13 Ocak 2012 Cuma

Göçtü gitti dünyadan Rauf Denktaş

Yarım kalan ne vardı hayatımızda,

Düne dair;

Bugün de olmasını istediğimiz?

Şöyle bir bakıyorum da dönüp hatıralara,

Bir eksiklik, bir beceriksizlik, bir başarısızlık…

Ne gördüysem,

Düşünüp de yapamadığım.

Hep sorumlusunu, bizden değil.

Hep sorumlusunu,

Anavatan’dan gördüm.

Yetmişdört’den beri.

İlan-ı Cumhuriyet’ten beri…

Göçtü gitti dünyadan Rauf Denktaş.

Kalb-i huzur, gönlü mutmain.

Uçarak hür kanatlarla, boyutlardan boyuta.

Bıraktığı izler torunlarına;

Kahramanlık, mücadele, savaş, savaş, savaş.

Hiç görmek, yaşamak istemese de,

Son dünya macerasında,

Bırakıp gitti…

Bir kırık kalp.

Slogan Hayatlar

Ortalama 1350 gram olan beyin, ortalama 80 Kg.lık bir insanın yaklaşık %1,5’ğuna tekabül eder. Koskoca beden, %1,5’ğa tabidir. Öyle anlaşılıyor ki, bir kısım insanlarda ise belki 1000 gramdan da daha küçüktür. Kiminde ise yok hükmünde.

Küçültmüşüz hayatlarımızı, küçülen hayatlar ufuklarımızı da almış götürmüş, geniş açılı bakış tarzı, ufuklarımızla birlikte sıkıştırılmış televizyon ekranlarına. Teferruattan kaçar olmuş, incelikleri unutmuş, düşüncelerimizin önüne setler, ketler inşa edilmiş, prangalar vurulmuş ayaklarımıza, düşünemeyen beyinler cümle kurmaktan uzaklaşmış, hazırdaki bir makaleyi, binlerce günlük emekle yazılmış hikâyeyi, romanı, şiiri okumaz olmuşuz. Okumayanlar olarak da düşünemez haldeyiz. Nasılsa işe yaramadığını (düşünen) beyin ise, ancak kullanılan kısmı kadar bir büyümeyle yetinmiş, nasılsa idare edeceği vücut için ne lazımsa onu yaptıran beyin kıvrımlarını geliştirmiş, o kadar. Bu kadarıyla gelişen beynin yapacağı işler ve işlemler ise, yemek, içmek, seyretmek, çoğalmak, taşımak.. Gibi günlük bayağı işler…

Öteler, ulvi, ilim, münevver, gelişme, sevgi, Hak, adalet… Kelimelerini atmışız lügatlerden, kavramlarını uzaklaştırmışız hayatlarımızdan.

Bir-kaç kelimeden müteşekkil cümleciklerle idare eder olmuşuz.

Meramımız, üç kelimelik felsefe sandığımız cümleciklerin, ne anlattığını bile anlayamadığımız, manasının inceliklerine bile nüfuz edemediğimiz üç kelimelik cümlecikler ile dillendirilir olmuş.

Duyduğunu anlamayan, baktığını göremeyen yığınlar hükmeder olmuş hayatlarımıza. Düşüncelerimize.

Beyin küçülmeye devam eder bu durumlarda. Nasılsa işe yaramıyor!

Hücre hapsi cezasını çeken mahkûmun küçücük, demirli penceresinden görebildiği sınırlı manzara ne ise, sloganlara dayalı hayatımızın bize göstereceği de o kadardır.

Matematik bilmeyen Hukukçular, metafizik ile ilgilenmeyen İlahiyatçılar, Hekimlikten bî-haber Doktorlar, Garib’i, Şenliği tanımayan Müzikçiler…

Yığınlar yığılıp, yağdanlıklar soytarılığındaki sevimsiz, zevksiz, sevgisiz hayatlarımıza derman arasak da derdimizden başka derman da bulamayacağız.

Yığın’lıktan İnsan olmaya doğru. Hazreti İnsan’a.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Örgüt ve Kötülük


Nuray Mert 10 Ocak tarihinde, Milliyet’teki köşesinde siyaset kuramcısı Hannah arendt’i anlatmış, bir dostumuzun ikazı ile okudum.

