30 Ekim 2010 Cumartesi
Bu bir eleştiri değildir
27 Ekim 2010 Çarşamba
Himmet Amca
22 Ekim 2010 Cuma
Boyacı
18 Ekim 2010 Pazartesi
Bir Gece
8 Ekim 2010 Cuma
Hac Mevsimi
Ne görüyorsan onu yazacaksın, onu anlatacaksın. Ne bir fazla ne bir eksik. Şekiller, renkler, kullanıldıkları yerleri, ne için oraya konulduğu, nasıl yapıldığı, niye yapıldığı, kullanıcılarının kimler olduğu, imalatında hangi malzemelerin kullanıldığı, kimleri gördüğün, gördüklerinin görevleri… ne bir fazla ne bir eksik. Anlaştık mı?
Sabit ayağa yerleştirilen fotoğraf makinesinin vizöründen baktım. Kareyi tam olarak görüyordum. Yavaş yavaş etrafta nelerin olduğunu seçmeye başladım. Şekiller canlandı. Renkler belirdi. Bana en yakın nesneden uzağa doğru gidildikçe görünen en uzaktaki nesneye kadar her bir şey adam akıllı görülüyordu. Şekilleri, renkleri, malzemeleri…
***
1-Karenin sağında önde görülen , üçgen biçiminde, kırmızıya boyanmış bir nesne. Çamurdan yapılmış. Pişirilmiş, sırlanmış. Yol tarif ediyor. Gidilecek istikameti belletiyor. Bahçeye girildiğinde otomatikman ilk görülen o. Yönlendiriyor.
2-Hemen arkasında kare biçiminde, yeşil boyalı bir levha üzerinde beyaz renk tercih edilmiş yazı, şiire benziyor. Pirinçten kesilmiş. İyice seçilmeye başladı, üzerinde Yunus Emre’den bir beyit var. “Ben gelmedim davi için/ Benim işim sevi için/ Dostun evi gönüllerdir/ Gönüller yapmaya geldim”. Kavganın yasak olduğunu anlatan güzel bir beyit. Buraya gelenler, sevginin izlerini sürecekler. Ulaşıp ulaşamamak kendilerinin sorunu. Yollar gösteriliyor, anlatılıyor.
3-İki nesneye çapraz olarak yerleştirilmiş beyzi bir taş-kaya parçası. Maviye çalar renkli. Yorulanların üzerine oturarak dinlenebileceği tabure görevi gören kürsü. Hemen yanında küçük bir musluk. Sızıntı şeklinde su akıyor. ‘İçilebilir’ yazısı tozlanmış tabelasından okunabiliyor. Görüldüğü kadar, musluktan şerbet mi desem, şarap mı desem tam anlaşılamıyor, buz gibi sular mı. oraya oturup da içmeyen yok. Her içen kişi rüyaya dalar gibi, esrik, umarsız. Bakışları başkalaşıp, baktığını görüp göremediğini anlamaya çalışıyorlar. Gördüklerini seçenler, anlayanların yüzlerinde tebessüm beliriyor. Tadılan, yaşanılan zevk vücutlarında sonsuz bir iştihaya dönüşüyor. Doyumsuzluk…
4-Sol önde çocuk pusetine benzer gri renkli bir araba. Bahçeye girerken üstlerinde bulunan giysilerin çıkarılıp içerisine konulduğu bir araba bu. Hemen yanında yeni elbiseler. Model ve renk seçimi kişiye kalmış. Mecburiyet yok. Çeşme başında “su”yunu içen sarhoşlar burada elbiselerini çıkarıyorlar, temiz ve yeni elbiselerini giyiyorlar. Çıkardıkları elbiseleri ise temizlenmek için götürüyorlar. Dönüşe hazırlanması için. Giysi değişim anında atıştırmak için kenarda bulunan tepside soyulmuş meyveler, kanepeler, dilimlenmiş çeşitli ekmekler, reçeller… açlığını yatıştırmak için.
Üst-baş değişiminden sonra, her iki yanında serviler ve kara dut ağaçları ile süslü yolda yürünecek. Güneş, servilerin yapraklarından süzülerek yolu ışıtıyor, ısıtıyor aydınlatıyordu. Kara dutlar parmak büyüklüğünde yetişmiş, dallardan sarkıyordu. Al beni ye, dercesine.
