7 Haziran 2015 Pazar

Face Book Mesajlarından Seçtiklerim


Artık, komedi filmi filan aramaya gerek yok. Oturup Cumhurbaşkanı’nı dinliyorum bu yetiyor bana.

Mesela, dünkü Batman konuşmasında şunları söyledi:

-“Türk, Kürt, Çerkez, Boşnak, Roman diye milletimizi paramparça etmişler.”

Alkışladım, alkışlarken gülme krizine gireyazdım,

****

Cumhurbaşkanı,  eline Kur’an’ı Kerim’i almış Batmanlılardan oy istiyor,

Kurtulmuş, Fatsa’da ‘eskiden çocuklarımız Kur’an Kurslarına gidemiyordu’ diyerek oy istiyor,

Başbakan, ‘Kâbe bizim kalbimizdedir, sana orayı çiğnetmeyiz’ diyerek oy istiyor,

Cumhurbaşkanı, “Bunlar İmam hatip okullarını kapatacaklarmış, 7 Haziran’da millet derslerini verecek”  diyerek oy istiyor,


Politikalarının esası nedir? Millete ne söylüyorlar?

****

HDP rahat.

Barajı geçerse:

Geçmiş olur ve çıkardığı milletvekilleri ile meclisteki yerini alır.

Barajı geçemezse:

AKP’nin Kürt milletvekilleri istifa eder ve HDP’ye kayıt olurlar ve rahatlıkla grup kurarak meclisteki yerlerini alırlar.

Değişen bir şey yok…

Kadim ortaklığa devam…

****

Bilgilerimizi güncellemek ihtiyacındayız:

80 öncesi ülkemizin sokulduğu girdapta, Komünist yapılanma silahlı militanlarıyla ülkeyi kan gölüne çevirmişti.

Son günlerde haberlerde ve yorumlarda verilen bilgi, güncellemeyi gerekli kılıyor.

Meğer Komünist yapılanmaya talimatlar Moskova’dan değil, ABD’den geliyormuş. Artık, açık açık anlatıyorlar. Nitekim ya kaçak olarak yurt dışına çıkanlar veya cezasının sonunda yurt dışına gidenlerin istikametleri hep Batı’ya doğrudur. Ben Rusya’ya giden bir kişi bile hatırlamıyorum.

Tam aksi, işler yoluna girdikten sonra Rusya’ya gidenler yine, işadamları, zenginler, turistik kaçamaklar yapanlar olmuştu.

Aslında konuyla ilgili kaynak bilen varsa, yorum kısmına yazarsa yeniden incelenmesi gereken ince bir konu.

Günümüze de cevap verebilir.

Ortadoğu mesela, Ortadoğu’da kimin kim olduğu, hangi grubun karşı gruba ne için saldırdığı belli değil. Cümlenin kafası karışık. Her grup kendi amacına inandırılmış ve karşı grubu düşman olarak tanımlıyor. Eminim ki, bunları, hem de her iki tarafı da yönlendiren aynı merkez… biz bunları yaşadık.

Artık, uyanma vaktidir.

****

Anayasayı tanımıyorum demişti ya Efgan Ala,,

Israr etmiş katıldığı bir TV programında. Konuşmanın altına imza atıyorum demiş.

Aynı zamanlarda dinlediğim bir emekli ceza hukukçusu (hâkim) da, Ala’nın ‘tanımıyorum’ sözünün suç olduğunu, milleti, anayasaya karşı, dolayısıyla devlete karşı bir ayaklanmaya çağırma girişimi, hep birlikte anayasaya karşı durma eylemine girişme suçu olarak açıklamıştı.

Bakalım, yürekli bir Cumhuriyet Savcısı soruşturma açacak mı?

Beklemedeyiz.

Mart ayının 6. Günü böyle demişiz. Aradan şu kadar zaman geçti, boşa umutlanmışız. Bu ülkede Savcı, Mavcı yokmuş.

****

Ali Babacan, “Yargı hizmetleri vatandaşın memnuniyetini ölçtüğümüz araştırmalarda hızla gerilere düşen bir alan”

Demiş.

Yalnızca Yargı mı?

