11 Haziran 2013 Salı

Görevini Yap, ‘Provakatör’ü Çıkart!


Niye İlle de ‘Provakasyon’ Derler?

Soru gayet açık. Hoşlanmadıkları her eylem için yapıştırılan bu sıfat kendilerini bir şeylerden koruyor mu? Ki, başka bir tanım, sıfat bulmazlar ve provakasyon tanımının ardına saklanırlar.

Provakosyon olunca, o işleri yapan, yaptıran birisi var demektir. Birisi yaptırınca da mesele yok. Oysa kendiliğinden çıkan, kendiliğinden büyüyen hareketleri dillendirmek kolay değildir. Haber duyulur duyulmaz destekçileri artar, kendi halinde bir kenarda oturanlar bile harekete desteklerini bildirmek için çaba gösterir olurlar. Bu tip hareketleri kontrol etmek, önlemek, karşı durmak mümkün değildir. Hareketin, yürüyenin, ayaklananın nereden, nasıl geleceği belli olmaz. Her köşeden birisi çıkıverir karşına. Kimdir, necidir, bilemezsin. Provakasyon idarenin en üst yöneticisi tarafından da yapılabilir. Son damla taşırır ya, bilmeden ve istemeden yapılan bir hareket, alınan bir karar ayaklanma için yeterdir. Asıl olan son damla değil, o güne kadarki alınan ve uygulanan kararlardır.

Durmadan, provakosyon derler, peki provakatörü ortaya çıkarırlar mı? Hayır. Bugüne kadar daha görülmedi. Sadece konuşurlar, politik kaygılarının, koltuk kaybetme riskinin, böyle anlaşılması zor kelimelerle sağlamlaştırılmasıdır. Geçenlerde Adalet Bakanı da ‘Hatay’da her istihbarat servisinin ajanları var’ demişti. Biz de, ne diye deşifre etmiyorsun, senin görevin ne demiştik. Evet, sayın yetkililer ‘sizin göreviniz ne?’ provakatörler yurt sathında at koşturacaklar, ülkeyi alt üst edecekler, insanımızı sokaklara dökecekler, kamu malları zarar görecek, hatta canlara mal olacak ve sizler provakasyon diyecek ve fakat provakatörü ortaya çıkartmayacaksınız. Bu ne yaman çelişkidir? Bulun o provakatörleri ve çıkarın adaletin huzuruna.

Mesela, eli silahsız, sloganlarından başka bir gücü olmayan gençlerin (halkın) üzerine biber gazı, tazyikli su sıkanlar, yere düşürdükleri kadınlara bile joplarını kullananlar, bir bölük polis ordusunun ardından elleri sopalı eşkıyaların (ki, polis olduğu iddiaları vardır) halkı evire çevire dövmeleri acaba provakasyon olarak adlandırılabilir mi? Resimleri ve filimleri ile tespitli bu provaktörler. Buyurunuz işlem yapınız. Adaletin önüne çıkartınız. Polisin (elinde silah, gaz, su, jop bulunan ve anlamsız şiddet uygulayan) şiddetinin, şiddet doğurduğu hakikati ortada dururken, kimsenin anlamadığı ve bilmediği ve sanırım sadece devlet yöneticilerinin bildiği provakatörlerden bahis bize ne anlatacaktır? Hiçbir şey.

Mesela, Cumhurbaşkanı, ‘mesaj alınmıştır’ derken Başbakan, ‘ne mesajı ben mesaj filan almadım’ derse, provakatörün kim olduğunu nasıl tarif edeceğiz,

Mesela, “AVM yapılacak” lafını ısrarla söylemek acaba provakasyona girer mi?

Mesela, ülkesi kargaşa içindeyken hiç bir şey yokmuş gibi, bir-kaç gün süren gösteriler hiç olmamış gibi, gösteri yapanları yok sayarak rahatlıkla yurtdışına çıkan bir yöneticinin durumu provakatör hali olabilir mi?

Israrla söylerim ki, bu ülkenin, siyaset yapanlarının bile yarısı bu kelimenin manasını bilmemektedir.

