Ana içeriğe atla

Melek Öğretmen ve Ayten Hemşire


Hayat hikâyeleri böyledir. Nerde, ne zaman, kaç yaşında nasıl karşılaşacaksın, bilinmez.

Dinar depremi sırasında daha çocukluğunu bile bitirmemişti Melek. Anne ve babasını yıkık duvarlar altından çıkardıklarında nelerin olduğunu anlayamamıştı. Anne ve babasının dünyayı terk ettiği ve bir başına kaldığı anlaşıldıktan sonra da, Çocuk Esirgeme Kurumu, devletin ana kucağı bağrına bastı Melek çocuğu. Bir süre orada misafir oldu. Muğla civarlarında eyleşen, çocukları olmamış bir çift Melek Çocuğu evlat edinir. Üzerine titrerler Melek Çocuğun. Bir anne ve baba nasıl çocuklarına sahip çıkar, nasıl ihtiyaçlarını karşılamak için çırpınır ise aynen onlar gibi hiç bir ihtiyacını sonraya ertelemezler, hiç bir arzusuna hayır demezler. İlk, orta ve yüksek öğrenimi yaptırırlar. Öğretmen olur. Tayini Van İli’nin Erciş Kazasına çıkar.

Buna, anne -  babasının kaderine benzerlik denebilir mi? bilmiyorum. Birkaç gün evvel Erciş’i vuran deprem, yıktığı binanın enkazı altında kalan Melek Öğretmeni alır götürür.

Geride gözü yaşlı bir ana, bir baba kalmıştır. Elin bahçesinden alıp getirdikleri, kendi bahçelerinde büyüyüp serpilen gülleri solmuştur.

***

Ayten Hemşire, kocası öğretmen Halil ve çocukları Osman. Gölcük’te küçük bir evde mutlu bir halde hayatlarını devam ettirirler.

Osman o yıl başlamıştı ilk mektebe. Yıl 1999. Aylardan ağustos.

Ayten Hemşire hastanesinde nöbetçi iken, kocası Halil, öğretmen olarak vazife gördüğü okuluna gitmişken, oğulları Osman da öğleden sonraki okula gitmek için evde kaldı. Olanlar bu durumdan sonra oldu. Arzın derinliklerinden kulakları sağır eden uğultu, gökyüzünden gelen inilti ile birleşti, yollar yarıldı, kayalar yerinden söküldü, Ayten Hemşirenin oturduğu evlerini kumlu toprak yuttu.

Bu acıya dayanılmazdı..

Kocası Halil ile birlikte müracaat ederek tayinlerini istediler. Yalova’ya yapıldı tayinleri. Gittiler başladılar işlerine. Osman’sız, Gül’süz günlerin ızdırabını bir çift baş günlerce yaşadılar. Dertlere, hüzünlere dayanak yaptılar işlerini. Kendilerini işlerine verdiler.

Ayten Hemşire hastanedeki gece nöbetinden dönüp, sabahın erinde kocasını uyandırdı. Kahvaltısını hazırladı, birlikte yediler. Çaylarını içtiler. Halil, tıraşını oldu, çıktı dışarı işe doğru. Ayten Hemşire uzandı yatağına ve derin uykuya daldı.

Halil öğretmen dersini anlattı çocuklara. Zil çalmaya, teneffüse az bir zaman kala, en uzun teneffüse çıkacağını bilemezdi. O uğursuz ses, içi gıcıklayıcı, kulakları sağır edici ses duyuldu. Tavan çöktü. Bağırışlar duyuldu. Tozardı dışarısı. Sınıftan hiç ses duyulmadı uzun süre…

Ayten Hanım derin uykusundan uyandığında öğlen ezanları okuyordu. Ezan sesine karışan canavar düdükleri, bağırışlar, hemen penceresinin altından da bir çocuğun ağladığını duydu. Perdeyi açtı. “Neler oluyor..” diye geçirdi içinden. Gözlerine inanamadı. Penceresinin tam karşısındaki iki katlı bina yok olmuştu. Hemen giyinip dışarı çıktı. Bir sağa doğru, bir sola doğru koştu. Yönünü bulamadı. Karşısına tanıdığı bırak, soru soracağı kimse çıkmamıştı.

Taksi tutmak istedi. “Ne taksisi..” kamyonlar geçti, iş makineleri geçti, ambulanslar geçti, taksi yok. Etraf enkaz yığınları, ağlayan insanlar, bağıranlar…

Kocasına ulaşmak istiyordu. Durmaksızın koştu, koştu.. taa okula kadar.

Onlarca, yüzlerce, milyonlarca kişi okul etrafında toplanmış yapılan çalışmaları izliyordu. “Eyvah..” diye geçirdi içinden. Sessizliğe büründü. Bir köşeye çekilip oturdu.

Halil Öğretmen gitmişti.

Bir başına kalmıştı dünyada Ayten Hemşire.

Bir kez daha, “bu acıyla Yalova’da yaşayamayacağını bildiren dilekçe ile” tayin isteğini iletti idareye. Bir ay sonra tayini Konya’ya çıktı. Elde avuçta kalan üç-beş eşyası ile birlikte yanına annesini de alarak Konya’ya vardı.

Şehrin yeni kurulan bölümünde “Zümrüt” isimli apartmanın, ismine de aldanarak ikinci katından daire kiraladı, annesi ile yerleşti.

***

“Zümrüt” apartmanına yerleştiğinin üçüncü ayında her zamanki akşamları gibi annesi ile yemeklerini yediler, biraz televizyon seyrettiler, çaylarını içtiler. Yatsı namazını kıldılar, geçmişlerine, geleceklerine dualar okudular ve yattılar.

Sabaha karşı, koca apartman boş bir çuval gibi yığıldı kaldı olduğu yere.

***

Ayten Hemşire ve annesi uzun yolculuklarına böylece çıktılar.

Yorumlar

  1. offf ki ne off...
    içimm burkuldu inanın...
    kader öyle sessiz sedasız örüyor ki ağlarını...
    rabim hepimize herşeyin hayırlısını versin,hatta ölümün bile...
    seve seve izleyciniz oldum hemen...
    bende sizi beklerim sayfama...
    gönül dolusu saygılar...

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim,
    Tabii ki, bende hemen misafiriniz olacağım...
    Nice güzelliklerde görüşmek üzere.
    Saygılarımla

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…