12 Kasım 2012 Pazartesi

‘Türk Gemisi’ne Ne Oldu?



Bırakın yol almayı, bırakın büyük büyük hedeflere doğru yürümeyi, bırakın bir zamanlar medeniyet kurmuş muhteşem imparatorluk hayallerini;

Nasıl oldu da Türk Gemisi karaya oturdu?

Aç bıraktılar:

Karın tokluğu değildir amacımız. Karnı doysa da, yeterli gıdayı alamadı. Biyolojik beden, dünya hayatını sürdürebilmesi için dünyanın verdiği çok çeşitli gıdaları (mineralleri, yağları) almak, beslenmek zorundadır. Aldığı yeterli gıdalarla, beyni çalışır, daha iyi düşünür, hatta daha doğru düşünür. Doğruya varmasını önlemenin çaresi de, onları toplam gıdadan mahrum bırakmaktır. Bunun da sonucu, kendilerine bağımlı bir toplum;

İşsiz bıraktılar:

Emeğe dikkat çekmek isteriz. Emeğin önemsiz bir sınai ve hizmet girdisi olarak ele alınmasıyla, emeği ile çalışanların değerleri göz ardı edildi. Böylece toplumsal bir çatışmanın kapısı aralandı. Sendikasızlaştırma, yükselen sigorta primleri, kazanç üzerinden alınan gelir vergilerindeki acımasızlıklar, emeği ile çalışanların iş piyasasından kaçmasına bu da işsizliğe neden oldu. Yapılan yasal düzenlemelerle bilinçli (mi) olarak süregitti. Kayıt dışına çıkan emek sahipleri, emeğinin değerini bulmadan adeta köleleştirildiler.

Eğitimsiz bıraktılar:

Birbirine bağlı maddelerin en önemlisidir eğitimsizlik. ‘mış gibi’ yapılarak, güya okullaşmanın hızını artırdılar. Derslikler çoğaldı, öğretmenler artırıldı, ders kitapları bedava verildi. Güya eğitim seferberliği yapıldı (ıyor). Bunların tamamı göstermeliktir. Dünyada ve ötesinde hiçbir işe yaramaz bilgilerle doldurulan kafalarla, sadece kendilerine oy verecek seçmenleri tavlamaya yarıyor verilen eğitim. Devletine bağlıymış gibi yetişen insanlar, mühendisliği biliyormuş yetişen üniversiteliler, hekimmiş gibi olan doktor unvanlılar.. Bunlar tamamen mış gibi yapılan eğitim sisteminin çarpıklıklarındandır. Millet evlatları okula gittikçe, cehaletleri arttı. Öğrendikçe Hakk’tan, Hukuk’tan uzaklaştılar. Adaletten yoksun yaşadıklarından, kendi adalet çözümlerini de kendileri bulma derdine düştüler. Sebep? Hep, eğitimsiz bırakmanın sonucudur.

****

Memleketin her hangi bir meydanından rastgele 10-15 kişiyi toplasak. Bu insanların ortak paydalarını araştırsak, ne buluruz acaba?

Birlikte söyleyebilecekleri kaç tane türkü vardır, yaşadıkları memleketin siyasi amaçlarında kaç tanesi ortak karara varabileceklerdir, birbirlerine kaç tane cevabını bilebilecekleri (ortak kültür) bilmece sorabilecekler, babalarının da ortak bildikleri hangi yakın geçmiş hikayesini zevkle anlatabilecekler veya dinleyebileceklerdir, yakın -  uzak tarih bilgilerinden kaç sayfa, kaç hadise, kaç tarih hakkında ortak bilgilerini paylaşabilecekler, günlük gazetelerden o gün yayınlanan kaç haber, kaç makale, kaç yorum kaç kişi tarafından ortak okunmuş olabilecektir?... Sorular artırılabilir. Sorular artıkça da batağa saplandığımız su yüzüne çıkacaktır.