Sayenizde ahlakımız, kültürümüz, alışkanlıklarımız, sevgilerimiz, saygılarımız, güldüklerimiz, ağladıklarımız, inançlarımız, düşmanlıklarımız, birlikteliğimiz, moralimiz…

Her şey, her şeyimiz gitti. Kına yakabilirsiniz.

****

Cengiz SEMERCİOĞLU, 8 Mayıs tarihinde şunları yazmıştı;

 “Hatay Arkeoloji Müzesi'nde Roma dönemine ait mozaikler restorasyon adı altında katledildi...”

IŞİD’İN tarihi eserleri balyozlarla kırdığını hatırlıyoruz (hala kırıyor),

Arasında ne fark var?

IŞID kim, DEAŞ kim, Hatay Müzesinde bu işlemleri yapan kim?

Cevap veriyorum:

Mezhep kardeşliği…

****

Next Level Ankara’da Belediye’nin de sahibi olduğu bir arsaya yapılan ofis, rezidans gibi blok yapılaşma…

Pek çok tartışmalar yapıldığı bu binanın etrafında. Son açıklanan da, bu arsanın yanındaki arsaya %70’le inşaat müteahhidine verildiği halde, bu arsa için müteahhitten alınan sadece %25 tir.

Şimdi bu yolsuzluk söylentisi yetmezmiş gibi, Ankara EGO’nun 124 Dönümlük arazisi yine bu firmaya verilmiş.

Ağzınızla kuş tutsanız, “parsel parsel satma” suçundan kurtulamazsınız.

Elbet bulunur bir yiğit, yolsuzlukları soruşturacak!..

****

Ahmet Hamdi Çamlı (kendisini hiç tanımam, ilk defa bir yazısını okuyayım dedim), Star Gazetesinde köşe yazıları yazmakta. Son yazısında, İsrail vahşetini anlatıyor ve İsrail tecavüzü ve işgalinin sürdürülebilir olması ve büyütülmesi için:

“Suriye diye bir devletçik, Irak diye bir devletçik ve çevrede onlarca devletçikler organize edip kurulmuştu..!

“Mesela Arap Baas’cılığı, Türk türkçülüğü, PKK terörü ve HDP, CHP vs. vs örgütlerin varlığı ve uygulamaları, IŞİD varlığı ve usülleri, Esed ve çeşitlerinin varlığı hep bu işgal ve sömürünün devamını sağlamak için senaryolanan tek tiyatronun ayrı ayrı perdeleridir..”(08.11.2014 Star)

Diyor.

Yani, Türk Milliyetçiliğini de İsrail’in varlığını sürdürebilmesi için kurgulanmış bir senaryodan ibaret görüyor.

Bu densize cevap verebileceklere sayfamız, köşemiz açıktır.

Buyurunuz.

****

 “Dersim, modern Kerbeladır!.” -A. Davutoğlu-

Dersim, Kerbela ise:

Hüseyin’i kim, Yezid’i kim?

Bunun da açıklanması lazımdır.

Atatürk düşmanlığı zirve yapmış, gözlerinde tek bir şey var: -ne varsa Atatürk’ü hatırlatan silmek, yok etmek.

Beceremezsiniz. Sırtınızı dayadığınız ağa babalarınızda çok denediler. Hakikati örtemediler. Boşa uğraşmayın.

****

 “Özgür olun, kararınızı kendiniz verin”

HDP’ye hitaben, Bülent Arınç söylüyor bu lafı.

Biraz da kendinize bakın derim. 13 yılda çıkardığınız kanunlara, yaptığınız yönetmeliklere, yatırım adıyla inşaa ettiğiniz AVMlere bakınız bakalım, bunlara “özgür iradenizle kendiniz mi karar verdiniz”?

Ya şu, Kürt açılımı, Kardeşlik açılımı, birlik açılımından ‘çözüm süreci’ dediğiniz, plan proje kime aittir?

Saçmalamak serbest, yalan söylemek serbest, çalmak serbest…

Kibir dolu öğütlerinizi kendinize saklayınız.

****

 “Fatih Camii’nin bombalanması” hikâyesi ile onlarca kişiyi cezaevlerine tıkmışlardı…

Sonra, atılı suçun iftira, kendi tanımlarıyla ‘kumpas’ olduğu anlaşıldı ve içeridekiler salıverildiler.

