16 Nisan 2014 Çarşamba

Siyasal İslam Savunucuları Yenilmiştir


Bu topraklar bizim yurdumuzdur!
Deli gönül yücesine çıkar!
Bir üveyik olur uçar gider.
Ardahan’dan Edirne’ye
Edirne’den Ardahan’a kadar.
(Cahit Külebi)


Şair zihninde ne kadar da küçülmüş bizim yurdumuz demeye hakkımız var. Edirne ve Kars arası sıkıştığımız topraklarda. Ama sahiplik bağının sıkılığını da teşhis edebiliyoruz.

Denize dalan delikanlı cevvaliyetinde girelim konuya.

Dayatılan ‘Sünni İslam yorumu’ yenilmiştir. Başarısız olmuş, öngörüleri hepten fos çıkmıştır. Zaten, Arap kültürü, örf ve adetlerinden kaynaklanan bu yorum, milletimizin kahir ekseriyeti tarafından asla kabul edilmemiş, dayatanların keyiflerine aykırı hayat tarzı süregelmiştir. Daima azınlıkta olmalarına rağmen, bütün zamanlarda en fazla sesi çıkanlar onlar olmuştur. Onlar deyişim, tanımlamak adına, değilse onlar ve biz gibi bir ayırım değildir amacımız. Esasen, onlar kendilerini hep ayırmışlardır. ‘Biz’ vurgusu daima kuvvetlidir onlar için. Kendilerini hep ‘biz Müslümanlar’ şeklinde anlatmışlardır, yüzlerce örnek ortaya koyabiliriz. Sanki diğerleri farklı bir dine mensuplarmış gibi. Ne yazık ki, diğerlerini (yani bizleri) asla Müslüman görememişleridir. Nasıl ayırırsınız, kimi ayırırsınız, niye ayırırsınız?

Şimdi, şöyle mi söylemeliyim, Müslümanlar yenildi.

Buradaki Müslüman, kendilerini farklı olarak tanımlayan Müslümanlardır. Ne olduklarını son on iki yılda gördük.

Yılların biriktirdiği milli değerlerimize nasıl davrandıkları, kısa tarihin sayfalarında duruyor. Neredeyse, küfür etmedikleri değerimiz kalmadı.

Aşağıladılar, ayaklar altına aldılar, bayrak fetişizmi dediler, faşist yaygaraları attılar, Türk olduğunu söyleyene bölücülük yaptığını bildirdiler, askere giden evladı ardında davul çaldıran ana-babaya cezalar kestiler, asker gönderme şölenlerini yasakladılar, ne bayramlarımız kaldı, ne sevinç günlerimiz, Nevruz’un bizim olmadığını, devletimizi kuran büyük adamların “ayyaş”lığını öğrendik. Ergenekon’un terör örgütü olduğunu, Türk Ordusunun Komutanının bu örgütün yöneticisi olduğunu belledik. Ordu mensuplarının yabancı devletlerin casusu, yazarlarımızın, düşünürlerimizin bu örgütün mensubu olduğunu anlattılar. Anlatıp, hepsini birden cezaevlerine tıktılar. Aradan geçti yedi yıl. Ne bir belge gösterebildiler, ne de bir ifade.

Yalan söylediler. Yalan üzerine hikâyeler yazdılar. Yalan tacirlerinden devşirdikleri yalan senaryolar üzerine koca bir milleti sus-pus ettiler. Edebinden susan bir milleti, korku vererek, dize getireceklerini sandılar.

Hayatlarının tamamında hep yanıldıkları gibi, bunda da yanıldılar. Zaten bu tipler, hayatlarını karanlık mağaralarda geçirdiklerinden, yanılmaya mahkûm, eğri yürümeye düşkün, iz bulamamaya meyillidirler. Bir de kendilerini iktidar koltuklarına itekleyen ‘dış güçler’in bitmek tükenmek bilmez talimatları, tavsiyeleri, dayatmaları olunca akılları iyice karıştı. Yanılgı, yanılgı üstüne gelince de, yetkilerini farklı alanlarda kullandılar. Kanun, nizam tanımayan uygulamalara imza attılar. Bunun doğal sonucu da yolsuzluklar geldi. İyi niyetimizi koruyarak, bilmeden, istemeden diyelim, derin yolsuzluklar başlarını ağrıtır oldu. Her gün internete yayılan ses kayıtları ve yazıya geçirilmiş hali olan deşifreleri (tapeler) akıl almaz, havsalaya sığmaz kanunsuzlukları, kul hakkına el uzatmaları gözler önüne seriyor. Hani bunlar Müslüman’dı demeyeceğim. Her iddialı kişinin başına benzer olaylar gelebilir. Olabilir diyorum. Ancak, olayın tespiti ve halk içine yayılması durumunda yapılması gereken, adalet sistemini devreye sokarak, yargılamaların önünün açılmasıdır. İlgili ses kayıtlarından anlaşılan odur ki, tarihimizin (belki de dünya tarihinin) en büyük yolsuzluk hadisesiyle karşı karşıyayız. Başbakan’ın yolsuzluk karşısındaki davranışları olumsuz oy alacaktır. Kendisine güvenenlerin hayallerini yıkmıştır. Bundan çıkış yolu sadece adalet mekanizması ve yargıdır.