Ortak idealleri olmayan, ortak kültür yaşamayan, ortak gayeleri paramparça edilmiş insanlar topluluğundan, medeniyet başarıları nasıl çıkar? Bunun sonucu medeniyet değil, anarşidir, karmaşadır, kavgadır.

Medeniyet, Huzur’dan zuhur eder.

Huzur içinde bulunmayan hiç kimseden, doğru düşünce, ideal çalışma, başarılı sonuca varma bekleyemeyiz.

…

Milleti HUZUR’a yöneltebilmek için;

Öyleyse, ilk yapılacaklar listesinde: 1-aç milleti doyurmak, 2-işsizlere iş vermek, 3- eğitim kalitesini yükseltmek olmalıdır.

Evlad-ı vatanın karnı tok, sırtı pek, boynu dik olursa…

Eğilmeyen dallar kırılır, aşılmayan dağlar yol olur gider.

8 Kasım 2012 Perşembe

Yağmur Tunalı Yazısı Üzerinden, Türkçe;



“Dünyanın iki dilinden biri, kendi evlatları eliyle yerlere serildi.” (Yağmur Tunalı, Star Açık Görüş, 20 Ekim 2012)

Bu tespit, son 200 yılımız ve içinde bulunduğumuz durumu ne de güzel özetliyor. Hazin olan yanı “kendi evlatları eliyle” olmasıdır.

Şebinkarahisar İlçesinin hemen yanı başında sipsivri bir dağ var. Dağın en tepesine bir kale kurulmuş. Muhkem bir kale. Dağa tırmanış ve kaleye varış bir saate yakın bir süreyi (yaya yolu açılmış, düzeltilmiş, bazı yerlere basamaklar yapılmış) alıyor. İlçeyi ziyaretimizde mihmandarımız şu soruyu sormuştu: “Bu kale zapt edilebilir mi?” Tereddütsüz cevaplamıştım. “Elbette ele geçirilebilir. İçeriden hainler bulmak suretiyle”. Savaşın değişmez şartı, kazanabilmek için içeriden sana çalışacak ve bilgi taşıyacak, kapıları açacak devşirmeler tedarik etmek.

****

Kelimeler, manaya giydirilmiş gömleklerdir.

Gömlek sabittir. İçindeki büyümeye devam eder. Gömlek daralır. Eskir. Eskiyeni, ya atacaksın, ya da bir kenara koyup, kullanabilecek yapıda birisini bulursan onun kullanımına tahsis edeceksin. Gelişen, büyüyen mana için yeni gömlek arayışına çıkacaksın. Kural budur. Mana, “her an bir şan alan”ın hali gereği, ilimdeki, algılardaki gelişmeler gereği daima büyümeye devam eder. Gelişir, serpilir. Her büyüme yeni gömlek icap ettirir. Terzinin hatalı ölçü alması ve gömleğin dar gelmesi halinde ise, emekler boşa gider.

****

Vakıa, tam da budur konumuz. Manalar daima gelişmektedir. Kelimeler ise sabit kaldığından, bir süre sonra manayı taşıyamamaktadır. Öyleyse büyüyen, gelişen manayı kavrayacak yeni kelimelere ihtiyaç vardır.

Yeni kelime nereden ve nasıl bulunacaktır? Asıl cevaplanılması gereken soru budur. Birden fazla imparatorluk tecrübesi yaşamış bir milletin bu soruya cevabı gayet basittir, hem de dünyada yaşanan yeniliklere açık, hiç yadırgamayan ve sahiplendikten sonra da kendi sesi ve estetiğini yaşatan bir milletin cevabı hem basit ve hem de çabuktur. Manalara kelime bulmakta zorlanmayız. Hangi milletle, hangi devletle kültürel, sınaî, ticari münasebet kurmuşsak onların (dillerinin) yardımı ile yeni kelimeler bulabiliriz. Bu kelimelere ise kendi sesimizi ve zevkimizi aktarmamız icap eder. (Bu tür kelimeler için Sayın Tunalı yeterli örnekler sunmuştur yazısında.)