Olacak ya,

Caferiler’in hem de iki sefer camileri kundaklandı. Yangın büyüdü, kıymetli tarihi kitaplar, halılar, kilimler yandı ve ana bina zarar gördü.

Kundakçılar yakalandı mı, cezalandırıldı mı?

Bilgisi olanlardan rica ediyorum.


Fazilet Partisi’ni, AKP Milletvekilleri Kapatmıştır!


DSP, MHP ve ANAP’ın kurduğu üçlü koalisyonun, anayasa maddesi değiştirilmesiyle ilgili Büyük Millet Meclisine indirdiği çok önemli bir öneri vardır. Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerinde değişikliği öngörür.

Konu şudur: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Fazilet Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili dava açmış ve görüşmeleri devam etmektedir. Hazırlanan dosya ve Savcılığın ileri sürdüğü sebepler kesinlikle Fazilet Partisi’nin kapatılmasını gerektiren sağlam ve belgeli görüşlerdir.

Başbakan Bülent Ecevit yaklaşan parti kapatılması tehlikesini görür ve Fazilet Partisi ve Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ı kurtarmak için bir tedbir düşünür, çünkü böylesi bir kapatma ileride telafisi güç sonuçlar doğuracaktır. Hükumet ortaklarıyla yaptığı görüşme sonunda, partinin kapatılmasının ülkemize açacağı tehlikeler ve yanlışlıklar tartışılır ve Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerinin değiştirilmesine karar verilir.

Türkiye Cumhuriyeti anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi hazırlanır, Anayasa komisyonunda günlerce tartışılır ve sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne indirilir.

Oylama gününde Fazilet Partisi’ne mensup 111 milletvekili vardır. hükumet ortakları ve bu 111 milletvekilinin oyları ile kanunun çıkması, halk oylamasına gerek olmadan neredeyse kesin olarak görülür. Bir parantez açarak şu soruyu soralım: kim, partisinin kapatılmasını ister? Değil mi?

Yoo, yanıldınız. Teklif reddedilir ve Anayasa Mahkemesi, Fazilet Partisi’nin kapatılmasına karar verir. Ve parti kapatılır.

Sonra bildiğiniz gibi, ağlaşmalar, yakarmalar, demokrasi yokluğu, diktatörlük gibi konular, bizim anlı şanlı milletvekillerimiz tarafından dillendirilir.

Durun şimdi,

Konu bildiğiniz gibi değildir.

Fazilet Partisi’nin kapatılmasını AK Parti’yi kuran milletvekilleri sağlamıştır. İşte şeytani zekâ burada devreye girmiş ve yıllardır gördüğümüz ve yaşadığımız mağduriyet edebiyatı burada devreye sokulmuştur.

Bu yazıda bir yalan veya yanlış varsa; zamanın milletvekilleri olup daha sonra AKP’yi kuran veya partiye üye olarak milletvekili seçilen:

Abdullah Gül, Cemil Çiçek, Bülent Arınç, Dengir Mir Mehmet Fırat, Akif Gülle, Ertuğrul Yalçınbayır, Faruk Çelik, Seyyit Haşimi, Abdülkadir Aksu, Mehmet Ali Şahin, Ali Coşkun, Nevzat Yalçıntaş, Nazlı ılıcak, Sadık Yakut, Salih Kapusuz, Vecdi Gönül, Osman Pepe, Rıza Güneri, Mehmet Elkatmış ve ismini hatırlayamadığımız ve Fazilet’in kapatılması yönünde oy kullanan 60 kadar Fazilet Partisi Milletvekili hatayı düzeltsinler. (Ki bu vekiller kısa bir süre sonra kurulacak AKP’de ya kurucu üye olmuşlar ya da üye olarak milletvekili seçilmişlerdir.)

Ya da, partinin daha sonra genel başkanlığına getirilen Recai Kutan (ki, şu an itibariyle AKP yanında durmayı yeğlemektedir), Fazilet yöneticisi ve o günlerde Meclisteki işlemleri ve görüşmeleri yürüten Oğuzhan Asiltürk, şimdilerde CHP Genel Başkan Yardımcısı olan Mehmet Bekaroğlu ve Saadet partisi Genel Başkanı olan Mustafa Kamalak yaşıyorlar ve şahitlik yaparlar. Ve asıl şahit ise, zamanın hükumetinde ekonomi Bakanlığı görevinde bulunan ve DSP Genel Başkanı Masum Türker’dir.