6-Arkasında, bacası tüten bir ev, besbelli misafirlere yemekler pişiriliyor. İki katlı, derli toplu yapılmış ev. Giriş kapısının üstünde büyücek bir balkon, ortada masa ve etrafında iskemleler, insanlar oturmuşlar, konuşuyorlar. Yan duvarları sarı, ön duvarı açık mavi boyalı. kapısında ihtiyar bir kadın yerde oturuyor. Misafirlerin geldiğini görünce ayağa kalkıyor. Güler yüzle selamlıyor. Kibarca yol gösteriyor. Mihmandar. Evin içinde neler olduğunu göremiyoruz. Ev de otuz yıl mı, kırk yıl mı kalıyorlar? Neler konuşuluyor, nasıl yaşıyorlar, insan ihtiyaçlarını karşılamak için yapılması gereken işler nasıl paylaşılıyor belli değil. Her girene göre değişen süre. Evden çıkanlar görülebiliyor. Evin sol ilerisinde, ellerinde uzun bıçaklar -pala- bulunan insanlar var. yapılması gereken son görevleri anlatıyorlar. Bıçakların üzerinde kırmızı lekeler, taze kırmızı lekeler, kan izleri. Dışarı çıkanlardan bazıları koşarak arka kapıdan çıkıp gidiyorlar. Bazıları ise uzun bıçaklı adamlara doğru giderek önlerinde uzanarak upuzun yatıyorlar. Ne yaptıkları pek seçilemiyor. Bir müddet sonra ayağa kalkıyorlar. Biraz ileride mavi puset içindeki elbiselerini giyiyorlar. Gelirken ki üstlerinde bulunan elbiseler. Anlaşılıyor ki, biraz önce önlerine uzandıkları uzun bıçaklı adamalar, uzayan sakallarını ve saçlarını kesmişler. Tıraşlarını olmuşlar, temizlenmişler. Buraya gelirken ki giysilerini giydiler ve yukarı doğru yürüdüler…
7- Tıraşlarını olmuşlar, elbiselerini giymişler, ellerinde küçük hediyeler usul usul yürümekteler. Yürüyüş yolunda çeşitli meyvelerin bulunduğu ağaçlar, yol kenarında sık sık çeşmeler, kiminden şerbetler, kiminden çeşitli şaraplar, kiminden soğuk sular akmakta. Yolun sağında ve solunda yol tarifi yapan yardımcılar. Yürüyüşçüler sohbet ederek, şakalaşarak, hatıralarını anlatarak heyecan içinde adımlarını atmaktalar. Bu sonsuza kadar sürecek bir yolculuktur. Her ağacın meyvesinden tatmak, her çeşmenin ikramından almak, her yol tarifçisinin bilgisinden istifade etmek gidiş yolunun kısaltılması için gerekliydi ki, yürüyüşçülerin tamamı bu kurala uyuyordu.
***
Bahçeye giriş yapanlar, dinlenenler, yemek yiyenler, eve giriş yapanlar, balkonda dinlenenler, evden çıkanlar, tıraş olanlar, elbise değiştirenler… bu süregiden bir döngü. Biteviye oluş.
***
8- yürüyüşünü tamamlayanlar arkalarda görülen kapıdan dışarı çıkıyorlar. Bahçe duvarının dışında onları bekleyenler var. Hasretle kucaklaşıyorlar. Geldikleri araçlara binerek oradan uzaklaşıyorlar. Evlerine doğru, dünyaya doğru..görevlerini yapmak üzere…
***
Yedinci günün sonunda ödev kağıdını ‘Hoca’ma teslim ettim. Teslimden üç gün sonra Hoca notları okudu. “Sıfır” vermiş.
Gözlerimi kapattım. Derin bir uykuya vardım…
1 Ekim 2010 Cuma
Ağa, Oğlu ve Maraba
Ağanın oğlu dursun, silahını doğrulttuğu kişinin üstünden bir türlü çeviremiyordu. Bağırıyor, küfür ediyor, dövünüyordu. Niye? Diye bağırdı. Tetiğe bastı. Adam duyulmayan bir bağırtı bıraktı semaya. Yere düştü. Kan akıyordu ve yere yığılan köylünün hırıltılı sesi çıkıyordu.
Dursun silahı elinden bırakmadı. Ağanın oğlu. Yanında oturdu yaralının. Silah elinde.
Bir saat kadar sonra jandarma komutanı ve askerler indi cemseden. “Silahını bırak dursun”, dedi kumandan. Dursun silahı yana bıraktı. Ayağa kalktı. Ellerini uzattı. Kelepçelediler.
Kan ter içinde ağa koşarak geldi olay mahalline. “Dursun”. Dedi. “Dursun. Ne yaptın.”
Ağlayan gözlerle baktı dursun babasına.
Cemseye bindirirlerken, ağa; “komutan, ne olur bu çocuğun hali?”,
Komutan bir ağaya baktı, bir yerde can çekişen yaralıya. “adam öldürmeye tam teşebbüs” dedi komutan.
-“Adam mı” dedi ağa. “Ne adamı.” “O, marabadır, bir maraba ne zamandır adam oldu?”.
Yaralıyı aracın uygun bir yerine hırpalamadan yatırdılar, komutan faltaşı gibi açılmış gözlerini ağanın gözlerine dikerek, “araç bin” komutunu verdi. Karakola doğru yol aldılar.