Bir başka ve asıl yol olarak; Türkçe, kelime türetme için matematik zenginliği içinde (‘Oktay Sinanoğlu’ tabiridir) müsait ve değerli bir dildir. Sıkılmaya, sıkışmaya yer yoktur. Bilim adamlarımızın, edebiyatçılarımızın, sanatkârlarımızın kelime türetmeleri ve halkın kullanımına sunmaları gerekecektir. Milletin çoğunluğunun tuttuğu, benimsediği ve kullandığı kelimeleri ise kullanmakta bir beis görmeyiz.

Ancak,

Kelime ve kavramlar üzerinde hoyratça oynayarak, anlamların farklı kullanımlarını ortaya sürmek, zihin bulandırmaya yönelik, bilerek ve haince yapılan işlerdendir. Kelimeler milletin ortak malıdır, hatta insanlığın, bu itibarla, kelimelerin taşıdıkları manalar korunmalıdır, dikkat edilirse gelişmeye açık, yeni kelime ve kavramlara müsamahakâr bir ortamdan bahsedilmektedir. Manalarla oynayarak, anlam kaymalarına izin veren bir anlayış, başka milletlerin siyasi hedeflerine ulaşması için çalışan satılmış ajan mesabesindedir bizim için. Kaleyi başkalarına teslim etme çabalarıdır bunlar, çünkü:

Kaleler, kelimelerle fethedilir.

Yazımızı Yağmur Tunalı’nın bir hayıflanan tespit cümlesi ile bitirelim.

“Biz, elli yılda dünyanın iki büyük dilinden biri olan Türkçesini harcamış ve hâlâ türlü yollardan canına okuduğunun farkında olmayan bedbaht nesilleriz.”

Tohumlarımızın Nesli Tehlike Altında!


Binlerce yıllık tarım geleneğini barındıran Anadolu topraklarında yetişen yerli tohumlar yaşamın sürekliliğini temsil ediyor.

Atadan kalma tohumlarımız;

* Lezzetli ve sağlıklı gıdaların temini için birer genetik hazinedir
* Binlerce yıldır değişen koşullara uyum sağlayarak günümüze ulaşmayı başarmış numunelerdir
* Tarımsal biyoçeşitliliğin önemli bir parçası ve yaşamın sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazıdır
* Dışarıya bağımlı kalmaksızın ülkemizin gıda güvenliğinin teminatıdır

Ancak bugün Anadolu’ya özgü yerel tohum çeşitliliğimiz yok oluyor. Tek seferlik, ticari tohumların egemenliği nedeniyle gıdamızın ve geleceğimizin güvencesi yerli tohumların nesli tehlike altında! Yeryüzünde zengin çeşitlilikteki yaşamı sürdürebilmek, atalık tohumlarımızı gelecek kuşaklara aktarmamıza bağlı.

TOHUM TAKAS AĞI, yüzyılların bilgisini taşıyan yerli tohumlarımızın korunup yaygınlaşmasını amaçlıyor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Adım Adım Oluşumu desteğiyle yürüttüğü TOHUM TAKAS AĞI KAMPANYASI’na destek olarak,

* Anadolu’nun dört bir yanındaki ekolojik çiftliklerde yerli tohumların çoğaltılarak paylaşılmasını sağlayacak;
* Bu toprakların yüzlerce yıllık bereketinin, lezzetinin, besin zenginliğinin ve kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için sağlam patikalar oluşturacaksınız.

Verdiğiniz desteğin her kuruşu binlerce yeni tohuma dönüşecek...

Kredi kartı ile bağış yapmak istiyorsanız: https://www.bugday.org/portal/BagisAdimAdim.php

EFT/havale yoluyla bağış yapmak istiyorsanız:
Alıcı Adı: Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
Garanti Bankası Karaköy Şubesi - Şube No: 400
Hesap No: 6295240
IBAN No: TR67 0006 2000 4000 0006 2952 40

www.bugday.org - www.yasasintohumlar.org
facebook.com/BugdayDernegi
twitter.com/BugdayDernegi
Twitter paylaşımlarınız için hashtag: #YasasinTohumlar

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

7 Kasım 2012 Çarşamba

“Protokol Camisi”!