Yandaş yaygara Öteden beri, muhalefetin olmadığı, hükümetin alternatifinin bulunmadığı propagandasını sık yapardı. Bütün olanlardan sonra, bu propaganda etkisini yitirmiş, milletin zihninde başka partilerin de olabileceği resmi yeniden çizilmiştir. Aynı zamanda, ‘dış güçler’ özellikle, Ak Partiyi iktidara taşıyan Yahudi Lobileri (neo conlar) desteklerini çekmişlerdir (bunun çeşitli sebepleri var, en önemlisi BOP politikalarında değişime gittiler). Şimdi dış güçlerin, yeni bir Türkiye senaryosu üzerinde çalıştıklarını tahmin etmek zor değildir, Ak Partinin de, ‘yeni Türkiye’ söylemi üzerinde durulmalı (bundan böyle nasıl isterseniz öyle olacağız mı demek istemekteler? Pişmanlık belirtmesi mi?), Siyasal İslam politikalarının, Irak, Mısır ve Suriye’de batağa saplandıklarını da dikkate alarak:

Önümüzde bir seçim var. Tüm seçimler önemlidir. Bu seçim iki defa önem kazanıyor. Verilecek oylar, iki sonucu düzenleyecek. 1. AKP’nin iktidarı ve Cumhurbaşkanı seçimleri. 2. Dış güçlerin Türkiye’yi düzenlemelerine verilecek fırsat.

Yolsuzluk iddialarının soruşturulması ve kovuşturulması Ak Partinin iktidardan uzaklaştırılmasına bağlıdır. Bu seçimler, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı ve 2015 genel seçimlerinin de yol başçısı olacaktır. Diğer yandan, artık ülkemizde milli politikaların izlenmesi büyük önem arz etmektedir. Kendi politikacılarımızın, kendi idarecilerimizin kendi başlarına alacakları milli kararları uygulamaktan başka çare gözükmemektedir.

Siyasi İslam savunucularının söyleyecekleri bitmiştir. Muhalefet endişesi ve korkusu tüm hayatlarını doldurmuştur. Ülkeyi idare edemez vaziyettedirler. Ağır borç batağına sürüklenen millet henüz bu ağırlığı hissetmese de, ekonomistler, düşünenler geleceğimizi pek parlak görmemektedirler. Yükselen işsizlik oranları, artırılan faizler, dış açıklar, cari açıklar önümüzde duran büyük problemlerdir.

Bu vatan bizim. Oturup oy verme kararımızı bir daha gözden geçirmeliyiz.

Bu vatan bizim.

Ardahan’dan Edirne’ye
Edirne’den Ardahan’a kadar.



14 Nisan 2014 Pazartesi

Suçların İtirafı


Olur a, bir gün hatıra düşer de geçmişte bilerek veya bilmeden, isteyerek veya istemeden yapılanlar acı vermeye başlarsa, bir diğeri, daha başkası peş peşe göz önünde canlanır da yakar kavurursa, olgunlaşma devresi başlamış demektir. Durup dururken, kendi kendine yüzün kızarıp, boğazın kurur, nefes almak zorlaşır. Etrafında senden başka bir canlı olmadığı halde, cendereye konulmuş gibi, falakaya yatırılmış gibi olursun. Terler, üşür, terler, üşürsün. Yaptıklarını kendine itiraf eder, sonuçta kendine ceza verirsin. Bir anlamda kabir azabı başlamıştır. Daha doğrusu, hiçbir azap insanın kendine verdiği ceza kadar yakıcı olamaz. ‘Cehenneme herkes kendi odununu taşır’ sözünün anlamı da bu olsa gerektir.

Okuduğum her yazıyı, her makaleyi, her şiiri, her hikayeyi, kitabı, romanı.. yazarının bir itirafı gibi görürüm. Acıları, hüzünleri, sevinçleri, zevkleri ayrı ayrı dökülür kâğıt üzerine. Kendine itirafıdır, bizler de sebepleniyoruz. Atölyesinde, laboratuvarında geceler, aylar süren titiz çalışmaları ve yorgunluğunun sonunda ulaştığı eserde itirafıdır bilim adamı veya sanatçının. İtiraf, aynı zamanda faş etmedir. Ruhunun derinliklerindeki kendinden bile gizleyerek geliştirip, büyüttüğü, üzerinde yılların emeği ve gizemi olan bir sonuç. Bazen, kendilerini bulunmaz Hint kumaşı cinsinden gören yazar-şairlerle karşılaşırım, hiç incitmeden onları bir tebessüm dolar dudaklarıma. Olsun, bir gün gelir ki, kendilerinin de bir -hiç- olduğunu anladıklarında daha olgun, daha öz eserleri vereceklerini düşünür umutlanır ve unuturum.

Suç ferdidir. Bir başkasını bağlamaz. İşleyen, suçun kahramanı olarak yaşar, itiraf eden ise zafer kazanan kumandan.