Provakatör ve provakasyon karşısında bütünlüğümüzü sağlayacak ancak toplumsal bilinç olabilir. Bakınız sosyal medya sayfasında yazdığı bir mesajda Serdar Murat Bal dostumuz şunları söyledi:

“Toplumsal bilinçte birlik yaratılabilirse eğer yumruksal birliğe gerek bile duyulmaz. Çünkü düşman denilen ayrıştırıcı güç dövüştürmek için yumruk / sopa bulamaz, araya sızıp, provakosyon yapamaz. Toplumsal bilinç, psikoloji zayıflarsa ancak en son durumda bu kavga çıkar ve iç savaşın kazananı daima dış güçler olur.”

Ve devamla; “Genel uyarı olarak algılarsanız sevinirim. Bu gün insanlığın, dünyanın ışığa doğru gitmesinin önündeki en büyük engel olan karanlık gücün dinamikleri; Kapitalist küreselleşme palavrası (para putu) ve bunun yavrusu konumundaki hurafeci dinci yobazlıktır. Yani, para ile kişiler vatansız, kültürsüz, değersiz hurafeler ile de akılsız yapılmaktadırlar maalesef.”

Katılmayabilirsiniz görüşlere. Ancak kesin olarak, dünyanın yönetimini ele geçirmeye çalışan sermaye grubu (küresel çete) her türlü kirli oyunla karşımıza çıkmaktadır. Pek çok örneği, Kuzey Afrika ülkelerinde, Mısır’da, Libya’da, Suriye’de, ırak’ta… görülmüştür. Afganistan’da niçin bir türlü normalleşme sağlanamamaktadır?

Yılmaz Karahan üstadımızın çok değerli mesajını not etmeden geçemeyeceğim:

“Dün gece sokağa çıktım! Provakatör aradım kalabalıklar arasında… Sordum ellerinde Türk bayraklı bir aileye: ‘Gördünüz mü provakatör, nedir, nicedir, nasıldır?’ adam dedi; ‘Biz çapulcuyuz. Bilmeyiz o dediğini’. Kadın bağırdı; ‘O dediğin Afrika’da’”

Bu işler karıştı ve hakikaten de karışık.

Anlamak için provakatörün aklının içine girmek gerek!


10 Haziran 2013 Pazartesi

Ölüm Üzerine


Biz ona ölüm diyoruz.

Kendinden maada bir varlık görmezsin.

Dünya nimetleri içinde gözlerin kararmıştır.

İş işten geçince dank eder kafaya;

Sana ait değilmiş,

Meğer çıkarttığın elbiseler,

Çöpe giden kullanılmış eskimiş eşya gibi,

Bir çukurda, toprağın bağrında çürümeyi bekler.

Artık yok musun ne?

Dünyadan geçip gitmektir ölüm.

Ha vade sonunda zorla,

Ha da yaşarken dünyada gönüllü vermişsin malı,

Ne çıkar?

Biz ona ölüm diyoruz.

Aslı da faslı da ölümdür.

İstesen,

Alırlar âlem-i ölümsüzlüğe giden yola.

İstemezsen,

Alırlar çıkışı olmayan çukura.

Her ikisi de Hakk, bilenler için.

Zor sınavlarda talebeyi terletirler niçin?

Çıkınca yola asan olsun yolu diye

Engeller düzelsin, sağlam bassın yere diye

Yoksa;

Oyun sadece eğelenmek için değildir,

Zevk, oyunun içinde gizlidir.

Varırsan sana yol açık sonsuzlukta,

Kurtuluş ancak, böylesi bir huzurda.

Yoktur başka bir çıkar yol,

Nasipse Hidayet,

Beyt’in ehli uzatır sana bir latif kol.

O kol ki;

Devreder asır be asır Fatma anadandır.

Hangi ana ki, zulmeder evladına?

Ki O’nun taşıdığı Muhammedî vicdandır.

Yol olsun, dil olsun, hâl olsun.

“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde”

Asude hayatın içinde ölüm;

Şeker olsun, şerbet olsun, bal olsun.


9 Haziran 2013 Pazar

“Rüya mıydı Bilmiyorum”


Şımarıklık diz boyu!

