapıldığını bilmiyoruz. Kapalı kapılar ardından Kıbrıs’ın ve Doğu Akdeniz’in elimizden çıkarılmaya çalışıldığını düşünüyoruz. Anlayacağınız, tel tel dökülüyoruz, Dış Politikada.

“Kürt sorunu vardır ve benim sorunumdur”dan, “kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır”a gelinene kadar harcanan zaman, devlet ömrü için belki önemli değildir. Lakin boşa harcanan her anın yerine doğrusunun yapılması, belki de bozulması için harcanan zamanın On katı kadar sürenin geçmesini gerektirecektir. Şimdi durum daha farklı. PKK’nın taşeron bir terör örgütü olduğunun kabul edilmesi ile asıl savaşın başkaları ile olduğunun da kabul edilmesi gerekecektir. Tetikçiler sıradan ve yetiştirilmiş ve başka ülkelerin menfaatleri için çalışan örgütlerdir. Öyleyse asıl düşman perdenin ardındadır. Bunun deşifre edilmesi gerekirken, biz onlarla stratejik ortaklıklar kuruyoruz ve sürdürmeye ısrar ediyoruz. Bu konu da Suriye politikası ile doğrudan ilintilidir. Demiyor muyuz ki, PYD, PKK’nın Suriye koludur diye. PYD’de bizim için bir terör örgütüdür.

Politika değişikliği, ileri kafaların işidir. Yanındakinden destek alarak veya korkarak bazı lafları gevelemek yerine, aklına müracaat ederek, doğruyu bul ve uygula. Desteklemezsem namerdim.

Ayak tökezlemesi normaldir. Aynı yolda üç kere tökezlerse artık o yolu terk etmek lazımdır. Ayağının kırılmasını beklemek ahmaklıktır.


4 Ekim 2015 Pazar

Yalanla Nereye Kadar?


Yalan nedir diye sorsanız, dünyayı karartır derler, istikbali yıkar derler, yatsıya kadar yanar derler. Laf söylemekte üstlerine yok maşallah. Aslında söylediklerinden değil, sahip oldukları dev medya organlarıyla insanlara kabul ettiremeyecekleri yalan yok. Onlar bir dedilerse, yandaşları allayıp, pullayıp bire bin katarak beyinlerin düzenli çalışma sistemini bozuyorlar. Zihinleri bulandırıyorlar. Söze kalırsa, yapılanlar günahtır. Onlar yaparsa tısss…

AKP-CHP ortaklığında hükumetin kurulamamasını, hem Başbakan ve AKP ileri gelenleri, hem de Cumhurbaşkanı, CHP’nin hükumetten kaçtığını, koalisyon kurulamamasının tek sorumlusunun CHP ve bilahare de MHP olduğunu vurguladılar. Bu konuyu alan yandaş yazarlar da hiç dururlar mı? Salladılar yalanları ve AKP doğrultusunda, hükumetten kaçanın CHP ve MHP olduğunu ısrarla ve şiddetle vurgulayarak anlattılar.

7 Haziran seçimlerinin akabinde hükumet kurmakla görevlendirilen AKP genel başkanı Ahmet Davutoğlu, 30 küsur gün süren keşif (CHP’yi tanımıyorlar mıydı) toplantılarının ardından, CHP genel başkanı ile bir araya gelmişlerdi. Bunlar son görüşmelerdi ve koalisyon kurulması için toplumun da psikolojisi hazırlanmıştı. Millet ne olursa olsun bir koalisyon kurulmasını istiyor ve ekonomideki, dış politikadaki, içerdeki terör dalgalanmalarını bir an evvel bitirmek ve istikrara kavuşturulmasını istiyordu. Hükumet ha kuruldu, ha kurulacaktı!.

İş adamları, esnaf kuruluşları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları tamamı bir hükumetin kurulmasından ve olacaksa da AKP-CHP koalisyon hükumetinin ülkeyi düzlüğe çıkartacağına inandırılmış ve millet bunu kabul etmişti.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Erdem Gül’ün 30 Eylül tarihli haberi pek çok sırrı ortaya dökmüş.

CHP 1 Kasım Seçim bildirgesini açıkladığı gün, basına kapalı olarak yaptığı toplantıda ki, milletvekili adaylarına yaptığı açıklama da faş edilen yalanlar kanları donduracak şiddette. Habere yalanlamada yapılmadı.

Haber aynen şöyle: (*) “7 Haziran sonrası AKP ile koalisyon görüşmeleri sırasında bizden dolaylı olarak Erdoğan ve ailesine dokunmama garantisi istendi. Bize bu mesaj geldi. Ancak biz bu garantiyi veremeyeceğimizi ifade ettik. Çünkü bu konu yargının işi, bunun yargının konusu oduğunu söyledik ve reddettik.

Kılıçdaroğlu, A. Davutoğlu ile koalisyon için ilk görüşmelerinde,

“Baştan açık söyledim, 17/25 Aralık dosyalarını Meclis’e getiren olursa biz buna karşı çıkmayız, destek oluruz dedim. Cumhurbaşkanlığı’ndan örtülü ödeneğin alınması konusunda bir girişim olursa buna destek oluruz dedim. Söylediklerim o günün akşamında Saray’a gitti. O da müdahale etti. Sonuçta bize 3 aylık seçim koşullu koalisyon önerdiler.” Diye konuştu.

Ne AKP taraftarlarının ne de yandaş yazarların hiç birisinden bunlara benzer haber, açıklama ve yorum bulamazsınız. Tarafsız haber, hür yorum alışkanlığını sağ olsunlar AKP’liler tarafından yitirdik. İdeolojisinin esiri, makam, para, şan-şöhret sağlayanların istekleri doğrultusunda kalem oynatan, laf cambazları ile dolu medya köşeleri.

Peki, yalan ne olacak? Yalan söyleyen Hakk’ı kandırmış olmayacak mı?

Hani bunlar dindardı?

Hani bunlar İmam Hatip Okulu mezunlarıydı?

Hani bunlar dinini, diyanetini bilen, Allah’tan korkan insanlardı?

“Yalan sözden sakınınız” buyuran Hz. Resulullah, yalandan niye kaçınmamızı istedi acaba?

“Bundan sonra kim Allâh üzerine yalan iftira ederse, işte onlar zâlimlerdir.” (Al-u İmran/94)

“…Muhakkak ki Allâh zâlim halka hidayet etmez” (Enam/144)

Yalanın büyük bir zulüm olduğunu bilerek, hayatımızı idame ettirirken, hidayet yollarının kapanmaması için duacı olmalıyız. Tabi ki, yalan ve yalancılardan uzak durarak.

“…Rabbimiz, her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Allah’a tevekkül ettik… Rabbimiz, bizimle toplumumuzun arasını Hak üzere birleştir… Sen en hayırlı Fatih’sin!” (A’raf/89)


(*)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/379093/_Aileme_dokunma_.html



Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...