8 Ekim 2010 Cuma

Hac Mevsimi

Ne görüyorsan onu yazacaksın, onu anlatacaksın. Ne bir fazla ne bir eksik. Şekiller, renkler, kullanıldıkları yerleri, ne için oraya konulduğu, nasıl yapıldığı, niye yapıldığı, kullanıcılarının kimler olduğu, imalatında hangi malzemelerin kullanıldığı, kimleri gördüğün, gördüklerinin görevleri… ne bir fazla ne bir eksik. Anlaştık mı?

Sabit ayağa yerleştirilen fotoğraf makinesinin vizöründen baktım. Kareyi tam olarak görüyordum. Yavaş yavaş etrafta nelerin olduğunu seçmeye başladım. Şekiller canlandı. Renkler belirdi. Bana en yakın nesneden uzağa doğru gidildikçe görünen en uzaktaki nesneye kadar her bir şey adam akıllı görülüyordu. Şekilleri, renkleri, malzemeleri…

***

1-Karenin sağında önde görülen , üçgen biçiminde, kırmızıya boyanmış bir nesne. Çamurdan yapılmış. Pişirilmiş, sırlanmış. Yol tarif ediyor. Gidilecek istikameti belletiyor. Bahçeye girildiğinde otomatikman ilk görülen o. Yönlendiriyor.

2-Hemen arkasında kare biçiminde, yeşil boyalı bir levha üzerinde beyaz renk tercih edilmiş yazı, şiire benziyor. Pirinçten kesilmiş. İyice seçilmeye başladı, üzerinde Yunus Emre’den bir beyit var. “Ben gelmedim davi için/ Benim işim sevi için/ Dostun evi gönüllerdir/ Gönüller yapmaya geldim”. Kavganın yasak olduğunu anlatan güzel bir beyit. Buraya gelenler, sevginin izlerini sürecekler. Ulaşıp ulaşamamak kendilerinin sorunu. Yollar gösteriliyor, anlatılıyor.

3-İki nesneye çapraz olarak yerleştirilmiş beyzi bir taş-kaya parçası. Maviye çalar renkli. Yorulanların üzerine oturarak dinlenebileceği tabure görevi gören kürsü. Hemen yanında küçük bir musluk. Sızıntı şeklinde su akıyor. ‘İçilebilir’ yazısı tozlanmış tabelasından okunabiliyor. Görüldüğü kadar, musluktan şerbet mi desem, şarap mı desem tam anlaşılamıyor, buz gibi sular mı. oraya oturup da içmeyen yok. Her içen kişi rüyaya dalar gibi, esrik, umarsız. Bakışları başkalaşıp, baktığını görüp göremediğini anlamaya çalışıyorlar. Gördüklerini seçenler, anlayanların yüzlerinde tebessüm beliriyor. Tadılan, yaşanılan zevk vücutlarında sonsuz bir iştihaya dönüşüyor. Doyumsuzluk…

4-Sol önde çocuk pusetine benzer gri renkli bir araba. Bahçeye girerken üstlerinde bulunan giysilerin çıkarılıp içerisine konulduğu bir araba bu. Hemen yanında yeni elbiseler. Model ve renk seçimi kişiye kalmış. Mecburiyet yok. Çeşme başında “su”yunu içen sarhoşlar burada elbiselerini çıkarıyorlar, temiz ve yeni elbiselerini giyiyorlar. Çıkardıkları elbiseleri ise temizlenmek için götürüyorlar. Dönüşe hazırlanması için. Giysi değişim anında atıştırmak için kenarda bulunan tepside soyulmuş meyveler, kanepeler, dilimlenmiş çeşitli ekmekler, reçeller… açlığını yatıştırmak için.

Üst-baş değişiminden sonra, her iki yanında serviler ve kara dut ağaçları ile süslü yolda yürünecek. Güneş, servilerin yapraklarından süzülerek yolu ışıtıyor, ısıtıyor aydınlatıyordu. Kara dutlar parmak büyüklüğünde yetişmiş, dallardan sarkıyordu. Al beni ye, dercesine.