Maşallah, şu isme bakınız. ‘Protokol Camii’.

Protokol dışında kimselere açık değil manasını okuyorum. Korkutucu bir anlamı var, ürkütücü, karşıyı ezici bir anlam. ‘Sen de kimsin’ der gibi, garip olan, burası cami.

Protokol kimdir?

Şişirilmiş, yükseltilmiş, devlet kesesinden (belki de bedava) verilmiş makamlar, şanlar, şöhretler. En fazla şeref kimdeyse, protokol da, en ön sırada da o olacak. Şanı, şöhreti düştükçe, sıradaki yeri de düşecek. Yani geridekilerin, şerefi noksan oldukları tescilli. Ne muazzam bir buluş! Tam da muhafazakâr akla uygun. Tam da ‘Saltanat Dinciliği’ne (Yaşar Nuri Öztürk’e ait bir tanımdır) uygun.

Prof. Nadim Macit “ırkçılık” üzerine bir denemesinde “Biz ve onlar ayırımı üzerinden bütün iktidar alanlarını kendi amaçlarına uygun olarak tanzim edenler ırkçıdırlar” (16.03.2012 Ortadoğu Gazetesi) tespitini yapar. Protokole dâhil olanlar ve olmayanlar, sıradanlarla, efendiler. Bu kimin aklıdır ve bu cüreti nereden (kimden) almaktadırlar?

Besbelli ki, şuur altlarında yıllardır biriktirdikleri çirkin kinleri su yüzüne çıkmaktadır. Fakat şunu unutuyorlar. Bizim suyumuz akardır, akarsu kir tutmaz. Kirletemeyecekler ve temizlikten korktukları için de kendileri bu suya giremeyecekler.

Yıllar önce bir evimiz olsun düşüncesindeydik. Çalıştığım yerde yapı kooperatifi kurmuşlar. Adını da “Seçkinler Koop.” Koymuşlar. Burayı önerdiler, satılık bir yer varmış, almamı ısrarla istediler. ‘Kim seçmiş bunları’ sorusunu yönelterek, ret ettim. O kadar seçkinin içinde benim gibi sıradan birisi ne yapardı? Bu itibarla, “Protokol Camisi” benim gibilerin namaz kılabileceği bir mekân olamaz. Protokolde sıraya giremeyenler korkar oraya girmekten. Namaz kılmak niyetindeki her İnsan’ın bulunduğu yer secdegâhıdır. Hattı zatında asıl olan ‘namaz’ ritüel gösterisi değil, ‘Salat’tır. Ki, Allah’a yöneliştir, dönüştür. Yöneliş ise günde beş vakitle sınırlandırılamaz. Daimidir.

Protokole katılıp, kendini onlara beğendirme yarışına girmek nasıl bir riya olacaktır, bu riyayı gösterenlerin makamları da yükselecek midir?

Hem biz biliriz ki; “İslam’ın zaten ibadet için özel mekân talebi yoktur. Herkes namazını niyazını istediği yerde yerine getirir. İslâm’a göre, bütün yeryüzü mabet, bütün meşru fiiller ibadettir. Omurga gerçek şudur: İslâm’ın ibadeti birkaç rekât namazdan ibaret değildir. Başka ibadetler de vardır ve onlar namazdan daha önemlidir. Çünkü namazın aksine, onlara riya bulaşma ihtimali daha azdır. Bu yüzden onlar daha erdiricidir.” (Y.Nuri Öztürk, 9 Eylül 2012, Yurt)

Çirkin, sevimsiz bir konu üzerinde kalem oynatmaktansa, protokoldekilere bir Türkü satırı ile hatırlatma yapalım ve bitirelim bu yazıyı:

“Dünyayı kalbura koysan elesen/Sen de benim gibi yâr bulamazsın”

5 Kasım 2012 Pazartesi

Bir ‘Oku’ma Temrini



“Yaratan Rabbin ismi (ile işaret ettiği hakikatin olan kuvveler) ile oku!” (Alak/1)

Olmuyor!

