Ana içeriğe atla

Boyacı

Avukat arkadaşım Murat’ın bürosundayız. Arkadaşım dedimse öyle günlük görüşen, buluşan, konuşan türden arkadaşlardan değil, yılda bir iki kez ancak. Hafta sonuna denk getirilen ziyaretlerden olduğu için, vakitte müsait uzun soluklu teatiler… memleket meseleleri, bazen edebiyat, sanat, filimler, kitaplar üzerine konuşmalar. Büro çalışanları diğer odada, onlara bir rahatsızlık da vermiyoruz. Bize iştirak eden, çalışma masasının yanında bulunan etajerin üstüne yerleştirilmiş kafesteki kanarya. Bazen susuyor. Ötmesi için çabalasak da hiç oralı olmuyor. Bir de başladı mı, susmak bilmiyor. Kaç türlü ötüyor,  konuşuyor gibi. Hangi müzik parçasını seslendiriyor? yanık yanık, derinden, içli mi içli, hangi ustadan öğrendi bu dertli hıçkırıkları.

Bir müvekkili girdi odaya. Kasım bey. İş adamı, ticaretle uğraşıyor. Birkaç dosyası birden varmış Murat’ta. Çeşitli ticaret davaları. Kafesin yanına oturdu. Hasbihalden sonra, parmağını kafesten içeri soktu. Kuş kaçtı. “Gel gel” dedi. Parmağına kondu kanarya. Diğer parmağı ile kuşun gıdığını kaşıdı hafifçe. “Görüyor musunuz renkleri” dedi. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı, gri, beyaz, siyah… bir milyon renk. Parlak renkler. Kanarya ötmeye başladı. Elini çekti. “Size bir boyacının hikayesini anlatayım” dedi. “cennet mekân Faik Baba’dan dinlemiştim.” “komşularının bir göz odası varmış, kiraya verirlermiş. Bir gün bir adam gelmiş kiralamış. Bir yatak yorgan, bir tencere tabak ve bir kafesi varmış. Kafeste bir kanarya. Adam sabah-akşam odadan hiç çıkmaz, durmadan -boyacım-,-boyacım-, -boyacım- da -boyacım- diye, konuşur, bağırırmış. Hiç durmadan devamlı tekrar ettiği için, dikkatlerini çekmiş ve rahatsız da olmuşlar hani. Ev sahibi bir gün kapıyı çalmış. Adam buyur etmiş. “ya-hu demiş, nedir bu boyacım da boyacım. Figanları. Rahatsız ettin bizi. Ya sus, ya da devam edeceksen evi boşalt. İçeri buyur etmiş ev sahibini. Kafesin yanına almış. “Bak ağa”. Demiş. “Şu kuşun boğazındaki  boyayı görüyor musun.” “evet, görüyorum” demiş, ev sahibi. “ben” demiş, adam. “Ben, işte o boyayı oraya vuran Boyacı’ya aşığım. Ne yapayım.” Demiş. Ev sahibi bin pişmanlık ve şaşkınlık içinde özür dileyerek çıkmış. “Allah’ın garibi işte”, dokunmayalım diye karar almışlar. Hikaye bu kadar. Kasım beyin gözünden bir damla yaş aktı.

“Ne güzel” dedi. Avukat Murat. “Görmesini bilene her yerde”.

Bütün “güzel isimler”, bütün renkler, bütün şekiller Ondan. Ve O. Görmesini bilene. Boyacı da O, Marangoz da O.

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır”, sizin kiracı da yönünü bulmuş, ne güzel. Yönsüz değil. “hayırlara koşmak” mühimdir. Kimseye bir zararı olmayan “Hak Dostu”.  “O halde yalnız beni anın” buyruğuna uyuyor. “Bütün güzel isimler O’nun” olduğuna göre. Mesele de kalmıyor.  “Kendi” halince, hallenip istenilen yöne de “yönlenilince” yol kendiliğinden bulunuyor. Bu yolun meyvesi bol bol hüzün. Hüzün meyvesi, hem hüznü artırır, hem zevki.  “zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler” bilimince de artık yerleşirler, ayrılamazlar. En doğrusunu “bilen” bilir.

Sohbet uzadıkça uzayacağa benzer. En iyisi bir virgül koymak. Dendi. Daha sonra buluşmak üzere selamlaşıldı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…