Arendt, Nazi suçlusu Adolf Eichmann’ın 1961’de Kudüs’te yapılan yargılamasını gazetesi adına izlemiş ve ‘Eichmann Kudüs’te/Kötülüğün Bayalığı) başlıklı kitabını yayınlamış. Bu kitap bir başyapıtmış.

“Sıradan bir kişidir Eichmann, görevini ve ona doğru olarak söylenen şeyi yapar, arendt insanlığa dair korkunç bir suçun, belli koşullar altında nasıl sıradan insanlar tarafından hayata geçirilebildiğine işaret eder. Dahası bu durumun sadece Nazi Almanyası’na özgü olmadığını, tam tersine asıl sorunun ‘kendisine doğru görev diye dayatılan şeyi sorgulamayan insan’ olduğunu vurgular.

İnsanlar hiçbir zaman kötülüklerin parçası olduklarını kabul etmek istemezler. Nitekim Nazi Almanya’sı deneyimi bile sadece bir avuç insanın eseri olarak görülmesi eğilimi yaygındır.

Arendt, genel gidişi sorgulama tavrı göstermedikçe, hepimizin kolaylıkla kötülüğün bir parçası olabileceğimize işaret ediyor, hatta insanlığın umudunu bu imkâna bağlıyor.”

Yazıyı okumamı salık veren dostuma şu mesajı gönderdim: “Doğrudur, kötülük hiçte sıra dışı ve istisna değil, insan tabiatında vardır kötülüğe meyyaliyet doğrudur. Ancak Arendt ve tabii ki Nuray Mert’in göz ardı ettiği gerçek, örgütlerdir, örgütlü davranışlardır.

Sıra dışı insanı kötülüğe iten en önemli etmendir örgüt. Bu ‘cahil’ insan, örgütlerin kıskacına girdikten sonra, onların yardımı ile de yapamayacağı kötülük olamaz. Eli kanlı bir katil ile (katil olduğunu bilmeden) sohbet ediniz, hakkında şöyle düşünürsünüz; “ne iyi adam”. Bir-kaç kişinin katili olduğunu öğrendiğinizde düşünceniz ve ona karşı durumunuz değişecektir. Bu katili, bir örgüt yaratmıştır.”

İnsanlar tek tek değerlendirildiğinde, hepsinde bir güzellik, bir masumiyet görülecektir. Taa ki, bu insanlar bir araya gelip, belli amaçlar için örgütlendiklerinde, planlar yapılarak, projeler uygulayarak faaliyete başlarlar ve devam ettirirler. Bunlardan bir kısmı da tamamen kötülüğe endekslenmişlerdir, planları, düşünceleri tamamen kötülüğe doğrudur. Vuku bulan her kötülük olayında da mutlak surette bir örgüt söz konusudur. Örgüt, yani birden fazla kişinin bir araya gelerek planlama yaptıkları kuruluş, resmi ya da gayrı resmi.

Rahmaniyet ve nefsaniyet.. İnsan içinde birbirine bağlı iki uçlu ip gibi. Hangisi güçlü çıkarsa yön o tarafa doğrulur. Çoğunluk nefsaniyet ipinin çektiği yöndedir. Yön ne taraf ise, planlar, meşguliyetler o yöne doğrudur.

“içinizden hayra (Hakk’a) davet eden, Hak ve hakikate göre hükmedip, Din’e ters olan şeylerden uzaklaşmanızı tavsiye eden bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa ereceklerdir.” (Âl-i İmran/104)

Örgütlerde içinde bulunulan yönlere göre kurulup, faaliyete geçerler. ‘Hakk’a davet ve ‘hakikate göre hüküm’ sahipleri de, kurtuluş müjdesini ihvana sunarlar. Hak ve batıl kavgası tarihi bir gerçektir. Maalesef her anın hakikatidir.

“Güller içinde gezinin” buyurmuş büyükler. Neden? Güller içinde gezin ki, gül kokuları sarsın seni.

Şöyle bir mesaj okumuştum.

“Kurbağanın vırrıklama’sı, bülbülün ötüşü. İkisi de sestir. Soru şudur; Bülbül sevilir de, niye sevilmez kurbağa? Ortamlarından olmasın? Birisi bataklıktadır, diğeri güller içinde…”

Hz. Mevlânâ’dan da hatırladığım kelam vardır bu konuda.

