Ana içeriğe atla

Nilüfer Çayı, Eyvah!

Heybetli Uludağ’ın doğurduğu Nilüfer Çayı Bursa’yı ikiye ayırır. Ortadan ikiye böler. Bursa Ovası’nı baştan sona sular, serinletir, güzelleştirir. Serin kıyılarında çocuklar, delikanlılar, insanlar.. rahatlar, yıkanır, yüzer, serinler…Nilüfer çayı. Yeşil demek. Serinlik demek. Bereket demek. Güzellik demek. Bursa demek. Ama, nilüferlerin köksüz asılı kalmaları gibiymiş Nilüfer çayı da. Hoyrat kişilerin oluşturduğu, tetiklediği anaforda umarsızca koyuverdi kendisini. Tutunamadı. Suyunu esirgedi. Serinliğini kesti. Bereketini vermedi. Güzelliğinden vazgeçti. Yeşilleme özelliğini kıskandı. Bursa’yı gözden çıkardı. Tutunamadı. Daha fazla dayanamadı.

Dedemin, küçük ama tamamen kendi elleriyle oluşturduğu bir bahçesi var Nilüfer’in kıyısında. Elma, şeftali, erik, kayısı, nar, incir ağaçlarını elleriyle dikti, çapaladı, ilaçladı, budadı, gübreledi, aşıladı…yetiştirdi. Benim de emeğim geçmedi değil hani. Yazın sıcaklarında az mı çalıştım bahçede. Öğlen geçipte sıcaklık iyice çöktü mü Bursa’nın üzerine, hemen soyunup Nilüfer Çayı’na girip serinleyip çıkmak bir başka olurdu. Bahçenin bir köşesinde dedem, ‘buluşu’ olarak övündüğü gübre oluşturma çukuru vardı. Evdeki artık sebzeler, meyveler, kabukları, çürümeye yüztutmuşları, bahçe içerisindeki yapraklar, otlar… getirilir çukura atılırdı. çukur dolunca, üstü örtülür, Bir yıl sonra kazılarak gübre çıkartılır ve ağaçların altına serilirdi. Hatta dedem, dağlardan tanımadığım otların kurularından toplayıp getirir di. “Bunlar, dağda kendi halinde yetişiyorlar, sağlıklıdırlar, hastalıkları yoktur. Gübre içinde iyi olur” derdi. Bahçenin sulanması tamamen Nilüfer’in suyu ile olurdu. Dereden kap-kacak ile taşıdığımız suyu temizlikte de kullanılırdık. Hatta, çay-yemek yapımında bu suyu kullandığımız gibi içme suyu olarak da yararlandığımız olurdu.

Nilüfer’in etrafında kurulu yüzlerce sanayi kuruluşunun ve evlerde kullanılan atık suların Nilüfer çayına akıtılmaları, ayrıca, tarım arazilerinin zehirli ilaçlarla ilaçlanması yoluyla, taban sularına karışan zehirlerin olduğu gibi nilüfer Çayına karıştığı da bir gerçektir. Derenin yavaş yavaş ölümüne, kirlenmesine yol açmıştır.

Karacabey ilçesinin kuzeyinden doğru, Marmara Denizine dökülür Nilüfer. Denize kadar, tüm Bursa Ovasını baştan başa sular. Bursa belki de her şeyini Nilüfer’e borçludur. Taşıdığı su öylesine çoktur ki, Evliya Çelebi hatıratında Bursa’yı anlatırken Nilüfer’den bahsetmeden edemez. Bursa ve Nilüfer ‘su’ demektir. Nilüfer Çay’ını anlatmak için söylediği muhteşem söz bu günlere nasıl da hayıflanmak gerektiğini anlatır: “Velhasıl Bursa Sudan ibarettir”. Nilüfer’i çıkar Bursa’dan geriye kalan kocaman bir ‘hiç’tir.

Renge bak. Kapkara, şu tarafta bordo bir renk, koyu yeşil, siyahlıklar, su üzerinde yüzen yağ parçaları. Şu köpüklere bak, çamaşır yıkanmış sanki, atık sular, kirletilmiş sular atılmış Nilüfere, şuradaki koyulukta bir kaynama var, ne ola ki, hava kabarcıkları peş peşe su üstüne çıkarak patlıyor. Balık yakalardık burada. Ne de güzel oynaşırlardı su içinde. Başımızı su içine sokar ve balıkları seyrederdik, nefesimiz bitene dek. Kurbağalar ötüşürler di. Vırak vırak. Kertenkeleler su içmeye dereye başını uzatırlardı. Dere kenarındaki sazlıklarda uçuşan yaz böcekleri, kelebekler, cırcır böcekleri, akşam basınca etrafımızda fırdolayın dönüp dolaşan arkadaşlarımız ateş böcekleri, hep Nilüfer’in bereketindendi.

Nilüfer’in suyu ile sulanan ağaçların meyvalarının insanları hasta ettiği söyleniyor. Suyun ihtiva ettiği yağlar, metaller, zehirler kökleri vasıtasıyla ağaçlara, oradan da meyvalarına yürüyor. Yıllardır, bu su kirletilmiş, zehirlenmiş durumda. En kötüsü ise, suyun içindeki ağır metaller toprağa nüfuz etmiş. Nilüfer’e bırakılan bu zehirli atıkların bir an için sıfırlandığını varsaysak bile, Toprağa geçen ağır metal ve zehirlerin temizliğinin yıllar boyu süreceğini söylemek kehanet olmayacaktır. Kendi elimizle servetimizi savurduk. Nilüfer küstü bize.

Dedem beş altı yıldır bahçeye gitmiyor. Ara sıra bize sorar. Erik nasıl, şeftali iyi mi? gibi o kadar. Bütün bir hayatını, ömrünü hasrettiği bahçesine gitmiyor. “Nilüfer’i o haliyle görmeye dayanamam” diyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…