Ana içeriğe atla

Bu bir eleştiri değildir

İki profesör, iki cümle, iki hareket ve bir yorum.

Önemli bir siyasi aktörün özel doktorluğundan, büyük bir üniversitenin rektörlüğüne terfi eden kıymetli bir bilim adamı, twitter denilen, başka bir söyleyişle sosyal medya namıyla ünlenen sanal alemde; “Problemleri çözmek için zihin açıklığı yetmiyor, gönülleri açmak lazım, bazı gönülleri de ashmak lazım” gibi bir ileti yazmıştı. Tabii profesörlük ünvanı kolaylıkla alınmıyor. Vardır bir hikmeti diyerek şöylece cevapladık. “Hoca sizsiniz, ben hazırım. Açın gönlümü”. Başka nasıl cevap verilebilir? Doğrusu cevap olsun diye değil, samimi bir istekte bulunmuştum. Fakirin bu talebine herhangi bir karşılık gelmedi. Hoca o kadar meşgul ki, belki de görmemiştir. Görmemiştir deyip geçemeyiz. Madem, “gönüllerin açılması” ile ilgili bir mesajı gönderiyor, o halde bu yöndeki talepleri de cevaplandırmalı, muhatabı, muhataplığından dolayı hoş görmeliydi.

Tamam, twitter aleminde  anlamsız, anlamının bilinmediği, lüzumsuz bazı mesajlar yok değil di. Fakat konu edinilen zatı muhterem, ilmine irfanına güvendiğimiz ki, bu nedenle mesajlarını takibe aldığımız, önemli bir bilim adamı olması hasebiyle görmezden gelmemeliydi, çünkü biz gönderdiği mesajı “gönüller açılır” şeklinde okumuştuk.  Eğer böyle değilse, hocanın yazdığı mesajın anlamını bilmediği sonucu çıkar ki, hiçte böyle düşünmüyoruz. Yoksa bilmiyor mu?

 Talebimizi görmezden gelmekle, fakiri güçsüz, zayıf ve küçük gördüğü bu nedenle cevap vermeye layık görmediği şeklinde yorumlayabilir miyiz? kendisini de büyük ve erişilmez görüyor olabilir mi? olsun, biz zaten hocayı büyük, güçlü ve erişilmez gördüğümüzden mesajlarını takibe almıştık. Bu demek olur ki, kendimizi de zayıf ve küçük görüyorduk.

Gönül; “Hak'kın konağı”. Çocukların oyunundaki beş taş değildir. Hem ne demişler “kaldıramayacağın yükün altına girme”.

Efendim, ikinci vakamız yine aynı ortamda gerçekleşti. Tesadüf bu ya, o da profesör. Kısa yollu bir tartışma içerisinde, “kadınların itaatkâr” olmasıyla ilgili bir Kur’an ayeti yazdı mesaj olarak. Bu konuya yirmi kadar eleştirel mesajlar yazıldı. Hoca kimisine cevap verdi, kimisini es geçti. Bendeniz de; “Anladım. Gazete manşetlerini anlayamayan beyinler, Kur’an Ayetlerini şıp diye anlayabiliyorlar. Yuh olsun bana”. Şeklinde bir cevap gönderdim. Birkaç dakika sonra sevgili profesörümüz fakiri takip edilecekler listesine kaydetti. Gönderilen mesajı okudu, değerlendirdi ve “bir şey” yaptı. Eksik olmasınlar, bizi mutlu bahtiyar ettiler.

Görmezden gelmediler, ezmediler, kendilerinin daha büyük olduğu zehabına kapılmadılar, “sen kimsin ki?” demediler, ezmeye-horlamaya kalkmadılar, mütevazi bir insan haliyle, fakire değer verdiler.

Yolunuz açık, gönlünüz ferah, ufkunuz geniş, Güzeller yoldaşınız olsun aziz hocam.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…