“Bokböceğini çıkarır helvanın üstüne koyarsan” yaşayamaz. Her iki ortamın sahipleri de kendi ortamlarında mutludurlar. Hiç kimseyi, hiç bir nesneyi ortamlarından ayırmamak gerekir.

10 Ocak 2012 Salı

“İleri Demokrat” Bir Söylem!

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilen üyelerin partilerince seçilme kriterleri nelerdir? Nasıl seçerler, kaç kişinin incelenmesi sonrası seçilen kişiye karar verirler? Bu soruların,  özellikle ülkemizde cevaplandırılması zordur. Hangi pozisyonlarda, hangi uzmanlık değerlerinin arandığını tespit etmek bir türlü mümkün değildir. Eleştirdiğimiz herhangi bir parti değil, tüm partilerimiz için geçerli bir tespittir.

Demokrasilerin doğurduğu bir sonuç bu, bir türlü demokrat düşünceye sahip olamayan kişilerin savunduğu demokrasinin. Kendileri demokrat değil ama savunduğu şey demokrasi!

Ayhan Sefer Üstün; AKP Sakarya Milletvekili, Avukatmış, Mazlumder’in (Kürtçü ve Dinci bir kuruluş) Adapazarı şubesi kurucusuymuş, İlim Yayma Cemiyeti sekreteriymiş, Meclis insan Hakları Komisyonu inceleme Başkanıymış. İlker Başbuğ’un Yüce Divan’da yargılanması talepleri ile ilgili olarak;

“Sanki Anayasa Mahkemesi’ne gidince farklı bir karar mı alacak? Hayır. Artık Anayasa Mahkemesi de demokrasiyi, özgürlükleri koruyan bir anlayışa sahip”. Demiş. (Gazeteler)

İleri demokrasi yılları yaşıyoruz. Şu kafaya bakın, yazılı kanunlara aykırı sözde hukuki işlem yapılacak ve siz buna demokrasi diyeceksiniz. Özgürlükler diyeceksiniz. Üstelik mesleği Hukuk’çuluk. Bir de İslami alt yapısı var! bir de insan hakları inceleme komisyonu başkanı. Söylediği ve savunduğu fikrin ne anlama geldiğinden haberi yok.

Devletler, kuralları belirlerler, yazılı hale getirirler, buna kanunlar demeti denir. Uygulamalarını da bu kanunlara göre yaparlar. Kanunlar, gücünü Anayasalardan alırlar. Bu düzen Hukuk düzenidir.

Çadır devletlerinde bile olmayan bir anlayışın, bizleri yönetmesi ne acı!

Sanki biz kararımızı verdik, hangi mahkemeye giderse gitsin karar değişmez der gibi.

Bu düşüncenin, bu kafanın demokrasi ile hele hele “İleri Demokrasi” ile ne ilgisi var? anlaşılamaz, anlatılamaz.

Öyleyse yapılması gereken nedir?

Milletvekilleri aday adaylarını seçmen (parti ise, parti üyeleri) kendisi önermelidirler. Para gücü olan, aşirete hükmeden, devletlülerin desteklediği kişilerin “ben adayım” diyerek ortaya çıkmasının gerçek (İleri) demokrasilerle bir alakası yoktur.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Teşekkür

Şöyle bir düşündüm. İnsanlığa bahşedilen en önemli kelime nedir?

‘Teşekkür’ kelimesini buldum.

Dünya nizamını, insanların arasını düzelterek, gönüllerini hoş tutarak sağlayan önemli bir kelime, önemli bir eylem. Ertelenmesi, geciktirilmesi, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir borç, bir edim. Yer ve zaman aranmaz, uygun vakit beklenmez, karşının halinin nice olduğu araştırılmaz… Anında, hemen yerine getirilecek bir görev. Gecikilirse kıymeti yoktur, yerine getirilmezse görünürde bir cezası yoktur. Yumuşak bir sesle, inanarak söylendiği zaman karşının kalbini kazanır, gönlünü kurar, en kaba, en hoyrat durumlarda bile karşının yumuşamasına sebep olur, kızgınlıkları giderir, kırılmışları barıştırır.