Aslen suçlu olduğu halde, başkalarını rahatça suçlayarak nutuklarını geliştirenler de vardır hani, yakın geçmişimizde pek çok örneğini gördük. Devletini suçlayanlar, ordusunu suçlayanlar, eğitim sistemini suçlayanlar, aynı vatan üzerinde ortak bir tarih oluşturmuş farklı etnik yapıları suçlayanlar, dilini, bayrağını, marşını, türküsünü, sazını, sözünü… suçlayanlar. Asıl suçlular onlar, fakat itiraf edemiyorlar. Bir de hayatlarına bakınız. Rahat bir uyku çekemediklerine bahse girerim. Kimisi kuruldukları gazete köşelerinde kurdukları güzel cümlelerin ardına saklandılar, kimisi mensup oldukları akademilerin verdiği unvanların ardına. Bıraktıkları sakalları bile onlar için saklanılacak bir sütreydi. Konuşmaları arasına sıkıştırdıkları, belki anlamını bile bilmedikleri İngilizce kavramlar bile onların perdeleriydi. İtiraf edilmeyen suç, içerde büyür büyür ve dev halini alır. Kişinin aklını başından aldığı gibi, dumansız ateşler içinde kavrulur da kavrulur.

Bakmayın bizimkilerin akılsızca davranıp, suçlarını kendilerine bile itiraf etmemelerine. Yandıkları yanlarına kâr kalacak.

“Kendimi her davranışımda suçlu bulurum, daha kötüsü değişmez yasaların bir sonucuymuş gibi suçsuzken bile kendimde suç aramamdır, bunun birinci nedeni, çevremdekilerden daha akıllı olmamdır." Diyen Dostoyevski kadar entellektüel namuslu ve akıllı olamamalarıdır.

Yıllarını ateist olarak geçiren Antony Flew’in, suçluluğunu “Yanılmışım Tanrı Varmış” cümlesiyle itiraf etmesi ve itirafını tüm dünyaya bildirmesi bizlere bir yol göstermektedir.

Salt kendine itiraf başlangıç olsa da, yeterli değildir. Suçların bir de halka açıklanması ve bu yolla nefsin dizginlenip, aşağılanması, terbiye edilmesi de lazımdır ki, bu durum bizim kültürümüzde melamet olarak adlandırılır.

İtiraf, zamanı yaşayarak idrak etmektir. Zamanı, anı, yani şu anı, şimdiyi. Geçmişi yad ederek, pişmanlıklar içinde yaşamaktansa, cezaya razı olarak anı huzurda geçirmek.

Varlığı sahibine gönüllü vererek,

Hiçlik cennetinde, ‘An’ı yaşamak…


10 Nisan 2014 Perşembe

Yorgun Ülkücü


Aslında aç ve yorgun diyebilirdik. Açlık, yorgunluk verir, yorgunluk uyku. Sanki birbiriyle ilintili gibi. Ya da ikisini birlikte kullanmak, manayı istenen yönde pekiştiriyor.

Düşünce gelişmeden, bilim ve teknolojide gelişmeler olamaz. Yani bir bakıma talep olmadan, arz büyüyemez. Tıpkı, bir çocuğun büyümesi gibi. Çocuk sadece gördükleriyle ilgilidir, görünenin ardı arkası onu pek ilgilendirmez. Hayatı somutlarla örülüdür. Derinliğe ne hacet duyar, ne de bir arzusu vardır. Gördükleri, görülmesi gerekenler değildir. Öylesi bir hayat işte. Bu sebepledir ki, çocukların akıl baliğ olmalarına kadar nefisleriyle yaşamaları şart görülmüştür. Nefis mücadelesi yoktur (beklenmez, böyle bir vazife de verilmemiştir, sorumsuzdur, günahsızdır), nefsi ile birlikte büyüme çağını bitirecektir, bu aşama aynı zamanda nefsin de büyüme, güçlenme dönemi olsa gerektir.

Şöyle bir sual akla gelebilir. Madem çocukluk çağında nefsi de kendisiyle büyümektedir, o halde çocuğu bir mağaraya (okul da diyebilirdik) alıp, nefsin gelişimine mani olacak eğitim, terbiye, tedrisat sistemine sokalım.

Cevabı hayırdır. Bırakılır ve çocukluk çağı nefsiyle birlikte geçer. Böyledir. Aksi durumlarda, düşünemeyen, her şeyi kabul eden, sorgulamayan, ebleh insanlar olur çıkarlar, bu anlamda iki önemli örnek önümüzde duruyor. Birincisi, PKK korkusuyla dağa çıkan veya kaçırılan çocuklar, ikincisi çeşitli cemaatler tarafından, ailesinin maddi imkânlarının yetersizliğinden veya diğer bazı sebeplerle cemaat evlerinde, yurtlarında adeta mahpus hayatı yaşayan çocuklar. Yazık ki, söz edilen çocuklarımız asosyal bir sınıf oluşturmuşlardır. Mizan koyucunun sorumsuzluk, günahsızlık verdiği çocuğa, hangi yetkiyle, neyin eğitimini vereceksin, sırası gelmeden? Nasıl da güzel bir sözdür: “her şey zamanında güzel.”