29 Eylül 2010 Çarşamba
Yemen Türküsü’nden
İş yerine varmak için servis kiralamışlar. Sabah akşam aynı minibüsle şehir içi seyahat yapıyoruz. Yirmi kadar kişi, işten sonra ve sabah dolduruyoruz arabayı, başlıyorlar konuşmaya. Ne konuşurlar, ne anlatırlar, nerden bulurlar lafları… durmak bilmezler, habire konuşuyorlar. İşleri ile mi ilgili yoo, yaşamlarıyla mı ilgili yoo, eşleri ile mi iligili yoo… her şey var hiç bir şey yok konularında. Aman neyse, bana ne. Epi-topu sekiz kilometrelik yol, dik gözünü dışarıda bir yere, ver aklını oralarda bir yere, al sana sekiz kilometre.
Bu sabah durağa gecikerek geldim. Zar-zor yakaladım minibüsü. Bindim. Bir boşluğa oturdum. Arkadaşlar sohbeti kurmuşlar, aynı terane… radyo çalıyor. Reklamlardan sonra korodan Türküler başladı, trafik sıkışık, okullar da açıldığından pek bir kalabalık her taraf, kaldırımlarda telaşlı yürüyenler, işe, okula yetişmeye çalışanlar… yeni bir türkü başladı korodan, “Havada bulut yok bu ne dumandır”… başımı cama yasladım. Gözlerim dışarıda, uzaklara alabildiğince uzaklara bakıyorum. Arkadaşlar konuşuyorlar. Koro, o kadar iştahlı, o kadar dokunaklı okuyor ki… Yemen’e kadar uzanıyorum. “Giden gelmiyor acep nedendir” Türkü’nün tılsımı, hüznü zirveye taşırken… radyonun sesi kesildi. Toparlayamadım bir anda. Neler oluyor. bir başka radyo kanalı devreye girdi, reklamları veriyor, “bizim dükkanda mallar daha ucuz” gibi bir cümle.. Allah Allah, neler oluyor demeden, arka sırada oturanlardan bir ses “dinliyorduk şoför bey”….., yanda oturan bir kişi de “bunu Yemen şehitlerine hakaret telakki ederim…..”, “açar mısınız o kanalı”. Sözlerin kimden geldiğini anlamak isteyen şoför, dikiz aynasından arka koltukları taradı bir bir. Tekrar aynı kanalın düğmesine bastı. “Kışlanın önünde redif sesi var/açın çantasında acep nesi var/Bir çift kundurası bir de fesi var/Ah o Yemen’dir gülü çemendir/Giden gelmiyor acep nedendir”… arkadaşlar konuşuyorlar sabahın erinde, ne konuşurlar, nerden bulurlar lafları bilinmez. Demek üç kişi Yemen’i dinliyormuş. Diğerleri mavra yapıyorlar.
Yemen savunması bir destan. Yüz binden fazla şehit. En acıklı tarafı da, sıkıntılı cepheye yardım yollarının kapalı olması. Zaten, çok cepheli savaşlarda mağdur cephelerin olması kaçılınılmazdır. Gücü bitmek üzere olan Osmanlı’nın son çırpınışları. Mondoros, yenilginin tescili.
“Ağamı yolladılar Yemen eline/Çifte tabancalar takmış beline/Ayrılmak olur mu taze geline/Tez gel ağam tez gel dayanamirem…” devam ettim kendi kendime.
Şerif Hüseyin, İngilizlere yanaştı, Casus Lawrence, üzerinde ince ince çalışmasıyla da Arap’ları bir bayrak altında toplamayı ve kendisinin Arap Kralı, hatta Arap İmparatoru olacağı propagandasına Şerif'i inandırmıştı.
Türküler, memleketin her yanında türküler yakılıyor, dilden dile aktarılıyordu. Birden fazla cephede savaşan milletten Yemen’e gönderilenlerin geri gelmeyişleri bile, “acep nedendir” sualleri ile bir birlerine soruluyordu. biliyorlardı. Seslendiremiyorlardı. Yakıştıramıyorlardı. Umutlu idiler.
“Mızıka çalındı düğün mü sandın/al yeşil bayrağı gelin mi sandın/Yemen’e gideni gelir mi sandın”
Minibüstekiler sohbetlerini tamamlamışlar. İniş durağına gelmiştik. Kapı açılır açılmaz, attım kendimi dışarı. Ağaçların altında bir yere oturdum. Sabahın serinliğinde bir cigara yaktım. Yemen’i içime çektim. Gözlerim yaşlandı.
Aslan, Fare.. Kedi...
Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...
-
Anketçiler, araştırma şirketleri, düşünce üreten kurumlar, sosyal psikologlar ne derse desinler, halkımızın oy kullanma tercihini belirle...
-
“Allâh indînde Din, İslâm’dır! Kendilerine Kitap (bu konuda bilgi) verilenler, onlara verilen bu ilimden sonra haset ve ihtirastan dolay...
-
“Hayy olmayan ölülerdir… ne zaman Bâ’s olunacaklarının şuurunda değildirler.” (Nahl/21) Ayeti yazmışsınız. O halde; NEFSİNİN gö...