“Yalnızca Vechullâh adına sizi yediriyoruz… Sizden ne bir karşılık ve ne de bir teşekkür istemiyoruz”. (insan/9)

Yaradan’ın seslenişidir.

İlminden, kullarına sonsuz Rahmaniyetiyle ikramlarda bulunur. Teşekkür beklenmez, zamanında ihtara gerek kalmadan yerine getirilmesi istenmektedir. Şan’ı yüce ve “her an bir şan alan”ın cömertliği ile sonsuzluk ilminden, yeni merhaleler açılır. Anahtarı da teşekkürdür.

Bir kez gönül yıktın ise/Bu kıldığın namaz değil/Yetmişiki millet dahi/elin yüzün yumaz değil”
 +++
  “Bir gönül yaptın ise/Er eteğin tuttun ise/Bir kez hayır ettin ise/Binde bir ise az değil”

Tarihi kelâmlarda verilen öğütler, iyi değerlendirilmeli, derununa düşünülmeli, oradan bugüne ışık tutacak sonsuzluk dersi alınmalıdır.

“Şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemesidir… Kim şükrederse şüphesiz ki şükrü nefsinedir! Kim nankörlük ederse, Rabbim Ganiyy’dir, Keriym’dir.” (Neml/40)

İnsan beyninin algılamasının gelişmesi, her an çok çeşitli merkezlerden akan bilginin içselleştirilmesi, bu bilginin ete kemiğe büründürülüp işe yarar hale getirilmesinin altında hep, “Gönül Yapma” emrinin inceliği yatmaktadır.

İşimiz çok zor değil, sadece teşekkür ederek hayatımızı hale yola koyabiliriz.


Bir An

Yetim, gam, gözyaşı,

Ancak budur hayatın aşı.

Bir de yollanırsan sınır boylarında garip

Dağ eteklerinde mahzun,

İşte;

İlerlemenin, büyümenin en başı.

Aş o dağları,

Vur kendini siperlere.

Yoldaşın; içindeki dert,

Düşmanın; içindeki düşman.

Kılıcın;

Suyu verilmiş pek sert.

İhlas ile Hû,

Hak ile hem-dert.

Yolun açık, başın salimdir ‘Türk’ oğlu.

6 Ocak 2012 Cuma

Tutuklama


Tarih 16.12.2009, yer Trabzon, konuşulan yer TCG Oruç Reis Fırkateyninde basın toplantısı. Konuşmacı Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ. Yanında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner, Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Aksay, Jandarma Genel Komutanı Atilla Işık, Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk ve diğer askeri yetkililer.

Sıradan bir basın toplantısı gibi görünüyor, sıradan basın toplantısı için bir fırkateyn Trabzon’a gelir ve dört gün bekler, yanında Kuvvet Komutanları ve Ordu Komutanı! Olmaz, olmaz. Sıradan bir basın toplantısında böyle bir organizasyona gerek yoktur. Bu önemli bir basın toplantısıdır. Konu, KARADENİZ.

“ABD, Irak’ın işgalinden önce savaş gemileriyle Mersin ve İskenderun limanlarını neredeyse işgal ederken, Samsun ve Trabzon limanlarını” da istemişti. (1)

“Öteden beri, sadece Ortadoğu bölgesinde değil, genelde Avrasya kuşağında yaşayan, sıcak çatışmaları aşan güç mücadelesine dikkat çekerken Doğu Akdeniz ve Doğu Karadeniz’e dikkat çekmeye çalışıyoruz. Çünkü bu bölgeler, terör meselesinden çok daha geniş bir uluslar arası ilgiyi üzerinde topluyor. İki bölge; Türkiye’ye çok büyük fırsatlar sunacağı gibi, bu ülkenin çöküşüne bile neden olabilecek ölçüde güç mücadelesine sahne oluyor.” (2)

“Türkiye- Rusya ve Ukrayna “Karadeniz ittifakı” kurmaya hazırlanırken, Karadeniz’in denetimini kendi ellerinde toplamaya çalışırken ABD ve müttefikleri bir başka Karadeniz senaryosu üzerinde duruyor. Kadife Devrimler’le başlattıkları senaryo büyük oranda çöktü, ama güçler çatışması devam ediyor, senaryo çok!” (3)

Trabzon’a hâkim bir bölge seçilerek, Mahmur’dan getirilecek teröristleri yerleştirmek bile istemişlerdi.(4) (besbelli, sırasında kendi emelleri doğrultusunda kullanmak için.)