Zaman zaman pozitif düşünceleri aralamakta yarar var diye düşünüyorum. Şöyle ki, durmaksızın ‘Turan’, ‘Kızıl Elma’, ‘vatanın bölünmesi’, ‘hainlerin sayısının artması’ gibi düşünceleri kısa süreliğine bir yana bırakıp, farklı alanlarda düşünme egzersizleri yapılmalıdır. Bir nevi dinlenme süreci. Farklı konuya odaklanarak (negatif de olabilir), bir öncekilerin teferruatından uzaklaşmak. Aslında, onları daha kuvvetle düşünebilme ve çözüm bulma yolunda istirahat dönemi diyebiliriz. Kısa bir uykuya yatırma dönemi. Meraklanmayınız fikirler; durmaz, uyumaz, farkına varmadan biz, onlar gelişmeye devam eder. Burada dinlendireceğimiz, vücudumuzdur. Yeni bir konuya geçerek dinlenme denemesi o kadar. Alışkanlık yapmaması şartıyla, tıpkı, çocukluk çağındakinin yetişkinlik dönemine geçene kadarki dinlenme, serbest dönemi gibi.

Hayatı bir düzen ve nizam içinde yaşamak, manevi yükselme talim ve terbiyesini ihmal etmeden yürütmek aynı zamanda, çağın vebası gibi adlandırılan depresyon gibi illetlerin de önüne geçecektir. Böyle bir hayatın, ilavesi bir de deha varsa kişide, işte o zaman insanlığa hizmet verecek büyük insanın, medeniyeti uçuracak ulu zatın doğumu vücuda gelecektir.

Git gide yıllar geçer ve yaşlandıkça, tazelenir. Yorgunluk bir sonuç olsa da, tecrübe ve bilgelik barındırır. Yetişkinlik yolunda atılan her adım hem dinlenme hem de gençleşme adımı olur.  Vücuda alınan gıdalarla, eskiyen hastalıklı hücrelerin imha edilip atılması, onların yerine yeni hücrelerin oluşturulması hali bir gençleşmeye işaret eder. Esasen yorgunluk, görev süresi bitmiş ve ölen hücrelerin atılmasıyla, zindelik ise yeni hücrelerin ilavesiyle hissedilmektedir.

“Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar çevir, bak, ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer” (Mülk/4)… Gerçekten de öyle… Cenab-ı Hak, insana sunduğu bu âleme, pozitif ve negatif unsurları ezel yaratışında, ‘Ol’ emri gereğince, insan yapısına yerleştirmiştir. “.. iyilik ve kötülük veririz..”

Böyledir. Negatif unsurları ve kötülükleri bilmek gerekliliktir. Hem kimileri de, negatif alanda hizmettedir. Plana uygun, amaca uygun… Darvin bu konuya en önemli örnektir.

Demek ki, ‘yorgunluk’ aradığını bulamamaktan kaynaklanıyor. Tam da istediğin gibi olamamaktan kaynaklanıyor. Olsun. Denize atılan, nasılsa yüzmeyi öğrenecektir, umutsuzluk yoktur. Negatiflik, emir gereği yerleşmiştir. Şikâyete yer yok.

Fakire, bazı okuyucularımız soruyorlar: memlekette yolsuzluklar diz boyu, ülkenin Güney Doğu’sunda bir devlet kurulması çalışmaları yapılıyor, hükümeti oluşturan taraflar birbirleriyle kavga ediyorlar, gençler hiç yüzünden hayatını kaybediyor, niçin bu konulara temas etmiyorsunuz? Diye. Cevabım şudur: yanılıyorsunuz. Takip eden okurlarımız, bahsettiğiniz konular üzerine düşüncelerimizi açıkladığımızı hatırlayacaklardır. Arşivlenmiş yazılar bir tık ötenizde. Ayrıca, sitede diğer yazarlarımız da bahsedilen konuları çokta etkili yazmaktadırlar.

Ve,

Ara sıra, dinlenmek üzere konu değiştirmekte fayda umulur. Ne demişler, “tebdili mekânda ferahlık vardır.”


8 Nisan 2014 Salı

Tayyip Bey Kime Güveniyor?


PKK (BDP)’yi unuttuk: özellikle 17 Aralık soruşturmaları sonunda ortaya çıkan belgeler PKK’yı 4 ay boyunca unutturdu.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri aleve sarınca, bir-kaç gün evvel iktidar partisinin %43’lük oyuna bakarak, seçilemeyeceğini filan düşünenlerimiz (ben de içindeyim) oldu.

PKK’yı unutmuşuz. Nasıl ki, Güney Doğu’da özerklik ilanına hazırlandıklarını söylemişlerdi, nasıl ki, İstanbul’da bölebildiği kadar oyları bölmüştü, nasıl ki, İsyan çıkartırım kabadayılığını hoyratça dillendirmişti…

Hep cesaret aldıkları yer elbette Tayyip Bey’di. Bunun adını da, barış, özgürlükler, insan hakları koymuşlardı.

Şimdi puslar dağılıyor artık. PKK’nın Tayyip Bey’i destekleyeceği aşikâr oldu.

Peki, karşılığı ne?

Ve bu oyun nasıl bozulacaktır?

%43’lük AKP oyları içinde: İstanbul, Ankara, Antalya, İzmir, Urfa, Ağrı, Erzincan.. gibi illerde özellikle MHP’den giden oylar da var. Sair partilerin de verdikleri oyları hesaba katarsak ki, bu oyların toplamı %7’yi aşmaz ise durum kötü. PKK desteği ile Tayyip Bey seçilir.