En büyüğünden, en alttaki destekçisine kadar;

Hal birliği içinde büyüklük taslamalar.

Hep birlikte ezberletilen aşağılayıcı cümleleri söylemeler.

Böbürlenmeleri de topluca,

Başları dik güya.

Belleri doğru dürüst dik duramasa da,

Ayaklarından itibaren kaymaya başladıklarını fark ettiler artık.

Uzatmaları oynuyorlar.

Bir gün daha fazla kalmanın hesabı içindeler.

Ya, kapatmaları gereken kirli sayfalar var,

Ya da, götürmeyi erteledikleri bir-kaç yük daha!

Doymaları mümkün değil,

Taşımaya mecalleri yok,

Sırtladıkça sırtlıyorlar çuvalları.

Ezildiler kaldılar görevin altında.

‘Hasbi’ idiler söylenceye göre,

‘Uğru’ kesildiler dillenceye göre.

‘Dindar’ idiler evvelin,

‘Kindar’ oldular düneyin,

Bütün bunlar olurken sen ne yapıyordun derseniz?

Oturup ‘seyran ediyorduk’ deriz.

Evine hırsız giren kişinin;

-Beni de götür, beni de götür!

Demesi gibi.

Artık sabah oldu. Güneş vurdu dünyaya.

Uyurlar ayaklandı.

Uğru sindi, gizlendi çıkmamacasına.

Evin sahibi,

Dört gözle olacakları bekliyor.

Sırasını kolluyor. İşe el atacak!

Hilal ülkesinde yaşamanın tadına tat katacak.


8 Haziran 2013 Cumartesi

“Tükenmişlik Sendromu”


Padişah dizisindeki Hürrem Sultan’ı oynayan kadın söylemiş. “Film çekim süresi uzadı, bittim, tükendim. Başka alanlarda kendini yenileyeceğim.”

Hatırıma nedense Erdoğan geldi.

Göz çukurlarından ok gibi fırlayıp karşıyı delip geçen bakışlardan eser yok artık.

Tepeden bakan, ağzına geleni düşünmeden söyleyen, kibrinin budalası kişi gitti, yerine başkası geldi adeta. Yükselme dönemlerinin sonu mu geldi ne? Düşüş zamanlarının depresif etkisi öncelikle liderinin gözlerinden okunuyor. Alaylı gülüş ve yürüyüşleri, muhalefet liderlerine hitap ederken küçümseyici cümleler, artık kendisine doğru atılan oklar gibi olmuşa benziyor.

Yorgunluktur sebep deyip geçemeyiz. Yorgunluğa sebepleri bulmalıyız.

Özellikle son aylarda iki önemli hata yapıl(ıyor)dı. 1. Sonunun nereye varacağı belli olmayan Kürt (PKK) açılımı. 2. Yine sonu belli olmayan Suriye meselesi.

BOP eş başkanlığını açıkladığı gün düştüğü tuzaktan bir türlü kurtulamadı. Kendisiyle birlikte koca ülkeyi de sürükledi (adeta) batağın içine.

PKK militanlarının Türkiye’yi terk etmeleri de BOP uygulamalarıyla alakalıdır. Çünkü çekilmelerini ilk talep ABD olmuşa benziyor. Çekilme kararlarından evvel ABD dış İşleri Bakanı’nın bizzat ziyareti dikkat çekicidir. Türkiye ziyaretinden sonra da Ortadoğu’ya gitmesi üzerinde dikkatle durulmasını gerektiriyor.

Çekilme, bir tarafta Türkiye, diğer tarafta da ABD, Irak, Kuzey Irak (Barzani) ve PKK elebaşı Öcalan aralarında anlaşılmış (hatta Türkiye’ye dayatılmış) bir göstermelik güya barışa adımdır. Türk Hükümetini öylesine zor ve dayanılmaz bir duruma düşürmüşlerdir ki, Türkiye’nin 82’den beri değiştirilmesi için tartıştığı anayasa çalışmaları bile, terör örgütü liderinin talepleri, önerileri doğrultusunda düzeltilmekte veya yazılmakta olduğu anlaşılmaktadır. Sırf bu yüzden kadük olma ihtimali yüksektir. Irak’ın işgali, Irak Kuzeyinde bir Barzani devletinin kurulması, İslam Coğrafyasındaki kargaşalıkların çıkartılması, nihayetinde Suriye olayları ve Türkiye’nin PKK belası.