Nitekim Masum Türker 2 gün önce çıktığı bir Televizyon konuşmasında sorulan soruyu cevaplarken, konu yeniden gündeme gelmiş ve açık yüreklilikle Fazilet Partisi’ni daha sonra AKP milletvekili olan Fazilet Partisi milletvekillerinin kapattığını açıklamıştır.

Her zaman söylediğimiz şudur. Bunlar menfaati neyi gerektiriyorsa onu yaparlar, menfaat gördükleri zaman da yapamayacakları hiçbir şey yoktur.

Nitekim kendi partilerini kapatmışlar ve ABD’nin gizli ve kirli lobilerinden aldıkları talimatla AKP’yi kurmuşlardır. Önlerine serilen trilyonlar, medya şirketleri, gazeteler ve dış destekle 13 yıl iktidarlarını sürdürebilmişlerdir.

Evet ama,

Artık, deniz bitmiştir.


6 Haziran 2015 Cumartesi

Dümen Suyu


Hallerine bakıyorum da, acınası durumları içim yakıyor. Her biri devasız hastalık pençesinden bizar haldeler. Baştaki ağrı, vücudu ve ayakları dayanılmaz dertlere gark etmiş. Uykularını kaybetmişler, yemek yiyemiyorlar, akıllarında fikirlerinde 8 Haziran.

Polisin uzatacağı kelepçelerin hayali göz önünden gitmiyor. Karabasanlar, kâbuslar bölüyor uykularını. Kan ter içinde bir oyana, bir buyana dönmekten sabahlar olmuyor.

Bir-kaç metre karelik hücrenin, nemli havası burun deliklerini yakıyor. Karanlık, üç-satırlık bir yazıyı yazdırmıyor. O yana dönse duvar, bu yana dönse demir parmaklık. Kolay mı geçirmek günleri.

Oysa vaktiyle sıkı yapışıp ahlaka, namusa, töreye ve inandığını sandığın Kur’an’a, dimdik geçirecektin ömrünü dümen suyuna düşmeden. Sapasağlam ve ardından kimsenin laf edemediği bir düzlemde yaşayıp gidecektin. Ne ki, ağanın gücü, inisiyatifi, sağlayacağı menfaatleri, ticarette, gazetede veya memuriyet-i devlette kademeleri üçer-beşer atlayarak sağlayacağın onurların, şereflerin hayali basiretini kapattı. Kandın dünyanın hiç bitmeyecek sandığın göz kamaştırıcı, albenisi yüksek menfaatlerine. Hoş, yalnızca hayal de değildi. Elde ettiklerin de var elbette. Hiç rüyalarına bile giremeyecek dünyevi edinimler sağladın, mamelekin arttı, banka hesapların kabardı. Ağa’ya ne kadar yakın olduğunu insanlara hissettirdikçe, etrafında pervane olanların yağları, gözlerini kör etti, kulaklarını sağır. Onlara da birçok imkânlar sağladın bir selamınla, karşılığını da aldın tabi. Bir sana, bir bana hesabıyla.

Ciğerindeki sızının sebebi bu, tüylerini diken diken eden sebep bunlar. Hepsinin, her şeyin farkındasın azizim, farkında. 8 Haziran’ın sonunu istediğin gibi getirebilirsen, bir 4 yıl daha kazandıracak sana. Bu zaman içinde de unutulacak! Ve rahatlayacaksın. Bu senin yarım aklının düşündürdükleri.

Bu yarım aklınla, hep yanlışlar yaptın, hatalar denizinde kulaçlar attın, doğruya yanlış, çirkine güzel, hırsıza dürüst, ehil olmayana layık dedin. Yetkisini, doğrudan, kanundan yana kullanmaktan aciz kişilere, değerinden fazla yetkiler verdin ki, söylenileni yapsın diye. Nitekim yaptırdın da. Gerçi hatalarını biliyordun ama kör olası menfaatlenme merakın hatayı sıfıra indiriyordu. Akıllanmadın bir türlü bile bile, göz göre göre.