İdrak edemiyorum. İşaret, ‘Bela Kalesi’nde verilmiş ve ‘Evet’ diyerek teslim olunmuştu. ‘Oku’ma ondan sonra başlayacak, devamında ise ‘Rab’bin terbiye ediciliği, öğreticiliği ile ‘Hakikat’ kuvveleri açılacaktı. Beceremedim. Olmuyor. Ya da ben böyle zannediyorum.

Okunacak kitap, terekleri çok çok yükseklere asılmış bir kütüphanenin duvarında duruyor adeta. Ulaşmak zor ama imkânsız değil.

“Evet” mecburiyetidir hayatın. Olumsuz sorulardan, olumlu cevaplar çıkar. İş odur ki, olumlu verilen cevap üzere yaşamak ve geliştirmektir hayatı ve idraki.

“Estetik bırakıştan ayrı olarak metafizik bırakış; estetik boyutlar taşıyabilse de, yaşamla daha bilinçli bir ilişkidir. Neden daha bilinçli? Bu boyutta yaşamla beden olarak, duygu olarak titreşim halindesinizdir, çünkü. Yaşam biçiminiz, ilişkileriniz bu titreşimi bütünler. Yüksek düzeyde bilinçle yaşanan ‘teslimiyet’ böyledir. Nietzche’nin ‘evet’i böyle bir evettir. Yaşamı kavrayan, onu tazeleyen, ona yeni anlamlar, değerler sunan evettir.” (Ahmet İnam, Akşam,29 Mayıs 2011) estetik yoksunu, ahlak fakiri, dar idrakli kişinin okuması olsa olsa Zagor çizgi romanı okunması tadında bir zaman geçirme aracı olur. Bu dünyada bedenle yaşıyorken, hissiyatımız, duygularımız, moralimiz, maneviyatımızla da bedenen iletişim içinde olmalıyız ki, hayat tarzımız manevi ve dünyevi yaşam biçimini de etkileyen bir haldir. Bütün bunların olabilmesi ise, İnam Hoca’nın deyişiyle “yüksek düzeyde bilinçle yaşanan teslimiyet” gerektirecektir. Aksi halde, duvarlarımızı süsleyen Mushafları okumakla, tüm mahallelerimizde bulunan camilere gitmekle olabilecek bir hal veya varılacak bir nokta bulunmamaktadır, kendi kendimizi oyalamaktan başka. Nitekim asrın vicdanına seslenen ilim adamı şunları söylüyor:

“Kur’an’a göre, mesela, okumak, özellikle Kur’an okumak namazdan daha önemli, daha öncelikli ve erdirici bir ibadettir. Kur’an’ın emrettiği temel ibadet okumaktır, namaz kılmak değil. Dahi ilahiyatçı Prof. Hüseyin Atay’ın ifadesiyle, ‘Din meselesinde namaz zurnanın son deliğidir. Onu ilk delik yapanlar İslama kötülük yaptılar.’(ayrıntılar için bizim Kur’an’ın Temel Buyrukları adlı kitabımıza bakmalıdır.)

Bu gerçeklerden söz eden bir ‘öğütçü’ gören varsa söylesin! Putlaştırılmış birilerinin reklamını yapmak için bir tür ‘film setini’ne dönüştürülmüş camilerden Allah Rızası beklemek bir aldanıştan ibaret olmasaydı, yüz bin küsur caminin boy attığı Türkiye, dünyanın refah ve ahlak cenneti olurdu. Oysaki bunun tam tersi olmuştur ve olmaktadır. Cami sayısı arttıkça huzur, refah ve ahlakın paydası düşmektedir.” (Yaşar Nuri Öztürk, 9 Eylül 2012, Yurt Gazetesi).