Bu açıklamalardan sonra Başbuğ’un Fırkateyn konuşmasına dönebiliriz.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülmekte olan asimetrik psikolojik harekete değinmek istiyorum. Bu konuya değinmenin, özellikle bugün üzerinde beraber olduğumuz TCG Oruç Reis Fırkateyni’nde değinmemin özel bir anlamı vardır. Her halde bunu, herkes açıkça ne demek istediğimi anlamaktadır. 
Türkiye’nin bulunduğu coğrafya zor bir coğrafyadır. Ülkemizin etrafı sorunlarla çevrilidir. Bu coğrafyada güçlü olmayan devletler ayakta kalamaz. Milli gücün asli unsurlarından biri de askeri güçtür. Etkin ve caydırıcı niteliklere sahip bir silahlı kuvvetlere sahip olunması hayatidir, ülkenin beka sorunuyla direkt ilgilidir. 

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisine olan özgüveni tamdır. Bundan kimsenin en ufak şüphesi olmasın. Sahip olduğumuz bu özgüven, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisine yönelik, gerçeklere, doğrulara dayanan, önyargılı olmayan, sağduyulu eleştirileri her zaman saygı ile karşıladığını ve bu tip eleştirilere her zaman açık olduğunun açık bir kanıtıdır. Ancak, bu duruma karşın son zamanlarda gerçek dışı olaylara, yalanlara dayalı, ön yargılı olarak bazı çevreler ve kişiler tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı asimetrik psikolojik harekât yürütülmektedir.

Bizi en çok üzen ve yaralayan noktalardan biri ise Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bizlere canları emanet edilen Mehmetçikler üzerinden kanlı hesaplar yapabilenlerin Türk Silahlı Kuvvetleri içinde olduğunun düşünülmesi, ileri sürülmesi konusudur. Bu düşünceleri kapalı ve açık şekilde söyleyen ve ima edenler bize göre bu yaptıklarıyla Türk milletine ne kadar zavallı bir durumda olduklarını göstermektedirler.”

“ Türk Silahlı Kuvvetleri gücünü Türk milletinden almaktadır. Ziyaret ettiğimiz her bölgede halkımızın Türk ordusuna, komutanlarına olan sevgisini her vesileyle görmekteyiz. Bu bizim için en büyük güçtür. En büyük gücümüzü, güç kaynağımızı, halkımızın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı duyduğu sevgi, saygı ve güven oluşturmaktadır.(5)

İç politikanın kısır, gereksiz, kafa bulandırıcı gündemine takılı kaldığımızdan Genel Kurmay Başkanı’nın mesajlarını anlayamadık. Sandık ki biz, Genel Kurmay Türkiye’de yürütülen bir takım soruşturmalar hakkında açıklama yapıyor, fikir beyan ediyor. O günlerdeki çokbilmiş gazeteciler, yandaşlar, liboşların yorumlarına bakarsak ne dediğimiz anlaşılır. En büyük lafları da şudur. “Sıradan demokrasilerde bile asker konuşmaz.”

Biz de diyoruz ki, senin ülkene kast etmiş güçlerin talebi var. bu talepleri silahlarını göstererek yapıyorlar. Sen sivil güçlerle cevap verirsen etkili olmaz. Bu mesaj Kurmaylarca verilmelidir.

Trabzon fırkateyn konuşması, yabancı emellere ket vuran ve güce yapılan güç gösterisinden başka bir şey değildir.

Kesin kanaatim o dur ki, Başbuğ’un ipi Trabzon konuşmasında çekilmişti.

++++++++++++++++

(1) Arslan Bulut,12.7.2010 Y.Çağ
(2) İbrahim Karagül,30.06.2010, Yenişafak
(3) İbrahim Karagül,08.08.2010, Yenişafak,
(4) Arslan Bulut,15.01.2010, Yeniçağ
(5) 17.12.2009 tarihli gazeteler.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...