Denize düşenin yılana sarılması örneğindeki gibi, PKK belasından kurtulmak, rahata ermek adına ABD ile orak çalışmalar yapıldı, Irak bu çalışmalara eklendi, daha sonra Irak’ın kuzeyini idare eden Barzani PKK ve terör çalışmalarına eklemlendi. Derken Türkiye kendi başına karar alamaz oldu. İstihbarat paylaşımı adı altında yapılan anlaşmalar tümüyle Türkiye aleyhine sonuç doğurmuştur. Mücadelede gecikmeler, yanlış hedef seçimi, köylüye terörist, teröriste kaçakçı gibi yanlış (bile-isteye) verilen istihbaratın neticeleridir. Dolayısıyla, akim kalan çalışmalar sonucu PKK ile müzakere masası yolu açıldı ve hükümetimizi mecbur ettiler. İşte PKK teröristlerinin çekilmeye başlamaları da, anayasada yazılacak maddelerin talepleri doğrultusunda düzeltilmesi, özerk bölgelerin hayata geçirilmesi, anadilde eğitim… gibi tavizlerin verildiği düşüncesi Türkiye’de yaşananlar ve basına sızanlardan anlaşılmaktadır.

“İki aya kalmaz gider” diyerek, Suriye muhalefetinin yanında yer tutan Türk Dış politikası, “sıfır sorun” uygulamalarından, kardeşlerle kavgaya vardırdı. Ortadoğu’daki Müslüman insanların hissiyatına seslenerek, direnç oluşturmaya çalıştılarsa da, başarılı olduklarını söylemek zordur. Bir an önce Suriye’ye askeri harekâtı öngören idarecilerimiz, ABD’ye yaptıkları seyahatte düşüncelerinde ısrarlı olmuşlarsa da, kabul ettirememişler ve onların tekliflerine evet demek zorunda kalmışlardır. Böylece, Cenevre’de yapılacak Suriye taraflarının da (iktidar ve muhalefet) katılacağı toplantıya evet demek zorunda kalmışlardır. Suriye Başkanı Esad’ın idareden uzaklaştırılmasını istemek ve o yönde çalışmalar yapmak başka bir şeydir, emperyalist güçler istediği için bu işe lider olarak soyunmak ve ölesiye saldırmak başka. ABD – Rusya arasındaki (elbette aralarında Türkiye de var) görüşmeler sonucu varılan anlaşmaya göre, işlerin usulet ve suhuletle yapılması kararı, Cenevre görüşmelerinin yolunu açmıştır. Cenevre’nin Esad’ın iktidarını uzatacağı dillendirilmiş olmakla birlikte, büyüklerin! Talebinin kabul görmesi de ayrıca psikolojik açıdan etkilemiş olmalıdır.

Çok şeyler söylenebilir. Fazlasına gerek yok. Tüm bunlar, iktidarı yoran ve “bitmişlik sendromuna” sürükleyen sebepler olarak not edilmelidir. Bu tür depresyon yaşayanlarda en mühim sonuç ve iz, kendi söylediklerine kendilerinin bile inanamadığı zamanların oluşudur. Çok tehlikeli olması, yönetim kademelerinde bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Hatalar, düzeltilmek için alınan kararlarda artık hatalar içerirse gittikçe felakete yol alınır.

Artık, hükümet edenlerimiz uzun bir tatili hak etmişlerdir.


7 Haziran 2013 Cuma

Dünya Likiditesi ve Kaçınılmaz Yıkım!