Duyduğuma göre, 8 Haziran’a bilet almışsın, artık nereyedir bilmiyorum. “Hele bir yurt dışına çıkalım da, sonuca bakarız” gibi bir düşüncelere dalmışsın. İyi edersin. Hiç olmazsa, yanına alacağın nakitler bitene, kredi kartlarının limitleri tükenene kadar bir süre rahat edersin. Bu arada da kendine pahalı avukatlar tutarsın. Ne de olsa, etrafını dolduran dalkavukların hiç olmazsa bir avukat tutacak kadar vefalıdır, eğer kanlarında hala bir tutam “asil kan” kalmışsa.

Kusura bakmayasın, sana acımak içimden gelmiyor.

Bizim oralarda, “kendi etti, kendi buldu” derler. Tavsiyelere de kulaklarını kapattığına göre artık, var kirli dehlizlerdeki hücrene gir ve tüket ömrünü.

Ha, bunun bir iyi tarafı var hatırlatayım.

Bolca Allah’ı anarsın. Hani, on yıl boyunca meydanlarda bir tarafın Allah derken, diğer tarafın yallah diyordu ya, artık orada yallah da yapamazsın.

Bari bunu bir fırsat bilesin.


Güle Güle


Evimizin en güzel odasını ona tahsis etmişti babam. Güneşi en iyi alan oda, mutfağa da yakındı, her gün file file taşıdığımız meyveler, sebzeler, kuru yemişler geceleyin ne oluyorsa bitiveriyordu. Şöyle üç beş gün kadar kalacak, hastaneye yatan bir yakınını ziyaret edecek, gerekirse hastanın yanında refakatçi kalacaktı. Eh ne de olsa insanlıktı bu, açtık evi, yerleşti odaya.

Hastanın tedavi süresi şöyle böyle 3 ay kadar sürdü. Taburcu olduktan ve hastayı memleketine gönderdikten sonra üç gün daha kaldı. Biz gideceği günü iple çekiyorduk ki, bir baş ağrısı tuttu. Midesi bulanmaya başladı filan. Derken bir hafta sonraya doktordan randevu aldı. Neyse dişimizi sıkalım dedik, bu da geçer dedik.

Babamla birlikte gittiler doktora. Tabi yürüyerek falan değil, taksi tutuldu hasta ya! E hem de misafir, ücretini de babam ödemiş. Muayeneden sonra babamı da almışlar içeri. Doktor, “seyahat etmesi imkânsız. En az on, on beş gün yatması lazım” demez mi! Beş, altı satırlık da bir reçeteyi tutuşturmuş babamın eline. Bir güzel de tarif etmiş ilaçları nasıl kullanacağını. Kiraladıkları taksiyi eczanenin önünde durdurup, ilaçlarını yaptırmışlar. Sigortası yok, parası sona gelmiş zavallı akrabamızın ilaç paralarını da babam ödemiş.

Neyse eve geldiklerinde, sabunla yıkanmış çarşafları değiştirilmiş, pencereler açılarak havası temizlenmiş odasına girdiğinde, “aman hemen yatayım, karnıma da bir ağrı girdi ki sormayın” gibi bir şeyler söyledi. Annem hazırladığı, ekşili tavuk suyuna şehriye çorbasını getirdi. Odasındaki sehpaya bırakarak çıktı gitti. “ah, hiçte iştahım yok, boğazımdan bir lokma geçmiyor” dediyse de, kalktı ve sehpaya yanaştı. Çorbayı kaşıkladı. Çocuklarına haber verelim dedi babam. Asla, asla dedi. Onlara haber vermeyin. Zaten oğlan sabah erkenden işine gidiyor, gece yarılarına kadar çalışıyor. Kızın kocası da ters bir adam. Karı desen yaşlandı yürüyecek hali yok. Yani demek istiyor ki, siz daha iyi bakıyorsunuz. İyi de, bunca zaman geçti, borç batağına saplandık. Durumunuz nedir diye sorduğu yok. Geldi geleli daha eli cebine attırılmadı. Biz böyle gördük, böyle biliriz diyor babam. İstirahat süresinin bitmesini sabırsızlıkla bekliyorduk ki;

On gün sonra çalan kapıyı kardeşim açtı. Evimize yeni misafirler gelmişti. Kadim misafirimizin karısı, kızı, oğlu, gelini babalarını merak etmişler ve hep birden gelmişlerdi. “Gelmişken şöyle bir de etrafı gezeriz” dediler, tabi bunlar hep masraf, hep masraf ve zavallı babamın boynuna... Yattığımız odayı boşaltıp salona geçtik kardeşimle. Bizim odaya kurum kurum kuruldular. Bir hafta kadar da böyle geçti.