6-Arkasında, bacası tüten bir ev, besbelli misafirlere yemekler pişiriliyor. İki katlı, derli toplu yapılmış ev. Giriş kapısının üstünde büyücek bir balkon, ortada masa ve etrafında iskemleler, insanlar oturmuşlar, konuşuyorlar. Yan duvarları sarı, ön duvarı açık mavi boyalı. kapısında ihtiyar bir kadın yerde oturuyor. Misafirlerin geldiğini görünce ayağa kalkıyor. Güler yüzle selamlıyor. Kibarca yol gösteriyor. Mihmandar. Evin içinde neler olduğunu göremiyoruz. Ev de otuz yıl mı, kırk yıl mı kalıyorlar? Neler konuşuluyor, nasıl yaşıyorlar, insan ihtiyaçlarını karşılamak için yapılması gereken işler nasıl paylaşılıyor belli değil. Her girene göre değişen süre. Evden çıkanlar görülebiliyor. Evin sol ilerisinde, ellerinde uzun bıçaklar -pala- bulunan insanlar var. yapılması gereken son görevleri anlatıyorlar. Bıçakların üzerinde kırmızı lekeler, taze kırmızı lekeler, kan izleri. Dışarı çıkanlardan bazıları koşarak arka kapıdan çıkıp gidiyorlar. Bazıları ise uzun bıçaklı adamlara doğru giderek önlerinde uzanarak upuzun yatıyorlar. Ne yaptıkları pek seçilemiyor. Bir müddet sonra ayağa kalkıyorlar. Biraz ileride mavi puset içindeki elbiselerini giyiyorlar. Gelirken ki üstlerinde bulunan elbiseler. Anlaşılıyor ki, biraz önce önlerine uzandıkları uzun bıçaklı adamalar, uzayan sakallarını ve saçlarını kesmişler. Tıraşlarını olmuşlar, temizlenmişler. Buraya gelirken ki giysilerini giydiler ve yukarı doğru yürüdüler…

7- Tıraşlarını olmuşlar, elbiselerini giymişler, ellerinde küçük hediyeler usul usul yürümekteler. Yürüyüş yolunda çeşitli meyvelerin bulunduğu ağaçlar, yol kenarında sık sık çeşmeler, kiminden şerbetler, kiminden çeşitli şaraplar, kiminden soğuk sular akmakta. Yolun sağında ve solunda yol tarifi yapan yardımcılar. Yürüyüşçüler sohbet ederek, şakalaşarak, hatıralarını anlatarak heyecan içinde adımlarını atmaktalar. Bu sonsuza kadar sürecek bir yolculuktur. Her ağacın meyvesinden tatmak, her çeşmenin ikramından almak, her yol tarifçisinin bilgisinden istifade etmek gidiş yolunun kısaltılması için gerekliydi ki, yürüyüşçülerin tamamı bu kurala uyuyordu.

***

Bahçeye giriş yapanlar, dinlenenler, yemek yiyenler, eve giriş yapanlar, balkonda dinlenenler, evden çıkanlar, tıraş olanlar, elbise değiştirenler… bu süregiden bir döngü. Biteviye oluş.

***

8- yürüyüşünü tamamlayanlar arkalarda görülen kapıdan dışarı çıkıyorlar. Bahçe duvarının dışında onları bekleyenler var. Hasretle kucaklaşıyorlar. Geldikleri araçlara binerek oradan uzaklaşıyorlar. Evlerine doğru, dünyaya doğru..görevlerini yapmak üzere…

***

Yedinci günün sonunda ödev kağıdını ‘Hoca’ma teslim ettim. Teslimden üç gün sonra Hoca notları okudu. “Sıfır” vermiş.

Gözlerimi kapattım. Derin bir uykuya vardım…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Devlet Kuracaklarmış!

AKP’nin eski MKYK üyesi Ayhan Oğan ne demişti? “Yeni devlet kuruyoruz, kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan.” Bu söz söylendikten s...