Ben %43’lük oylardan iskontolarımı yaptığım zaman %40’a ulaşıyorum. Bu oran Tayyip Bey’i Cumhurbaşkanı yapamaz.

Öyleyse neye güveniyorlar?

Biz neyi atlıyoruz?

Öyle kesin konuşuyorlar ki (dün M.Ali Şahin gibi) Cumhurbaşkanlığı çantada keklik adeta.

Evet.

Ülkücü oyları alabileceklerine, 12 Eylül 2010’un yeniden tekerrür edeceğine inanıyorlar. Bunun alt yapısını hazırlamakla meşguller.

Başarabilirler mi?

Bendeniz başaramazlar diyemiyorum. Salakça oy kullananlar olduğu sürece, bence önlerinde mani yok.

Problem biz de.

Kandırılacaklar sınıfında olan bizleriz.

Ne diyelim?

Allah ferasetlerini açık bulundursun. Tuzağa düşenleri uyandırsın.

Amin.



7 Nisan 2014 Pazartesi

İhtiras, Hırs… Kin


 “İhtiras ‘passion’ kelimesi tutkuyla aynı şeyi kastediyor; ayrıca öfke, hiddet, sevdâ ve şehvet de kavramın içinde saklı” (Kerem Doksat, 27 Eylül 2011)

Dünya, ideallerini iktidar yapmak isteyenlerin cinayetleriyle doludur.

Kolayca cinayet işleyebilmek için toplumun kutuplaştırılması, hatta birden fazla bölümlere ayrıştırılması gerekecektir. Kutuplaşma dönemleri, hain üretmenin de kolaylaştığı zamanlardır. Ötekileştirildiğini algılayan kişiler, yaşayacağı kırılganlıklar sebebiyle, teklif edilebilecek her hangi bir olumsuz iş veya eylemi kolaylıkla yapmaya kalkışabilecektir. Karşıyı farklı renklerde görmek, bize ait olmayan gibi değerlendirmek, içinde bulunduğumuz grubun rengine boyanmakla ilgilidir. Örgütler daima üyelerinin, iç tüzük kurallarını disiplin altında uygulamasını isterler. Örgüt kararlarından farklı hareketlerde bulunmak ayrıca cezalandırmayı da gerektirebilir. Grup (örgüt) ahlakını içselleştirmiş kişilerde gruptan ayrılmak, onlardan farklılık göstermek sanki yalnız kalınacakmış intibaını yaratır. Korkular buradan doğar. Korku bir kere doğunca, artık yapamayacağı bir şey yoktur o grup üyesinin. Tehlike altında sıkışmış kedinin tırmalaması gibi..

Dikkat edilirse, hürriyetini kaybetmiş tiplerdir konumuz. Hürriyetle tanışabilmesi için: Kör nefsin kendisini dürtüp durduğu temelsiz ihtirası, kıskançlığı, garazı, kendi yararına başkalarının zararına göz yummayı, bunları günahsız insanların ölümüne yol açacak kerteye gidecek olan bir kin derecesine vardırmayı bütün bunları kendisine öğütleyip duran nefsini yenmesi gerekmektedir.

İdeallerini, hırslarının ardına gizlemiş, hırs gemi, boynuna takılmış ve çekip götürenin hırsları, ihtirasları olması halindeki kişilerin, hürriyet kelimesini ağızlarına bile almaması gerekir. Bu tipler ve bunların topluluğuna karşı bir ‘İsyan ahlakı’ hareketi geliştirmelidir (geliştirilmiştir). İsyan ahlakı sahibi insan ne yapar? Çok basittir, sadece işini yapmazdan evvel düşünür, doğru mudur, yanlış mıdır, yasalara aykırılığı var mıdır? Gibi. Bu kadar. Bu tür düşünceler işlendikçe, eylemlerin yapılması sonunda ahlak oturacak, gerektiğinde de yanlışı tespit ettiği anda isyan edecektir ve hatta alenen ayaklanacaktır. Söylenileni olduğu gibi, üzerinde hiç düşünmeden yapmaya amade kişilerin hürriyetinden bahsedilemez ki, bu tipler yenilenemeyen, üretmeye katkı yapamayan, taklitçiliği aşamayan, yaratıcılıkları ölü kişilerdir.

“İsyan ahlakı, iradenin sonsuza ulaşmak amacıyla, her çeşit menfaat ve tutkuya, sonlu olan iyilik ve mutluluğa dahi başkaldıran sorumluluk ideali olmaktadır.” (Nurettin Topçu)

Yaşadığımız günleri dikkatle analiz edersek, özellikle yöneticilerimizin akıllarının önüne hırslarını koyduklarını görürüz. Attıkları nutuklar, fırlattıkları bakışlar, müstehzi tebessümleri.. hepsi hepsi ihtirasın eseri. Bu tutku, sırf millete hizmet amacına yönelik olamaz. Hizmette, ihtirasa yer yoktur çünkü. Muhterisin iki adımından birisinin tehlikeler içerdiği kesindir. İlk tehlike ise kendisinedir. Sonra yakınları gelir. Olayları takvim sırasına göre değerlendirecek olursak bu sıralamayı tam olarak görebiliriz. İşleri kanunlara göre değil, iş yapıldıktan sonra yapılan işe göre kanun çıkartılması en önemli örnek olarak duruyor. Sormadan edemiyoruz: Neden? Neden, bilerek kanunlara aykırı işlemler yapılır ve aykırılıktan kurtulmak için yeni kanunlar düşünülür?

