Ana içeriğe atla

Öküz Baba

Ankara Bahçelievler 17. Sokaktaki bodrum kattaki evde geçti öğrenciliğim. Dört kişi kalıyorduk. Herkes evin her işinden sorumluydu. Yemek, haftalık yapılan cetvele göre her gün değişerek kotarılıyordu, her gün bir kişi ne aklına gelirse, hangi yemeği yapmasını biliyorsa onu yapıyordu. Alış veriş yapan, mutfakta asılı duran kağıda ne aldığını, kaça aldığını yazar, ay sonlarında hesaplaşılırdı. Çok güzel günlerimiz geçti orada. Müzikli geceler, sarhoş geceler, edebiyatlı geceler, şiirli geceler, tarihli geceler.. ne güzel günlerdi onlar. Teknik öğretmen Okulunu bitirip, okulumuza yakın yerdeki Yapı Meslek Lisesine tayinim çıktığında kafesinden bırakılan kuşlar gibi hissettim kendimi. Yıllar bu gün için geçmişti. Artık öğretmen olmuştum.


İlk maaşımı aldığım gün Hasan’la birlikte (diğer arkadaşlar memleketlerinde idi) Ulus Şehir Çarşısının üst katında bulunan meyhaneye gittik. O çarşıyı yıktılar şimdi. Yerine, yine çarşı olarak kullanılan sevimsiz bir bina oturttular. Nerde o dükkanların sıra sıra dizildiği, çayhaneler, çorbacılar, alış veriş edilen küçük dükkanlar, esnafın candan müşteri karşılaması, müşterilerin adeta kendi evlerine girdiği Ulus Şehir çarşısı, nerde şimdiki, insanların ceplerindeki parayı alma koşusunun yapıldığı garip Ankara manzarası. Mimarlar suçlu. Rahmetli ninem; “sevgisi katılmamış hamurun ekmeği acı olur” derdi, inşaa edilirken ruh aşılanır binaya, bizim mimarlar bu konuda beceriksiz. Yeteneksiz. Her neyse geçelim konumuza.


Meyhanenin kapısını açıp içeri girdik. Öyle bir kalabalık ki, her masada beş-altı kişi oturmuş, hem demleniyorlar, hem konuşuyorlar. Garson bizi gördü, el işareti ile gelmemizi söyledi, yaklaştık. Hemen tezgahın önünde bir masa hazırladı, oturduk. Salata, peynir gibi birkaç meze ve rakı siparişini verdik. Biraz sonra masa tamamdı. O kadar kalabalıktı, her yandan konuşmalar, gürültüler, gülmeler, kahkahalar, bağır çağır sohbetler! kimin ne dediğini anlamak mümkün değil. Birde teypten cızırtılı gelen müzik, ne söylediği belli değil. O ara meyhanenin kapısı açıldı. İçeri birisi girdi. Aman ne giriş. Emir almış askeri birlik gibi, gürültü bir anda kesildi. Herkes aynı anda ayağa kalktı. Hazır kıta bekleyen birlik, “hoş geldin Öküz Baba” herkes ama herkes “hoş geldin öküz Baba” diyordu. İki elini havaya kaldırarak selam verdi. Ağır adımlarla bizden tarafa yürüdü. Hiç bir masada yer yok, ama her kes “buyur Öküz Baba” diyor. Elleri ile oturmalarını işaret etti. Garson bize gelerek, “şu anda hiç yer yok, sizin masaya oturabilir mi?” diye sordu. “estağfurullah” demeye kalmadan, bir iskemle uzattı. Öküz Baba oturdu masaya. “Selamün Aleyküm. Afiyet olsun”, “eyvallah, hoş geldiniz”. Adam, 1.90 boyunda, geniş omuzlu, aman ne geniş, biz arkadaşımla yan yana gelsek, toplamdan yine geniş, ablak yüzlü, traşlı, düzgün kesilmiş bir bıyık, ap ak saçları aslan yelesi gibi omuzlarına dökülmüş, koyu renk takım elbise, içinde beyaz gömlek, haza bir erkek güzeli, sonradan anladık 72 yaşındaymış. Garson bir kadeh rakı bir tabak limon sıkılmış maydonoz getirdi, bıraktı masaya. “Haydi bakalım gençler, müsadenizle” dedi. Kadeh kaldırdık. Bir yudumda bitirdi bardağı. İki sap maydonoz yedi. Garson bir bardak daha koydu masaya. Havadan sudan konuştuk. Diğer masalardan laf atmalar, espriler, küçük hikayeler anlatılıyor, kimi gülüyor, kimi düşünüyordu. Öküz Baba geldikten sonra da o gürültü sakinleşmiş, bizde kendimizi bulmuştuk. Öküz Baba gelen her kadeh rakıyı bir seferde bitiriyor, üstüne iki sap maydonozunu yiyordu. Rakı kadehi her boşaldıkça garson yeniliyordu. Konuşmalar arasında anladık ki, Öküz Baba aşağıdaki meyhanelerin birinden yetmişlik kadar içmiş, gelmiş. Burada devam ediyordu. 72 yaşındaki adamın, bu kadar içmesi hayret.