Ailecek evimize yerleştiler. Tüm ailemiz fertleri onların rahat etmesi için elimizden geleni yaptık. Zavallı annem, yemek, temizlik, çamaşır, çay, pasta, meyve soymak, limonata yapmak gibi işlerle buhrana girdi ve… Neredeyse ailemiz parçalanmak üzereydi ki… Derken bir gün annem patladı. Of ama ne patlamaydı! Babamın kızarıp, bozardığını, nefesini çatlayıncaya kadar tuttuğunu gördüm.

Misafirlerimiz anlamış olmalıydılar. Artık gitmenin vakti gelmişti.

Biletlerini babam aldı.

Garaja gitmeleri için bir taksi kiraladı. Onlarla birlikte garaja kadar gitti ve otobüse bindiklerinden emin olarak eve döndü.

O akşam kimse konuşmadı.

Evde ölümün sessizliği vardı.

Zavallı babam, borçlarını nasıl ödeyeceğinin planlarını yapmakla meşguldü.


Misafirliğinin değerini bilmeyen misafir güle güle…

5 Haziran 2015 Cuma

Yalvarırcasına Oy isteyen Yandaşlar!


Aylarca evvel Kaç-Ak-Saray davetlisi olarak gittiği toplantıda zaten tercihini, Tayyip’e övgülerle belirtmişti paçozlaşan birisi.

Şimdi bir tiwit yayınlamış ve oyunu AKP’ye vereceğini söylemiş.

Havuz medyası hoop atlamış bu kısa cümlelik açıklamaya.

Bittiklerinin farkındalar. Bundan bile medet umar hale gelmişler.

Allah vere de 8 Haziran intiharlar günü olmasın. Hiç istemeyiz.

Hani derler ya, denize düşen yılana sarılır. Hiçbir fırsatı kaçırmadan oy devşirmeye çalışıyorlar.

Kısaca havuzun yandaş yazarlarına bir göz attım. Hepsi, yana yakıla, ağlaşa oy istiyorlar. Neden?

Sana mı kalmış bir siyasi partiye oy istemek?

Sen otur yazını yaz, yorumunu yap, fikrini söyle… Gerisi seni ilgilendirmez.

Yoksa,

Başlarına geleceği mi biliyorlar?

Mamaları kesilecek, haram kazançları sorguya açılacak, villaları belki de ellerinden alınacak, gazetelerine zaten el konulacağını açıklamıştı bir siyasi parti, öyleyse işsiz de kalacaklar, çor-çocuk perişan ortada kalacaklar. Vah, vah…

Artık filim bitti. Işıklar yandı. Makinist odasından çıktı.

Haydi, bakalım; boşaltın salonu.

Her çıkışın bir inişi vardır. Üzüldüğüm şu; zirveyi göremeden tepe taklak oldunuz.

Bundan böyle yüzünüze bakan da bulamazsınız. Güçten düşende, dostlardan da olacaksınız. Bir bardak çay içecek kimseyi bulamayacaksınız etrafınızda. Yalanlarla oyaladığınız millet uyandı. Dini sandığınız zavallı giysilerinizle, suratınızdaki kıllarla, ağzınızdaki yalan dini muhtevalı konuşmalarınızla yapabileceğinizin sonuna geldiniz. Bunlara artık karnımız tok.

Buraya kadar.

Artık şimdi hesap sırası.

Haydi, haydi;

Sıraya giriniz. Tek sıraya.

Oy mu dediniz? Size bitimi bile vermem bilesiniz.


“İETT çalışmıyor, Metro Stop Etti, Yürüyerek Geldik!”


Kazlı Çeşme Mitinginde dikkatleri çeken pankart yazımız başlığı oldu. İstanbul Belediye Başkanı bu pankart mesajının sorumlusu olarak bir açıklama yapmak zorundadır. Beylerin mitinglerine tahsis edilen Belediye Otobüsleri, ücretsiz servisler yapan metrobüsler, metrolar herkesin malumu iken, bu yapılan nedir?