İki tip vardır önümüzde: birincisi, materyalist düşünce sistemine inanan, ölümle her şeyin biteceğini, doğumla ölüm arası zengin yaşamanın, her isteğinin karşılandığı bir dünyada yaşamanın kâfi olacağını düşünür ve inanır. Onun için gelecek, kendi geleceğinden ibarettir, diğerleri onun için önemli değildir. Ölüm sondur, bu sebeple ahlaki davranışlar kişinin kendisini sınırlandırmasından başka anlamı olmayan boş inanışlardır. İkincisi, sözde dindardır. Allah inancına sahiptir. Fakat inandığı Allah, ötelerde bir yerdedir. Kendisinden uzaktır. Ona ulaşmak imkânsızdır. Bir gün ölecektir. Kabir yaşamı azapla geçecek ve bir zaman sonra yeniden dirilecektir. Tanrısı onu hesaba çekecektir. Günahları kadar cehennem ateşinde yanacaktır. Bunun için, beş vakit namaz kılması, karısının başını kapatması, içki içmemesi kâfidir. Ötesi dünya işleridir. Dünya işlerinde zenginliğini artırması, rahat etmesi için elzemdir. Birikimlerini aklına geldikçe sayması, zenginliği ile övünç duyması onun şerefini artırır. Tipik bir modern zamanlar materyalisti ile arasındaki fark, sözde imanıdır. Aslında materyalist düşünceye sahip kişi ile arasında hiçbir fark yoktur.

Dikkat edilirse ölüm bilinci, her iki tipte de bir sondur. Dünya hayatının sonu, diğer hayatın (sonraki boyuttaki hayatın) başıdır düşüncesinden uzak. Beden her iki düşüncede de, asıldır. Kendisini et ve kemikten ibaret görür. Böylece ölüm, maddi bir dönüşüm olarak algılanır. Hataların başlangıcı ve sebebi budur.

Oysa dünya, bir mekteptir. Dünyada öğrenilecek, yapılacak işler vardır. Hakk terbiyesine girilip, Hakk olunacaktır. Daha doğru söyleyişle, Hakk olunuşunun farkına varılacaktır. Böylece ölüm, bir son değil, yeni bir başlangıçtır farklı boyutlarda.

Böyle inanılır ve bu iman üzere yaşanılırsa, ihtirasa, hırsa, tutkuya ihtiyaç kalmaz. Bilakis, bu olumsuz sıfatlardan kurtulur iman sahibi. Büyük kayıpların yaşandığı savaşların tamamının, hırslarına gem vuramayan, maddeci kişilerin akıllarından çıktığını anlarız. “İhtiras sahibi bir varlık olan insan düşüncesi, ölüm bilincinden uzaklaştırılırsa etik kaygısızlığın oluşması dolayısıyla vahşet ve cinayetlerin gerçekleşmesi doğaldır.”


“Allah’ın teklif ve daveti hür kullarınadır. Ancak hür olanlar Hakk yolunda yürüyebilirler”. İhtiras, hırs, kin, öfke, hiddet, şiddet, şehvet barındıran insanların hür olamadığını, hürriyet için bu bağlardan kurtulmanın elzem olduğunu bilmek gerekmektedir.

3 Nisan 2014 Perşembe

Siyasi Kazanç


Dünyanın, dünyeviliğin gidişatında iki temel olgudan bahsedebiliriz. İlki, daha fazla zenginleşebilmek için, diğer tarafın sahip olduğu maddi değerleri daha fazlasıyla sahipliğe geçirme gayretleri, ikincisi, sahip olunan zenginliği şahsi (evlad-ü ayal de tabii ki) kullanıma arz ederken, diğerlerine asla göstermemek ve güvenmemek. Burada ‘ben’ ve ‘diğerleri’ söz konusudur. Diğerlerinden aktarılabilecekler ‘ben’in becerisine bırakılmıştır. Maddi güç onda olduğundan, en ileri zekâlara sahip insanları küçük menfaatlerle kendisine hizmette çalıştırır, amaçlarını gerçekleştirme yolunda, yapılan planların tahakkuk etmesi gayretinde hiçbir eksikliğe yer verilmeden var gücüyle diğerlerinden bilgi, para ve güç aktarımı yapılır. Dolayısıyla kendisi durmadan gücüne güç katar, yardımcıları ise maalesef diğerleridir.

Dünya zenginliği bir tarafın elinde birikirken, diğer taraf iyice zayıflamaktadır.

Zayıflayarak güç yitiren çoğunluk, gıptayı aşan hasetle, kıskançlıkla seyrederken elinde olmadan bir derin salgın hastalığın kollarına düşer. Bu salgın hastalık virüsünün başında, bencillik, tembellik, çıkarcılık, doyumsuz tüketim, sınırsız istek ve arzular gelir. Gelişen medya araçlarıyla modanın reklamlarla etkisinde kalan özellikle genç nüfus, geçici isteklere kapılarak kapitalist sistemin pompaladığı özgürlükler, amaçsız yaşamak, cinselliğin özendirilmesi, pembe hayaller, sonsuz tüketim gibi sahte cennetlerle kandırılarak avutulmaktadır. Bu durum, özellikle başta gençlerin ve toplumun tümüyle bir manevi krizin içinde olduğu ve psikolojik çöküntü yaşadığı sonucuna ulaştırması mümkündür. Dayatılan bu hayallere ne kadar kapılırsa (özellikle) gençlik, maddi değerlerin belli isimler elinde birikmesinin kolaylaştığı bilinmektedir.