Devletlerin para basması egemenlik haklarının (en önemlilerindendir) kullanılmasından kaynaklanır. Para basarak, ekonominin normal ve istenen düzeyde seyretmesini sağlarlar. Piyasada para bollaştığı zamanlarda, bankaların mevduat munzam karşılık oranlarında artışlar yapılarak, piyasaya döviz, tahvil gibi araçları satarak (vergi-maliye politikalarını da devreye sokarak) dolaşımdaki parayı küçültürler ve dengeye getirirler. Tersi durumda ise, karşılık oranlarını düşürürler veya piyasadan tahvil, döviz toplarlar, yine maliye politikalarını da devreye sokarlar. Yetmemesi durumunda ise, para basarak rahatlamayı sağlarlar.

Bu politikalardan para basarak piyasaya (dünyaya) arz eden en büyük devlet ABD’dir. Bir devletin parasının arzını artırarak ekonomisini idare etmesi sistemi (belki de) sadece ABD’de görülür. Sahip olduğu askeri ve ekonomik güç itibariyle kimseye hesap verebilir bir pozisyonda görmez kendini. Dolayısıyla habire para basar ve sürer dünyaya. Sürülen her para, dünyanın diğer insanlarının emeklerinin sömürülmesidir. Çünkü basılan paranın, ne altın olarak, ne de ABD’de üretilebilir maden olarak bir karşılığı yoktur veya karşılığının kat be kat fazlasını basarak emperyal kuvvetini kullanır. Kullandığı, sömürdüğü devletler ve milletler ise hemen dünyanın tamamıdır. Nakit genişlemesi, kontrolden çıktığında, o paranın girdiği her ülkede felaketlere yol açması kaçınılmazdır. Çünkü özellikle kalkınmakta olan ülkelerde sağlam para olarak görülen ve yatırım aracı olarak değerlendirilen (ABD Dolar’ı) gözden düştüğü an ve dünya spekülatörleri bu paradan kaçmaya başladığı an, ellerinde Dolar bulunduranlar felakete sürüklenirler. Çünkü ellerindeki paranın karşılığı yoktur. Hatta bir yönetim değişiminde yeni bir para birimine geçilerek, yeni paranın basılması ve öncelikle kendi piyasasına sürülmesi çok zaman almayacaktır. Böyle bir durumda ise, ellerinde Dolar bulunduranların vay haline!...

Bigpara.com sitesinde ilginç bir haber analiz okudum. Dünyaca ünlü finans uzmanı Jim Rogers şunları söylemiş:

“Parasal genişlemeye devam etmek yakında bir çöküşün gerçekleşmesine neden olacak. Kimse ve hiçbir ülke bu parasal genişleme trendinden muaf değil. Böylesi bir çöküş herkesi etkisi altına alacak. Olası bir çöküşün sonuçları hepmizi için çok kötü olacak. Paranın giderek daha fazla basılması artık insanların kâğıt parayı değersiz bularak uzaklaşmasına, bir değer olarak görmemesine yol açacak. Eğer genişlemeci politikalara devam edilirse bu yılın sonlarına doğru piyasalarda ciddi bir çöküş yaşanabilir.” Diye konuştu.

Çözüm için şunları söylüyor Rogers: “Artık iflas etmesi gereken kurum, şirket ve ülkelerin (dikkat ülkelerin M.E.) iflas etmelerine izin verilmesi gerektiğini belirterek, tarihte ilk kez bu kadar fazla likidite ile karşı karşıyayız. Dünyanın en büyük ekonomisi eğer basmaya devam ediyorsa, bundan kimse için kaçış yok. Bence FED artık para basmayı bırakması, tahvil alımını durdurması ve iflas edeceklerin iflas etmesine müsaade etmesi gerekiyor.”

Bizim gibi ülkelerin Merkez Bankaları güya bağımsızdır (Kemal Derviş’ten sonra bağımsız hale getirildi), ancak para basamazlar, ya da basacakları paralardan evvel bir yerlerden izin almaları icap eder. İzinsiz, bilgisiz para basamayacakları için, paranın (kâğıt paranın) tek hâkimi sömürgeci güç kendi parasını tüm dünya piyasalarına doldurmaktadır. Böylece, dünya insanlığının emeğini, üretimini çok ucuz fiyatla kendi ülkesine aktarmaktadır.

Ki, kendilerinden olan ve namuslu olduğu anlaşılan Rogers, bunun artık sona erdirilmesi gereğini gündeme taşımaktadır.