İyice anlaşılmış oldu ki, korkuyorlar. Korku, hep birlikte sarmış zihinlerini. Niye korkuyorlar? Malum.

Hayır, hayır malum filan değil. Buz dağının su üzerindeki Bindelerle ifade edilebilen küçük bir kısmı malum daha. Su altındakiler meçhulümüz. Korkularının sebebi su altında kalan meçhuller.

Müracaat edilmedik ne belediye başkanları, ne bürokratlar, ne iş adamları kalacak!

“Parsel parsel sattı” itirafı bir kenarda dururken, yargı makamları gereğini yapmayacaklar mı? İşte korkularının sebebi.

Suriye, Mısır, ırak, İran politikaları sorgulanmayacak mı?

Yapılan hatalar düzeltilme yoluna gidilmeyecek mi?

Ergenekon, Balyoz mağdurlarının hesabı sorulmayacak mı? Müsebbipler tespit edilip, sebepleri, sonuçları incelenmeyecek, gerekli cezalara çarptırılmayacak mı?

Türk Ordusu perişan edilmiştir. Bu sonuca getiren yetkililere sorulmayacak mı?

Bunlar daha solda sıfır sebepler.

Onlar korkmasın da bizler mi korkalım.

Sonlarının farkındalar.

Çözülme noktasına getirilen, bölünme noktasına getirilen koskoca bir millete yapılan ihanetin sorgusu yapılmayacak mı?

Darmadağın edilen eğitim sistemini de mi sormayacaklar?

Har vurup harman savrulan kaynaklarımızın da mı hesabı sorulmayacak?

Türkiye Başbakanına verilen BOP eş Başkanlığının hangi sebeplere kabul edildiği de mi sorulmayacak? Bu görevleri yaparken bizim bilmediğimiz daha neler var Allah Bilir, peki araştırılmayacak, unutulacak mı?

Elbette korkacaklar.

Elbette mitingleri de engelleyecekler, iftiralar da atacaklar. Yalanlar, dolanlar, iftiralar gırla gidecek. Üstelik görevi ve yetkisi olmayan birisi devlet imkanlarını da kullanarak, ayrıldığı partisine destek çalışmaları yapıyor. Üstelik bu benim Hakkım diyor. Bu hak nerede verilmiş, hangi kanun maddesi bu hakkı tarif ediyor bilinmiyor. Herhalde kafalarının gerilerinde bir yerde yazacakları bir kanundan besleniyor olsa gerek. Peki bir siyasi partinin lehine yapılan harcamaların sebepleri sorulmayacak, harcanan paralar istirdat edilmeyecek mi?

Peki, bunlar da mı sorulmayacak?

Korkularında haklılar. Bak işte burası doğru. Korkmak haklarıdır.

Onlar korkmasında biz mi korkalım?.


4 Haziran 2015 Perşembe

Sahibine Kapalı Mektup!.


Açık mektup yazılarını çok okuduk da, merak ettim bir de kapalı mektup yazsak, acaba alıcısı çıkar mı diye? Ha, açık mektupların da sahibine ulaştığına emin değilim. Çünkü talep edilenlerin tahakkuk ettiği görülmemiştir. Yazan, yazdığıyla kalmıştır. Kapalı yazalım dedik, çünkü ancak sahibi ne demek istediğimizi anlar. Konusu, çalışmaları, harcadığı emeği mektup konusuna uzak olanların anlaması mümkün olmayacağından, bizde açık açık bir kapalı mektup yazalım dedik.

Haydi Bismillahirrahmanirahiym…

Biliyorsun yeğen, Haziran’ın 7. Günü milletvekili genel seçimleri yapılacak. Bizi 4 yıl süreyle yönetip, yasalar çıkaracak ve hükumetin icraatını denetleyecek bu vekiller… Duydum ki, maşallah 30 Bin civarında kişi milletvekili olabilmek için müracaat etmişler. Ne yapalım ki ancak 550 kişilik yerimiz var. Arta kalanlar sonraki seçimleri bekleyecekler.

