22 Temmuz 2015 Çarşamba

Alışkanlıklarımız ve Hayatımız Üzerine


Televizyon seyre daldığımızın bile farkına varmadan, gece yarısını etmiştik. Film, ‘son’ bildirimini yazana kadar, uykusuzluktan yanan gözlerimize inat ‘acaba esas oğlan ne yapacak’ merakıyla sonuna kadar oturmuştuk. Uyku vakti diyerek, uyuşmuş ayaklarımız üzerinde sekerek ama alt kattaki komşularımızı da rahatsız etmemeye özen göstererek yatağa doğru gitmiştim. Saatin alarmı çaldığında henüz uykusunu alamamışların haliyle, biraz da nefretle yataktan çıkmaya mecbur olduğumu düşünüp, hızla kalkarak tıraş, duş, giyinme ve alel-usul üç beş lokma kahvaltı yapılarak, koşar adım dışarıya savrulmak ve iş yerine götürecek servis otobüsünün saatini kaçırmamak.

İş başı. Alışılagelen davranışlar. Günaydınlar, çay lütfen, iyiyim, iyiyim sen? Lakırdıları. İmzalar, telefon sesleri, birisinin kızarak “müdür beyle görüşeceğim” tehditleri. Öğlen yemeği için ara. Yemek sonrası yarım saat kadar parkta gezinti. İş saatini kaçırmadan geri dönüş, çaylar, sohbetler, imzalar, müdürler.. genel müdür eleştirileri, hükumet kurmalar, hükumet yıkmalar ve akşam mesai sonu.

Servis otobüsü ile eve dönüş. Yemek, balkon muhabbeti. Çay, kahve sırası ve televizyonda bir film (veya dizi filim) aramalar… uyku vakti, yatak…

İşte bir günümün özeti.

Aaa, ne garip! Dün de, önceki gün de, bir ay evveli de, üç yıl evveli de… hep aynı hayat, hep aynı minvalde gidiş gelişler.

Benim hayatım bu.

Yaş, kemaline erince anladım ki, bu tür bir hayattan bir bok olmuyormuş. Hep yalan, hep lüzumsuz, hep işe yaramayan ne varsa onların peşine düşülmüş.

Hep unutulan, hep ihmal edilmiş bir yanı varmış hayatın.

Varmış, lakin iş işten geçmişti.

Artık bu saatten sonra yapılacak da bir şey kalmamıştı.

Kısaca, hayvan gelip, hayvanca yaşadık ve hayvan gibi gideceğim bu dünyadan.

İş hayatından emeklilikten sonra, geriye dönüp hatırladıkça geçmişi bir güzellik bulamıyorsun. Yaşadıklarımız olmasa ne olurdu hiç, yaptın da ne oldu hiç…

Ya, neler yapılmalıydı?

Şunu fark ettim; insan doğumuyla birlikte, köleliğe alıştırılıyor.

Aile, çevre, okullar, öğretmenler hep iyi insan ol, yararlı insan ol, işini iyi yap, bol para kazan, evler al, otomobiller al, çocuklarını yetiştir, onları yüksek mekteplerde okut, iyi para kazansınlar…

Derken, talep edilenlerin kölesi olup ve ne emir verilmişse onun dışına çıkamadık. Geçmişte yaptığımız her iş, her eylem, her ne var ise tamamı, çevrenin, dışarının beynimizi yıkamaları dolayasıyla içselleşmiş ve benliğimizde huy, alışkanlık olarak oturmuş, insanın sonsuz hayat geleceğinin kurulmasına dair hiçbir katkısı olmayan, malayani şeyler.

İyilikte olmak, iyiliğe katkı olmazsa olmazıdır dünya evinde insanın. ‘İyilik’, kötülüğün karşıtı olarak değil, olmazsa olmazıdır huzur içindeki hayatın. ‘Kötülük’, iyiliğin bulunmadığı andadır, yerdedir. Olması lazım gelen ‘iyilik’tir. Yoksa karşıtı zuhura gelmektedir. Susuzluktan yanmak üzere olan bir fidana su vermemek, iyiliği yapmamaktır, bu iyiliği yapmamak ise kötülüktür. İyiliğe yöneltmek, çocukluktan başlayan bir meslek. Her ana-babanın çocuklarından istediği ve olunmasını arzu ettikleri halin adı. İyi yaşamak, iyilik doğurur, kötü yaşamaksa kötülük. Peki, yaşamanın iyi veya kötü olduğunu nasıl tefrik edebiliriz? Bu zor bir sual. Her insan bulunduğu duruma göre ayrı bir tanım geliştirebilir. Herkesin iyisi de, kötüsü de ayrı olabilir. Ama bir ortak tanımda buluşmak da mümkündür. Ortak tanımın öznesi ise Hak olmalıdır. İnsan Hakk ile halk edilmiş olmakla, Hakk’a yönelişin iyilikler, uzaklaşmaların da kötülükler neşet ettireceğinde buluşmak zor olmayacaktır. Burada bir nokta var üzerinde düşünülmesi gereken; yukarıda hayatın boşa geçirilmiş olduğunu söylemekle, aileden, çevreden ve okullardan iyi insan olmanın tembih edildiğini ve onun için çalışıldığını ve o minval üzere hayatın devam ettiğini söylemiştim, yine de boşa geçirilmiş olduğunu söylemek çelişki gibi görünüyor. Ama değil;

İnsan ne gibi işleri ve tarzı hayatına içselleştirmiş ve huy edinerek hayatında bir süreğenlik kazandırmışsa, bunlar insanın sonsuzluk geleceğinde, araştırmalarımız sonucu anladığımıza göre, birer engel oluşturmakta. Ne gibi bir ihtiyacı, alışkanlık eseri yapıyorsa istenmeyen bir olgu olarak kabulü gerekir. Kaldı ki, hayat üzerinde alışkanlıklar değil, akıl ile tartarak yapılması gerekenler veya yapılmaması gerekenlerin tefrik edilmesi ve hayata geçirilmesi ile yapılacak ve yapılmayacakların bilinçli olarak ve insanca yapılması en doğru olanıdır.

Bu konuda bir miktar Esma-ül Hüsna çalışması yapmak önerilmektedir.

Nasıl çalışılacak?

En doğrusu, bu ilimleri hıfzetmiş ve imtihanları geçerek, çalışmaları yaptıracak makama yükselmiş, işinin ehli bir İnsan-ı Kamil aranıp, bulunarak talim, terbiye ve tedrisatına dâhil olmak gerekecektir. (Aramak için yola çıkılmalı ve talebiniz iletilmelidir. Gerisi kolay, Onlar Duyarlar ve sizi bulurlar!)

En doğrusunu Allah bilir.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Devlet Kuracaklarmış!

AKP’nin eski MKYK üyesi Ayhan Oğan ne demişti? “Yeni devlet kuruyoruz, kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan.” Bu söz söylendikten s...