Türk Ekonomi yönetimine de burada işler düşmektedir.

Alacaklarımız ve borçlarımız hakkında yeni bir yapılanmaya gidilerek, ya kendi paramız üzerinden hesaplar yapılandırılmalı, ya da başka bir (mesela Çin parası, Japon Parası) para birimi üzerinden yeniden yapılanmalıdır.

Doğru olan, tüm dış satışlarımızı ve mümkünse dış alımlarımızda da Türk Lirası üzerinden işlem yapılması zorlanmalıdır.


Parana güveniyorsan, korkma istediğin savaşa girebilirsin.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Niye Huzursuzlar?


Mutsuzluk, evvela yönetici kadrosunda ve onları destekleyenlerde zuhur eden bir garip rahatsızlıklar zinciridir. Garip dedik, çünkü zaman olarak anlamsız anlarda beliren ve pik yapan bir rahatsızlık söz konusudur. Hiçbir sebep gözle görünmezken kendilerini rahatsız ve mutsuz hissederler. Ara sıra, belki de uykularında akıllarına gelir. Yaptıkları ahlaksızlıklar, adaletsizlikler, Hak yemeler, onun-bunun gıybetini yapmalar… birilerini karalarlar ve kendi istediklerini ön plana çıkartırlar. Bunlar gerçekten insan olan için huzursuzluk veren, uykularını bölen hadiselerdir. Kendi başına kaldığı zamanlarda düşünceler hücum eder beynine. Çoğunlukla uyandıktan sonra ‘aman’ der geçerler. ‘Bana ne’! Oysa, birinin hakkını yemek ve millet menfaatine olmayan kararlara olur vermek, bir gün bir yerden cerahatini atacaktır. Korktukları da, huzursuzlukları da budur. İktidar kâsesinden içilen zemzem de olsa, kâsenin zehrini alır ve ölümü (felaketi) yavaş yavaşta olsa getirir. Zehirlenme tüm taraftarları birden götürür. Akıllı olanlar ise, tehlikeyi baştan görüp, muhalif kanatlarda, kendi yağında kavrulmaya devam ederler.

“Mümtaz’er Türköne, Naci Bostancı, Namık Açıkgöz, Ahmet Turan Alkan, İhsan Dağı, Taha Akyol, Hasan Celal Güzel…”

Bir anda hatıra geliveren isimler bunlar. Akademik hayatta kolayca Prof.luk makamına gelmişler, devlet idaresinde ve medyada önemli köşeleri zapt etmişler, yolları daima açık, işleri her zaman-her devirde- kolay olmuş bu kişilerin, ne özellikleri vardı da…

Güzel mevkiler sundular, kimisinin karısını milletvekili yaptılar, televizyonlarda krallara layık yerlerde oturttular, değersiz fikirlerini başköşelerde yayınladılar. Bir b.k olduklarını düşündürttüler.

Karşılığında sadece, iktidarın zehirli bardaklarından bir-kaç yudum içebilmek için.

Huzursuzluk, egolarının tatmin edilemeyişinin, gözlerinin doyurulamayışının sonucudur. Belki satılmış olduklarını düşünenlerin sayısı da arttıkça kendilerine dönen bildirimlerin sıkıntısı da huzursuzluk verir. Bilemeyiz. Samimi bir ortamda olursak sorarız.

Sonra bu insanların gazete köşelerinde, televizyonlarda ortaya döktükleri fikirleri, geniş halk kesimlerince okunduklarından ve seyredildiğinden bu fikirler üzerinde tartışmalar yapıldıkça, yayılma hızı da artmaktadır. Ancak, huzursuz bu kişilerin fikirleri de huzursuzluk dolu olduğundan, geometrik olarak huzursuzluğun arttığını da müşahede etmekteyiz. İktidar lezzetinden tatma iştiyakı geniş halk kesimi veya oy verenleri cezp etmektedir.

