Ana içeriğe atla

Yemen Türküsü’nden

İş yerine varmak için servis kiralamışlar. Sabah akşam aynı minibüsle şehir içi seyahat yapıyoruz. Yirmi kadar kişi, işten sonra ve sabah dolduruyoruz arabayı, başlıyorlar konuşmaya. Ne konuşurlar, ne anlatırlar, nerden bulurlar lafları… durmak bilmezler, habire konuşuyorlar. İşleri ile mi ilgili yoo, yaşamlarıyla mı ilgili yoo, eşleri ile mi iligili yoo… her şey var hiç bir şey yok konularında. Aman neyse, bana ne. Epi-topu sekiz kilometrelik yol, dik gözünü dışarıda bir yere, ver aklını oralarda bir yere, al sana sekiz kilometre.

Bu sabah durağa gecikerek geldim. Zar-zor yakaladım minibüsü. Bindim. Bir boşluğa oturdum. Arkadaşlar sohbeti kurmuşlar, aynı terane… radyo çalıyor. Reklamlardan sonra korodan Türküler başladı, trafik sıkışık, okullar da açıldığından pek bir kalabalık her taraf, kaldırımlarda telaşlı yürüyenler, işe, okula yetişmeye çalışanlar… yeni bir türkü başladı korodan, “Havada bulut yok bu ne dumandır”… başımı cama yasladım. Gözlerim dışarıda, uzaklara alabildiğince uzaklara bakıyorum. Arkadaşlar konuşuyorlar. Koro, o kadar iştahlı, o kadar dokunaklı okuyor ki… Yemen’e kadar uzanıyorum. “Giden gelmiyor acep nedendir” Türkü’nün tılsımı, hüznü zirveye taşırken… radyonun sesi kesildi. Toparlayamadım bir anda. Neler oluyor. bir başka radyo kanalı devreye girdi, reklamları veriyor, “bizim dükkanda mallar daha ucuz” gibi bir cümle.. Allah Allah, neler oluyor demeden, arka sırada oturanlardan bir ses “dinliyorduk şoför bey”….., yanda oturan bir kişi de “bunu Yemen şehitlerine hakaret telakki ederim…..”, “açar mısınız o kanalı”. Sözlerin kimden geldiğini anlamak isteyen şoför, dikiz aynasından arka koltukları taradı bir bir. Tekrar aynı kanalın düğmesine bastı. “Kışlanın önünde redif sesi var/açın çantasında acep nesi var/Bir çift kundurası bir de fesi var/Ah o Yemen’dir gülü çemendir/Giden gelmiyor acep nedendir”… arkadaşlar konuşuyorlar sabahın erinde, ne konuşurlar, nerden bulurlar lafları bilinmez. Demek üç kişi Yemen’i dinliyormuş. Diğerleri mavra yapıyorlar.

Yemen savunması bir destan. Yüz binden fazla şehit. En acıklı tarafı da, sıkıntılı cepheye yardım yollarının kapalı olması. Zaten, çok cepheli savaşlarda mağdur cephelerin olması kaçılınılmazdır. Gücü bitmek üzere olan Osmanlı’nın son çırpınışları. Mondoros, yenilginin tescili.

“Ağamı yolladılar Yemen eline/Çifte tabancalar takmış beline/Ayrılmak olur mu taze geline/Tez gel ağam tez gel dayanamirem…” devam ettim kendi kendime.

Şerif Hüseyin, İngilizlere yanaştı, Casus Lawrence, üzerinde ince ince çalışmasıyla da Arap’ları bir bayrak altında toplamayı ve kendisinin Arap Kralı, hatta Arap İmparatoru olacağı propagandasına Şerif'i inandırmıştı.

Türküler, memleketin her yanında türküler yakılıyor, dilden dile aktarılıyordu. Birden fazla cephede savaşan milletten Yemen’e gönderilenlerin geri gelmeyişleri bile, “acep nedendir” sualleri ile bir birlerine soruluyordu. biliyorlardı. Seslendiremiyorlardı. Yakıştıramıyorlardı. Umutlu idiler.

“Mızıka çalındı düğün mü sandın/al yeşil bayrağı gelin mi sandın/Yemen’e gideni gelir mi sandın”

Minibüstekiler sohbetlerini tamamlamışlar. İniş durağına gelmiştik. Kapı açılır açılmaz, attım kendimi dışarı. Ağaçların altında bir yere oturdum. Sabahın serinliğinde bir cigara yaktım. Yemen’i içime çektim. Gözlerim yaşlandı.

Yorumlar

  1. Ali Sertelli :


    Sayın hocam Türkülerimiz bizim kültürümüzdür. Acımızı, hüznümüzü, sevincimizi, doğumumuzu, ölümümüzü biz türkülerle anlatmışız. Maalesef kültür emperyalimi karşısında kendi savunmasını oluşturamamış milletimiz kendi kültür ve değerlerinden süratle uzaklaşma yolunda bayağı yol kat etmiştir..

    Hal böyle oluca, şehit, yemen, Çanakkale, Türkü.... Bu kadar ilgi görüyor.

    YanıtlaSil
  2. Emine Özgenç :


    Ben de bir aşk hikayesi anlatayım Yemene ait. Daha doğrusu o meşhur Yemen Türküsünü söyleten sevdayı... Yemen'in kan barut kokan dağlarında bir solukluk oturup da açtı mektubunu yüzbaşı. Taze gelinken ayrıldığı sevdiceğindendi mektup. İçli satırlar kadar mektubun içindeki kurumaya yüz tutmuş gül depreştirdi yaralarını. ne çok şey anlatırordu sevdalarına, duygularına ve kahreden ayrılığa dair... O da cevaben yazdığı mektubuyla sevdiceğine bir hatıra göndermek istedi. Cephede kan ve göz yaşından başka bir şey bulmak umuduyla bakındı etrafına ve oturduğu yerdeki bir tutam çimanden başka bir şey bulamadı. Bir tutam çimeni koydu mektuba; bulındu yerden hatıra diye... duygularının sözcüsü olarak. belki de yeşil de murat vardı .Kavuşurlardı belki de En azından avucuna değen bu çimen sevdiceğinin de kınalı avucuna değecek bir acı vuslata şahitlik edecekti bu çimen demeti. Yemen'in çimeni gül olacaktı sevdiceğine. Sevdiceğinin gülle anlattığını o bir tutam çimenle anlatacaktı. "Ah o Yemendir. Gülü çimendir"

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…