Ana içeriğe atla

“Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını”


“Dağ” kelime ve kavram olarak ne kadar çok kullanılmıştır Türk Edebiyatında. Şiirlerde, hikâyelerde, romanlarda, masallarda, sözlü edebiyatta, aşıklamalarda…

Dağlarda kalan, dağları delen, zirvelerde cebelleşen, dağlarda eyleşen, dağlara yerleşen, dağlara çıkan, dağlara sığınan, dağlara bakan, dağları söyleyen…

Hep bir özlemin, hep bir hasretin türküsüdür dudaklarda dağlar.

Kime hasret, kime özlem? Dağlar metaforu hasretin, özlemin neresinde? Sıla-i Rahim dağların arkasında mıdır? Mecnun’unu çöllere sürerken Fuzûli, Ferhat’ı dağları delmeye göndermek de ne oluyor? Köroğlu neden, Dadaloğlu neden dağları mekân tutar?

Sorular, sorular derken kulaklara dokunan bir türküdür, ciğerler delen. “Aşan bilir karlı dağın ardını”. Dağı aşmayan tabii ki bilemez, ardında ne var dağın. Daha önce dinlediğimiz, “Karlı dağlarda kaldım yetiş Ya Ali” mısrasını hatırlayınca iyice bir anlaşılıyor manası. Hedef seçilir önce, menzil hesaplanır. Bulunulan yer ile hedef arasında dağ vardır. Dağ aşılacak menzile varılacak. Hepsi budur. Dağ başında kalmakta var, işte “yetiş Ya Ali” deyişi ‘Rehberi, Kılavuzu’ işaret eder. Ehl-i Beyt en emin kılavuz, en emin rehber söyleyişidir. Dağ rehberle aşılacaktır ve öğrenilecektir ardında ne var.

“Çeken bilir ayrılığın derdini”. Ayrılık, dağın ardına varılınca son bulur. Hedefte sevgili vardır. Dağ aşılacak ve varılacak. Ayrılık, dünyaya gelindiğinde başlamıştır. Yakar kavurur. Özlem dağlar gibidir. Varmak için arada dağlar öbeklenmiştir. Çıkmak niyetle başlar. Niyet, ayrılığın ateşin kavurması, savurmasının sonucudur.

“Bülbül kaça aldın gülün narhını / Gül alıp satmanın zamanı değil”. Oyalanma, gecikme mükedderdir çoğu zaman. Bülbülün çığırışı gül içindir. Sesini gülden, kokusunu gülden, makamını gülden almıştır. Gülü söyler, güle söyler. Söylerken de yolda eğlenir. Oysa eğlenmenin, gecikmenin zamanı değildir. Hedefte yar bekler, acelemiz vardır.

Dağ aşılacak, menzile ulaşılacaktır.

Hedef İnsandır.

Hz. İnsan.

Yorumlar

  1. Gazi Çevik:

    “Türkü; bağlamanın dert ortaklığı eşliğinde sevdanın, hasretin, sılanın, özlemle bekleyişin en duru, içten ve özlü anlatımı, Türk’ün gönül dilinin yüreğe işleyen ezgi ile bütünleşmesi. Türküler kadar sevdalı, türküler kadar dostça, türküler kadar Türk'çe yaşamak dileklerimle.” Gazi ÇEVİK

    Asırlarca yaşayacak bir türkü. Çünkü uğruna yaşanmış hesapsız bir sevda var. Nuri Üstünses'ten alınan bu Divriği türküsünün hikayesi Binboğalarda, Toroslarda başlar. Ovalı Osman’la obalı Senem’in kavuşamadıkları sevdanın hikayesidir. 40 yıldan fazla zaman geçmesinin ardından, o ana kadar hiç karşılaşmayan sevdalıların bir haberleşme sonucunda sevgilerini diri tutmaları üzerine yakılmış bir türküdür.

    "Yaprak gazel olmuş durmuyor dalda
    Vefasız güzelden bize ne fayda
    Bu ayda olmazsa gelecek ayda
    Ölürüm vazgeçmem sevdiğim senden"

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…