Değerli filozof Ayhan Eralp Hoca geçenlerde sosyal medya sayfalarında şu mesajı yayınlamıştı: “Mutsuz insanlar, mutsuzluklarıyla baş edemeyince, başkalarına acı çektirmeye çabalarlar; çoğu insan bunun imkânlarından mahrumdur. Başkalarına acı yüklemenin en kolay yolu kaba olmaktır. Trafikteki araçları kaba kullanan, kaldırımlarda kabadayıca yürüyen insanlar bunun bir tezahürüdür. Toplum giderek psikopatlaşıyor. İnsanlar mutsuz, çünkü; güvensiz, tatminsiz, hasta ruhlu…”

İktidarın temsilcisi ağızlardan, Hoca’nın tarif ettiği hoyratlıkları ne kadar çok duymaktayız. Tamamen kendi ruh hallerinin dışarıya yansımasıdır. iç rahatsızlıkları, mutsuzlukları yani.

Abdullah Alagöz, turansesi.com sitesinde yayınladığı makalesinde vurguladıkları da aslında aynı anlamlara geliyor: “Vilügarize tiplerin akil adam ilan edildiği, kutsal değerlerin tu kaka haline geldiği bir ruh atmosferi bu şekilde devam edemez. Kim ne derse desin bu mücadele ne özgürlük, din, demokrasi ne de ekonomik refah gibi değerler için yapılmıyor. Bu mücadele Türk milletinin tarihten silinmesi mücadelesidir. Özgürlük adı altında kapıkulu zihniyeti, haramzade kültürü, etnik nifaklarla bütünleşmiş olan şekilsiz bir canavar ile karşı karşıyayız. Bizden görünen ama bizden olmayan bir canavar.” 

Milletin geleceğinin rahat ve huzurlu olabilmesi, tüm dış olumsuzlardan emin olarak ileriye yürüyebilmesi ancak, yüzüne mutsuzluk, huzursuzluk resmi nakşedilmiş hoyrat fıtratlı kişilerin devlet idarelerinden, okullardan, gazete köşelerinden, televizyonlardan uzaklaştırılması ile mümkün olabilecektir.

Mutsuzun, huzursuzun çocuğu da mutsuzluk, huzursuzluk olacaktır.


3 Haziran 2013 Pazartesi

Tahsilli Cehalet


Okul bitirip diploma alarak, cehaletten kurtulabileceğini sanan cahiller memleketinde, cehli yükseltebilmek için açılan mektepler, o mektepleri açanların aynı zamanda oy depoları olmaktadır. Her şeyi diploma ile ölçenler oldukça, onlarda iktidarlarını uzatabilmenin çeşitli yollarından birisi olarak, bu yolu da kullanacaklardır. Nitekim pek çok konuşmalarında ‘Türkiye’nin bütün şehirlerinde yüksek okulları açtıklarını’ söylemediler mi? Her ilçeye bir yüksek okulu açacaklarını haykırmadılar mı?

Tekrar söylemekte fayda var. Yüksek okulları her ile yayarak, her ilçeye bir bölüm açarak cehaleti sıfırlamayı düşünüyorsanız yanılırsınız. Kütüphanesi olmayan fakülteye okul bile denilemez. Hocası olmayan dört duvar arasına nasıl yüksek okul ismi verirsiniz? Hocaların seyahat ederek ders vereceği mekâna varması gibi ucube eğitim sistemi olabilir mi? Bu tip sistemlerde ancak tahsilli cahilleri yetiştiririsiniz ki, ancak kendinize oy verecek insanlar olur böyleleri.

İl ve ilçelere okul açmadaki amaçlardan biri de, o il veya ilçenin ekonomik kalkınmasının sağlanmasına açılacak okulların yardımcı olması. Okul açılacak, ilçeye öğrenci gelecek, esnaf ekmek satacak, ev sahibi ev kiralayacak, nakliyeci öğrenci taşıyacak ohhh.. ne ala herkes kâr edecek. Ya öğrenci? Öğrenciye ne olacak. Tahsil yılları sonunda koca bir cahil olarak o il veya ilçeyi terk edip memleketine varacak, elinde bir diploma. Hiçbir işe yaramayan bir kâğıt parçası. Bu mudur eğitim, bu mudur ileri demokrasi yıllarında yetiştirilecek Türk gençliği?

