Ana içeriğe atla

Bir Nefes Dünya

Kavgasız bir hır gürün içinden çıkılmışçasına, özür mahiyetinde;

“İri laflar etmeyi bilmeyiz elbet
Bir ilmin varsa eğer fakiri de celbet
Anlamayız bildiğin ahval-i dünyadan
Varsa kusurumuz büyük sensin affet”


Evet, kesinlikle bir kavga anıydı. Kansız, yumruksuz ama acımasız.

Sohbete ara vermeden devam ettiler.

Birisi; “Hiçbir şeye cesaret etmeyen, hiçbir şeye sahip olamayacaktır” dedi.

Diğeri cevap verip vermemek arası tereddüt etti. Şöyle bir cümle yuvarlandı ağzından…

“Cesaret naif bir vergidir, asıl olan sahip olamadıklarının farkına varmaktır.”

Bu kavga, benzeri bugüne kadar görülmemiş, sadece fikirlerin kelimelere döküldüğü dinleyenin de konuşan kadar zevk aldığı bir kavgaya benziyordu. Başka bir kelime bulamadığımdan kavga diyorum aslında. Bu tam bir zevk paylaşımıydı. En güzeli hiç ses çıkarmadan şurada dinlemek. O’nlar gibi zevk almaya gayret etmek.

“Sahip olunmayanlar bizi sımsıkı sarıp sarmalamış bu dünyada. Ne onlardan vazgeçerek kendimize yönelebiliyoruz, ne de onlarsız yapabiliyoruz.”

“O halde asıl olan, sahip olunamayanlara değer vermemek, onların bir hiç olduklarını kabul etmek. Bir bankada çalışan güvenlik elemanı gibi. Özellikle geceleri bir başına kaldığında kasanın paralarla dolu olduğunu bildiği halde hiçte oralı değildir. Sanki o paralar yok hükmündedir.”

“Doğru. Dünyaya bu gözle bakıp, kendimize yönelmeliyiz. Tepeleme biriktirmekten, bıkıp usanmadan biriktirmeden vazgeçerek, onların birer emanet olduğunu emanetin de yerinde harcanması ve sahibine teslim edilmesi gerektiğini bilmeliyiz .”

“O halde yukarıdaki -sahip olmak- tanımını nasıl anlamalıyız?”

“İlm’in dehlizlerine cesaretle girilir. Bu cesarete sahip olamayanlar da İlme sahip olamazlar. İlim sahipleri, gecesini gündüzüne katıp, dur durak bilmeden, uyku, yemek, dinlenmek bilmeden habire çalışanlardır. Kolaylıkla mı o makamlara gelirler, hele bir düşün.”

“Yalnız dehliz dediniz de, dehlizde ben karanlıklar, fırtınalar var biliyorum.”

“Karanlıklar, fırtınalar. Doğrudur. Aydınlığa kadardır bu, cesarette bu karanlık ve fırtınalar içindir. Aydınlık bulunduğu vakit ızdıraplar da sona erecektir.”

Ilık bir meltem yalıyordu yeryüzünü, serinlik kaskatı kesilen ‘Ben’de bir rahatlama, bir huzur bırakıyordu. Kendimi alamadım bir türlü, konuların açılmasını sabırsızlıkla bekledim. Suskunlukları uzun sürdü. Bakışları ile konuşuyor gibiydiler.

“Ne varsa cihanda, bir adedi de İnsan’dadır. Rab’in bilinmesi ‘nefsin’ bilinmesidir. Nefsini bilen ‘kendi’ni bilendir, kendini bilen ‘Rab’ini bilendir. Ne ararsan kendinde ara kelamı bilinmek manasındadır. ‘Âdem’e isimleri öğretti’ kelamı mucibince… Bilen kendisidir.”

“İnsan, insan. Dünyaya gelişin büyük sırrı, İnsan.”

“Bir mekteptir dünya diyebilir miyiz?”

“Çok odalı, çok dershaneli, çok talebeli, çok hocalı bir mektep.”

“Hangi yöne bakarsan görünenden, hangi sesi duysan bildirdiğinden, neyi-kimi görüyorsan alabildiklerinden her birisi derstir. Her birinden alınacak, çıkarılacak dersler vardır. Rüzgâr nasıl kokuyu taşıyorsa, hava nasıl sesi getiriyorsa, manevi dalgalar vasıtasıyla bize ulaşan binlerce, milyonlarca bilgi çözümlenmeyi bekler, idrak edilmeyi bekler. Bu, Rahmaniyet’inin, Vericiliğinin, Büyüklüğünün bir sırrıdır. Adaleti böylece tecelli eder. Bu noktada hürriyet önemlidir. Hür olmak önemlidir. Özgürlüğünü sınırlandırıcı, hürriyetini bağlayıcı zincirler varsa ayaklarında manevi dalgalar ulaşsa da sana, ‘çözümleyici’ olmadığı sürece bir işe yaramayacaktır. Ayrıca anteni de doğru yöne ayarlamak gerekiyor. Hâsılı bilgi akışı biteviyedir, ilânihayedir.”

Yaslandıkları ağaçtan doğrularak ayağa kalktılar. Hemen yakınlarında akan küçük dereye doğru yürüdüler yavaş adımlarla. Ayakkabılarını çıkardılar, ayaklarını dereye uzattılar, sessizce akan serin sulara daldırdılar ayaklarını, serinlik rahatlama sağladı nurlu yüzlerde. Meltem hafiften esmeye devam ediyordu.

Yorumlar

  1. Ali Yüceveli:

    Dünya bir mekteptir evet. Çok hocalı çok sınıflı bir mektep.
    Bu güzel deneme için teşekkürlerimi sunarım.
    Bir güzel şey biliyorsan anlat ve beni de celbet. İşte bu cümle beni aldı götürdü. Kaleminize sağlık

    YanıtlaSil
  2. Mehmet Ali Öztürk :

    Hür olmak önemlidir. Özgürlüğünü sınırlandırıcı, hürriyetini bağlayıcı zincirler varsa ayaklarında manevi dalgalar ulaşsa da sana, ‘çözümleyici’ olmadığı sürece bir işe yaramayacaktır...

    YanıtlaSil
  3. Harun Meral :

    Hiç bir şeye cesaret edemeyen hiç bir şey başaramayacaktır.
    Ben de bu cümleyi aldım ve düşünüyorum şimdi.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…