Bir ülkede, milleti yönetmeye, kanunlar çıkarmaya kendinde ehliyet gören eğer 30 Bin kişi varsa, var rahat uyu derim. Bu 30 Bin kişiyle, devranlar kurulur, devletler ayağa kalkar, millet rahata erer. Burada işin zoru, bu 30 Bin içinden en layıklarını seçerek milletin huzuruna çıkaracaklaradır. Kala kala 550 kişi kalacak ve biz de bunların arasından istediğimize oy vereceğiz. Yine de çok dikkatli olmalıdır derim. En iyilerini seçelim ki, 4 yıl boyunca gözümüz arkada olmasın. Aklımızda bir acaba sorusu bile olsa, bu 4 yıl cehennem azabı içinde geçer, aman ha dikkat et diyorum. Geride kalan yıllar, ne kadar da çok eyvahlarımız oldu!

Kurban mevsimlerinde bir keçiyi, bir koyunu bile seçerken ağzına bakılır, dişleri sayılır, boynuzlarının sağlam olup olmadığı araştırılır, ayaklarında, yanında, böğründe bir rahatsızlığının olup olmadığı incelenir. Bir hayvan bile alınırken gösterdiğimiz hassasiyet kadar, hiç olmazsa hassas olup, dikkatle incelemeliyiz oy vereceklerimizi. Milletvekili deyip geçme yeğen, oy verdiklerinin içinde bir tanesi bile hata yapsa, vebal doğrudan sanadır. Ehil olmayana iş tevdii etmek sonuca, zarara baştan katlanmak demektir.

Kulağıma geliyor: seçilecek kişilerden bazıları aralıksız camilere gidiyorlarmış. Mahallenin eşrafı ile cami köşelerinde düşüncelere dalıp, notlar alıyorlarmış. Sonra da, ‘cami de şunları not aldım’ şeklinde ahaliye anlatıyorlarmış. Sakın ola ki, işi tevdi edeceğin kişinin, abdestine, namazına bakarak değil, “o işi en iyi yapacak kişinin o olduğuna” emin olduktan sonra oyunu ver. Aldanmayasın. Çünkü şeytan çoğunlukla, abdest, namaz, sarık, sakal gibi insanları bir anda, Müslümanmış intibaını uyandıracak zahiri görünümlerle, şekillerle aldatır. Aman ha, uyanık olasın yeğen.

Bir de şeytanın yardımcıları vardır ha, başkaları adına dindarlıklarını söylerler. Evhamlarının doğurduğu resimleri, rüyaları gerçekmiş gibi anlatırlar, sende de bir anda iblisî vehimler uyandırırlar ve sen de gerçekmiş gibi bir algı yaratırlar. Bu şeytanın en büyük oyunlarındandır. Sakın diyeyim, sakın ha ki, kanmayasın.

Otobüs duraklarına yapıştırılmış el ilanları gördüm yeğen, bu ilanlarda çeşitli şekillerle “Özgür iradenle, bağımsız oyunu kullan” teması işleniyordu. Herhangi bir siyasinin reklamına yer vermemişler. Çok hoşuma gitti. Sana da tavsiye ederim. Bak, aylardır siyasiler reklamlarını yapıyorlar. Artık, anlamış olmalısın. Eteklerinde ne varsa döktüler etrafa. Şimdi hepsinin söylediklerini bir kenara bırak. Cümlelerini hatırlamaya çalış, eğrileri, kirlileri, olumsuzları ayır. Geriye doğrular kalır. Bunlar arasından da kendi aklın, fikrin ve hür düşüncelerine göre en iyisini bulmaya çalış. Doğruya ulaşacağından eminim. Reklamların albenisinin tuzaklarından ziyade, özgür iradenin önüne sunduğu doğrularla ilgilen.

Aslında burada biraz da özgürlük kelimesi üzerine konuşmamız lazımdı. Lakin klavye olur olmaz lafları ard arda kaydetti, açıklamaya yer kalmadı. Ama bilesin ki, özgürlük yalnızca Allah demekle bulunabilir. Bu kadarı anlayana kâfidir.

Haftaya görüşeceğiz yeğen.

Etraflıca konuşuruz, nerede, niye, hangi hataları yaptığımızı tartışırız.

Hoşça kal yeğen.

Allah bes baki heves.




Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...