Bu çarpıklıktan kurtulmak, her yere üniversite kurmak değil, her vatan evladını bir meslek sahibi yapmaktan geçer.

Eğitim düzeyleri ancak ortaöğretim seviyesinde olanların düşünebilecekleri uygulamalardır bunlar. Bir tartışmada, değerli dostumuz Abdullah Alagöz şöyle diyor: “Orta öğretimi bitirenler üniversiteleri lise seviyesine indirgemeye başladılar. Bir nesli yok ettiler”.Ne dersiniz, Hakk’lı değil mi Alagöz? Amaçları millet evladının cahil bırakılması ve istedikleri oyları rahatlıkla alabilmeleri olabilir mi? Aslında bu politika, küresel güçlerin hepsinin ortaklaşa uyguladıkları bir politikadır. Öncelikle 1. Cahil bırakmak ve 2. Aç kalmalarını sağlamak. Böylece, aç kalarak sana muhtaç olacaklar, cahil kalarak düşünemeyecekler veya sen istediğin kadarıyla düşünecekler. Böylece oylarını daima sana ve benzerlerine (yerine gelenlere) zahmetsizce vereceklerdir.

Siyasiler her ne kadar “popüler kararlar almayacaklarını” söyleseler de, popülist politikaların uygulamasından kurtaramazlar kendilerini. Üyeleri, taraftarları, geniş halk kesimleri, kendilerine oy verenlerin taleplerini dikkate almak ve uygulamak zorunda hissederler, zira bir sonraki seçimlerde de aynı kişilerin oylarını almak hedeflerindedir. Oy’u asla unutmazlar.

Popülizmin sonu sefalettir. Öylesi bir sefalet ki, sari hastalık gibi, memleketin dört tarafını kısa bir sürede sarar. Her ağızdan “biz de isteriz” haykırışı çıkar. Halkın taleplerine kulak tıkarsa siyasi, destekçilerinde azalmalar görülür. Onların isteklerini yerine getirseler, ekonomik ve kültürel felaketlere yol açar. Nerden bakılsa elinde patlayacak bir bombadır popülizm siyasi için. Uygulasa da, uygulamasa da. Bu ikilemden kurtaramadığı için kendisini siyasetçi ülke sathına yaygınlaştırılmıştır yüksek okullar. Sanırım henüz bu kararların hatalı oldukları anlaşılamamıştır. Yaygınlaştırma kararı yeni(ce)dir. Bir-kaç dönem mezun vermesi ve sonuçların görülmesi, üzerinde analizler, değerlendirmeler yapılması gerekecektir.

Sonuçta, pişmanlıklar ortaya dökülecek, lakin son pişmanlık fayda etmeyecektir.

***

 

Cahilin Savaşı



 “Savaşa Hayır” çığlığı atanlar, savaş istemeyenler mi oluyor? Savaş isteyen var mı? Savaşı kimler ister? Niye durup dururken savaşa hayır derler?

“Yurtta sulh, cihanda sulh” özdeyişi kimlerin ağzındadır ve niye söylenilmiştir? O günün sulhu dillendirenleri ile, bugünün ‘barışı’ söyleyenler acaba aynı manaları mı dillendirmekteler?

Karıştı. Anlamlar biri birinin içine girdi. Ne ‘barış’ diyenler var bu ülkede, ne de ‘savaş’ isteyenler. Kim, ne dediğini biliyor? Bildikleri kendine ait olmayan lafları tekrardan ibaret.

Şu cümleye bakar mısınız: “Silahların gömülmesine belki hala vakit var ama Türkiye’nin kendi halkıyla barışması, hak ve özgürlüklerin tanınması, Kürt meselesinin çözülmesi, hakların geri verilmesi anlamında konuşma devresine geçilmesi çok önemli”. (Mete Çubukçu, 9.5.13, t24 com). ‘kendi halkıyla barışması!’ kimler söyletiyor dersiniz? Küs olan mı vardı? Devletin küstükleri mi vardı? Bu ne menem bir cümledir? Salla gitsin.

At bre Debreli Hasan, dağlar inlesin.

Not: Konu hakkında söylenecek çok söz var.


Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...