Vahşi kapitalizm bize, son olarak neo liberalizm olarak görünmüştü. Gerçi, bazı sosyologlar ve felsefeciler tarafından, neo liberalizmin artık sonlandığı, devrini tamamladığı söylense de, bir sistemin girdiği ülkeden çıkışı ha deyince olmamaktadır. Önümüzdeki onlarca yıl bu baş belası ile mücadele içinde geçeceğini tahmin etmek zor değildir. Çünkü sistem çalışırken ya kendilerine uygun yollar kurmuşlar, ya da mevcut yolları, kendilerinin kazançlarını yükseltecek ve mal birikimini kendi hanelerinde yığılmasını mümkün kılacak kabiliyette şekillendirmişlerdir. Mesela, özelleştirmeler vasıtasıyla el değiştiren milletin ekonomik değerleri bu kabil işlemlere maruz kalmıştır. Mesela, çıkarılan kanunların belli grupların menfaatlerine uygun değiştirilmesi bu kabil işlerdendir. Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde, özelleştirmeler ve devlete ait fabrika, mal, arazi gibi değerlerin satılmasına devam edilmekte ve kapitalist ülkelerce desteklenmektedir. Gariptir ki, neo liberal politikaların uygulandığı ABD gibi büyük kapitalist ülkelerde bile, devletin ekonomik hayatta daha fazla yer almaya başladığı ve kendi sistemlerini (çoğunluğun zarara uğradığını gördüklerinden) terk etmeye başladıkları da gerçekliktir.

Gelişmiş süper güç sahibi devletlerin, sıkıntılı zamanlarında ortaya koyduğu ve uyguladığı, sömürgecilik mantıklarından zuhur eden, az gelişmiş ve geri kalmış ülkeleri sömürme programları, hemen tüketilecek ürünlerin, o ülkelerde üretilip ve derhal satılması yöntemidir. Böylece ülkelerine de taze para nakli yapılabilecektir. Kaldı ki, sermaye ihtiyacı içindeki ülkeler, sermaye sahiplerinin taleplerini itirazsız kabul etmekteler ve ilave vergiler, stopajlar, harçlar koyamamaktadırlar. Sermayenin geri gitmesine ise asla engel olamamaktadırlar. Ülkelerine gelen sermaye yatırıma döndükten kısa süre sonra fazlasıyla geri dönmekte ve fabrika çalıştığı sürece de, ülke kaynakları gelişmiş ülkelere akmaktadır.

Siyasi akıl; devletinin bekası, milletinin huzuru ve selameti için, geçmişten ders alarak geleceği öngörerek planlayan akıldır. Kısa vadeli siyasi kazançlar, siyaset adamının iktidarını kısa süreliğine de olsa sağlayabilir. Ancak, liberal süper devletlerin vazgeçtiği politikaları ısrarla uygulayan siyasetçilerin gelecekte yerlerinin olmadığını da not etmemiz lazımdır.

Aralıksız borçlanma, sebepsiz ve sınırsız denetimden yoksun yabancı yatırımların teşvik edilmesi, kamu emvalinin gereksiz ve değerini bulmayan fiyatlara satılarak, yandaşlarına ve küresel çetelere peşkeş çekilmesi, millet zenginliğinin iktidar hırsına talan edilmesi politikaları asla ve kat’a milletin tamamı tarafından tasvip görmeyecek ve uygulayıcıları bir gün gelecek lanetleneceklerdir.

Bir de, mutlak söylenmelidir ki, milletin tevdi ettiği iktidar asla bir başkasına devredilemez. Bunun, tamiri imkânsız sonuçlar doğurduğu anlaşılmış olmalıdır. İktidar ancak, iktidarı teslim edene iade edilir. Bunun yolu da, seçimlerdir.

Ve seçmen ihaneti asla unutmaz.


1 Nisan 2014 Salı

Filler Çimenleri Ezdi


Prens, büyük bir özgüven içinde ve muhatabını küçümseyerek;

“Ya, sen bu kanunları amma ciddiye alıyorsun!”. Dedi.

Muhatabı, her şeyin bittiğini fark etti. Bu işten sıyrılmasının, kendisine ve ailesine bir zarar gelmeden kaçmasının gerektiğini fark etti…

Memuriyetiyle eve ekmek götürmeye başlamıştı, sokaklarda avare dolaşmalar, nerede akşam orda sabah takılmaları sona ermişti. Üç çocuk ve karısı ile birlikte küçük evlerinde gül gibi geçiniyorlardı. Taa ki, bu işlere bulaşana dek.