Böyle olmamalı, ‘oku’ma emri bir başka mana ile seslenmiş olmalı, emredilmiş olmalı. Ahlaken yerlerde sürünürken, bir yetim ağlayarak yanından geçerken onu hiç görmezken, aç yatan komşuları, kitap alamadığı için okuluna gidemeyen akrabaları bir yerlerde dururken, şu okuduklarımız ‘Oku’nması istenen olmamalı. Bir başka okuyuş, bir başka derleniş-toplanış olmalı.

Ayrıca, yanlış okumalar, eksik okumalar sonunda dünyadaki yerimiz de belli. Hep bir geriye gidiş, hep hır-gür, hep çekememe, hep başkalarından bekleme… Olmuyor. Olamıyor. Bir başka ‘oku’ma eyleminin başlaması, gelişmesi gerekmektedir. Bizden istenen bu okumalar değil. Şunu da tespit etmek lazımdır ki, bildiğimiz okumalar bizleri geri götürmekte, ilerlememizi sağlamamakta, bizleri ezberci, taklitçi yapmaktadır. İstenen bu değildir.

Konu buraya gelmişken sosyal medya sayfalarındaki bir konuşmayı olduğu gibi buraya nakletmek isterim: (İznini almadığım için ismini veremiyorum, arayan bulur).

Ekranda şu mesaj okundu: “Âlemde şuhud ettiğin her şey, nefsindeki varlığın suretlenip zahire çıktığı karşılığıdır…”

Konunun açılması rica edilince şöyle devam etti ihtiyar:

“Beka âleminin gözleri vardır. Pek bilinmez. Efal aleminde afal-sıfat-zat dersleri vardır, sonra CEM başlar.. İnsanlar bu cem noktasına gelmeden, yani batınlarını hissetmeden ilim ile yüklenirler. Sonra Cem başlar. Ama ilimleri sadece yük haline gelir. Yani velayet zannederler. Oysa büyük bir uykudur o hal…

Beka âlemini hissettiğinde, tüm dünya veya tüm kâinat insan şuurunun dışarıya suretlenmiş haline şahit olur. Kişi nereye baksa Allah’ı görürdü daha önceden. Ama bu defa nereye baksa kendi iç dünyasını görmeye başlar. Yani Allah perdesi aralanır. Kendini seyretmeye başlar.

İşte, Cebrail’in OKU dediği bakış ve seziş budur…

Göz ile görülen tüm metaryeller, insanlar, haller insanın içindeki esmaların dışarıya suretlenerek çıktığı hallerdir. Aslında kişi kendi şuurunu bedenini izler. Kendi vücudunda ne varsa dünyada da o bölgede savaş veya eğlence olur. Başın ağrısa karşılığı olarak dünyanın baş kısmı ağırlaşır. Kalbi çarpsa Kâbe de bir şey olur… Bir yeri kaşınsa dünya da bir yer titrer…

Bu hal cemül cem halidir, 2. Aynadır. Varlık ve yokluk berzahidir. Burada batın ve zahirden söz edilmez. Varlık ve yokluktan dem vurulur. Gördüğün o haller, için dışarıya yansımasıdır… Bekayı anlamadan hissetmeden akıldaki var olan ilmin karşılığı bulunamamış demektir. (bu duruma) Sadece ilim yüklü deve derler, kitap yüklü eşek derler.”

Konuşma böylece noktalandı.

Bir yazımızı şöyle bitirmiştik.

Herkesin bir kitabı vardır, açılmak için Besmele bekler.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Hamsili Pilav



İnsanların zihni, aklı bir yere, bir tarihe teksif olunduktan sonra, onları o noktadan çıkartıp asıl olan ve asla bırakılmaması gereken hedeflere tekrar döndürmek çok zordur. İçinde yaşadığımız günlerde bunu müşahede etmekteyiz. Herkes bir noktaya odaklanmış, başka bir düşünce ile başka bir amaçla, farklı konulardaki makalelerle ilgilenmiyorlar.