Bu arada, sohbet devam ederken, Öküz Baba bir şeyler söyledi. Pek anlayamadım. Fakat hakaret gibi bir şey. Bozulmuş olmalıyım. Rengim değişmiş. “bozuldun mu lan hayvan” dedi Öküz Baba. Ben ne diyeceğimi bilemedim. İyicene keyfi kaçtı buranın demeye kalmadı, “hayvan dedikse, bülbül demek istedik be evlat, bozulma” dedi. Yumuşattı ortamı. Adam haklı, ona öküz diyorlar aldırmıyordu. Devam ediyorduk. Bizde Öküz Babaya uymuş onun her kaldırışında kadeh kaldırıyorduk. Acemi meyhaneci olarak görmesinler bizi, Hasan’la birlikte anlaşmış gibi, durmadan içiyorduk. Bu arada Öküz Baba bize, bir tabak maydonoz ısmarladı. “bu candır” dedi. “Afiyet olsun”. Öyle bir hale kadar içmişiz ki, meyhanenin boşaldığını bile fark edemedik. Ayağa kalktık, Hasanla kolkola girdik…


Sabah olmuş, kan ter içinde uyanmışım. Ooo, ne sabahı öğlen geçmiş. “Hasan, Hasan” diye bağırdım. Ses gelmedi. Başımda bir ağrı vardı. Zorla da olsa kalktım yataktan, başımı musluğun altına dayadım. Soğuk su uyandırdı. Damarlarımın genişlediğini hissettim. Hasan’a baktım. Uyuyordu daha. Mutfağa gittim. Çaydanlığı ocağa koydum. Çay iyi gelirdi herhalde. Taze ekmek aldım bakkaldan, Hasan’ı kaldırdım. Çaylarımızı içerken, “neler oldu, hatırlıyor musun. Meyhaneden nasıl çıktık, hesabı ödedik mi? ne kadar ödedik, eve nasıl geldik?” Hasan’da hiç bir şey hatırlamıyordu.


Hani otuz iki yıldır düşünür dururum. Hala bulamadım. Öküz Babayı hatırlıyorum, meyhaneyi, mezeleri, yemekleri, rakıyı hatırlıyorum. Fakat bir yerde filim kopuk. O andan itibaren her şey flu. İyi oldu, Öküz Babayı tanıdık. Diye kendimizi avuttuk, hala o avuntu ile gidiyoruz.

Yorumlar

  1. Okurken Gençliğime gittim ve Çıkmaya çalışıyorum...

    YanıtlaSil
  2. öküz güden14 Mart 2013 07:59

    Dünyada gerçek öküz babalar çok kadına şiddet gösterir, gerek bağlıkla gerek dayakla ..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…