Neyse biz geçelim ‘hamsili pilav’ tecrübemize.

Hazırlayacağımız yemek beş kişiliktir.

Malzemeler:

1 Kg. Hamsi, (ayıklanmış, kılçıkları çıkarılmış, temizlenmiş)

Yarım soğan, çam fıstık (bulunmazsa, taze yer fıstığı), kuş üzümü (bulunmazsa, kara kuru üzüm), istenirse bir miktar şehriye, zeytinyağı, tuz (ve sair baharat isteğe göre).

Öneri:

Çok küçük doğranmış soğanları, zeytinyağında kavurun. Kavurma işlemi bitmezden evvel çam fıstıklarını ilave edin. Bu arada isteyen şehriyeyi katabilir. İşlemlerden sonra yıkanmış, süzülmüş pirinci (2 su bardağı) tencereye alın. 3,5 bardak ılık suyu tencereye dökün. Hafif ateşte pilavı pişmeye bırakın. Suyun yarısı çekince kuş üzümünü ilave edin. Tenceredeki su %95 seviyesinde çekilince, ocağı kapatın. Önceden temizlenmiş, yıkanmış ve süzülmüş balıkları ayrı bir kuşaneye şemsiye biçiminde dizin. Az sulu pilavı tencereden boşaltın. Üstünü bir kaşık sırtıyla düzeltin. Kalan balıkları pilavın üstüne aynı yöntemle dizin.

Tencerenin üstünü alüminyum folyo ile kaplayarak, tencere kapağını kapatın. Önceden ısıttığınız (200 derece) fırına sürün. Yaklaşık 20 dakika sonra servise hazırdır.

Tuz baharat arzu edilen miktarda katılır.

NOT: her ne kadar 5 kişilik bir tarif olduğunu söylemişsek de, 5 kişinin doyacağı yemekle altı – yedi kişi de doyar. Bunun için ikişer dilim ekmek fazladan ikram edebilirsiniz.

Afiyet olsun.

2 Kasım 2012 Cuma

Bu Ülke de Bir Olay



İşçilerin, üşüdükleri için doğal gaz ile çalışan kombiyi yaktıkları, ancak kombinin bacaya boru bağlantısının bulunmadığı belirlendi. Doğalgazın yanması sonucu oluşan karbonmonoksit gazı dışarı tahliye edilmediği için işçilerin yattığı şantiyeye doldu. 

Sonuç:

Recep Cırıl ve oğlu Adem Cırıl, Mustafa Bayrak ile Ahmet Tiryaki isimli işçiler karbonmonoksit zehirlenmesinden hayata veda ettiler.(2.11.2012 gazeteler)

Nerde oluyor bu olay? İleri demokrasinin yaşandığını iddia ettikleri Türkiye’de.

Demokrasinin ilerisini yaşattığını söyleyenlerin müteahhitinin yarım metrelik boruyu bir türlü şantiyeye getirmemesinden, nekes davranmasından, işlerini yapan işçilere insan muamelesi yapmamasından kaynaklanıyor.

Çok benzer bir olay da bulunduğumuz muhitte birkaç gün evvel meydana geldi.

İnşaatın gece bekçisi, ışıklandırılmayan, paravan çekilmeyen, işaret konulmayan ansansör boşluğuna düştü ve öldü. Bu kadar.

Hemen ertesi gün ne oldu biliyor musunuz?

Asansör boşluğunu gösteren projektörler takıldı, her taraf bir güzel görülüyor…!

Ah, imkânım olsa da tutulan tutanağı bir inceleyebilsem. Nasıl yazıldı, kimler imzaladı. Tahmin ediyorum, yarın, yakında hâkimler, savcılar keşif yapacaklar ve asansör boşluğunun projektörlerle aydınlatıldığını, olayın bir iş kazası olduğunu rapor edecekler.

Ah, bu millet!

Cefakâr millet.

Sırtına aldığını bir türlü indirmeyen millet.

Artık sana acımıyorum.

Kendi göz yaşını kendin sil.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...