Hazineye ait olan fakat herhangi bir devlet kurumunun üzerinde veya henüz kadastrosu yapılmayan araziler üzerindeki kıymetli arsaları önce Hazine yönetiminin üstüne geçiriyor, oradan bir Vakıf’a kiralıyorlar, daha sonra da o Vakfa değerinin çok altında satışını yapıyorlardı. Başlangıçta kendisine de üç-beş kuruş veriyorlardı. Eh, para kazanmanın kötüsü de olmazı hani! İyiydi lakin yaptığı işi derin derin düşünene, uykuları kaçana kadar. Yaptıkları işlerin yasalara uydurulması nede olsa tam olmuyordu. Altında mutlaka bir eksiklik, bir kanuna aykırılık bulunuyordu. Anladığı vakit iş işten geçmişti. İşte öğrendikten sonra da ne dur kalmıştı, ne durak.

Başka bir partinin Genel Başkanı’yken, partisini değiştirerek iktidar partisinde Genel Başkan Yardımcısı olan kişinin gazetede yayınlanan bir röportajını okudu. Düşünmeye başladı:

Bir garip Genel Başkan Yardımcısı. Garip dedikse, Allah’tan başka kimsesi olmayan anlamında değil, ne dediğini bilmeyen, dünkü söyledikleri ile bugün söylediklerini karşılaştıramayan anlamındaki garipliktir söylediğimiz.

Şöyle demişti vaktiyle:

“Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular.”

“Mücahitlikten, müteahhitliğe terfi ettiler.”

Şimdi bu sözler unutulmuş. Gazeteci Talat Atila ile yaptığı mülakatta söyledikleri şunlar: “Bundan sonra bu operasyonu yapan çevrelerin bunu bir kez daha düşünerek başka şeyler yapabileceğini tahmin ediyoruz.”

 Eee…  tabi ki tahmin edersin. Ara sıra da olsa önce söylediklerin aklına gelir.

Üç gün önce Harun olanların, bugün Karun olması halinde, mutlak bir bit yeniği vardır. Ekonomi Profesörü olarak tam da kendisinin bileceği zenginleşme işleridir ve bu işleri yorumlama kapasitesine sahiptir. Kısa sürede zenginleşenlerde, haramı aramalıyız.

Kendi durumu hatırına geldi. Ürktü, korktu. Geleceğini göremiyordu. Karanlıktı. Bir an evvel kurtulmalıydı. Gidişat kötüydü. Haberi yorumlamaya devam etti:

Eski Başkan, bunu bildiği için, yeni bir soruşturma dalgasını bekliyor ve şimdiden tedbirini alıyor. Ortaya çıktığında “Ben Demiştim” diyebilmenin zevkini yaşayabilmek için.

Doğrusu ben de bekliyorum. Mümkün değil kurtulmak. Yapılan bini geçti. Sırf bizim yaptıklarımız yeter.. iliklerine kadar bir titreme bastı, terledi, yutkundu.

İmamın bulaştığı yolsuzluklardan, cemaatte faydalanmak isteyecektir ki, hem istemişler, hem de bulaşmışlardır.

Evet, ben de bekliyorum yeni bir soruşturma dalgasını. Öyle, polis, savcı, hâkim değiştirmekle filan halledilir bir mesele değil.

Bugün olmasa yarın, belki yarından da yakın…

Sabahın erinde evinin kapısının sert çalındığını duyumsar gibi oldu. Ter bastı vücudunu. Ne diyor bu çocuk: Kanunları amma da ciddiye alıyorsun. Ya, neyi alacaktım. Biz işlerimizi yaparken kanunları dikkate almayacağız da neyi alacağız. Sizin bitmez tükenmez hırsınızı mı? Ne doymaz insanlar bunlar.

En iyisi istifa etmek. Ya, çocuklar?

Bunca hizmetlerim oldu, bir emirlerini ikilemedim. Terbiyesiz çocuk, bir de fırça atıyor. Ne amirim, ne genel müdürüm, hiçbir yetkisi yok. Sıradan bir vatandaş işte. Ama kazın ayağı öyle değil! İstediği an beni işimden de eder, çoluk-çocuğumdan da.

Bir daha bulaşmam, imkânı yok yaptıramazlar bir daha, ben karışmam.

Karışmasa işinden olabilir, karışsa ceza evini boylayabilir ikilemi ile geçen günler, acımasız patronlar, gariban ezilenler. Buhranlar içindeki hayat düşünebilme yetisini bile elinden alıyor, biraz da mecburiyetlerden söylenileni, hataya düşmemeye dikkat ederek yapmaya çalışıyordu. Patronu prens ile yaptığı telefon konuşmasını bir arkadaşının, kulağına dayadığı telefon kulaklığından dinledi. Bir acayip oldu. Titremeleri arttı. Eyvah! Dedi. Dedi ama ne yapabilirdi? Hiç. İstifa etse ne olacak? Yaptıkları yanlarına kar mı kalacak? Yo.. Başka bir yol olmalı.

İyi de oldu dedi kendi kendine, bu kayıtların yayınlanması iyi oldu. Terlemesi geçti, bir huzur kapladı tüm benliğini. Hınzırca bir tebessüm belirdi dudaklarında. Kurtuldum, kurtuldum… Bu kayıtlardan sonra bir daha kanunsuz iş yaptırmazlar kurtuldum. Diye düşündü.

Senelik izninin tamamını aldı ve eve kapandı. Kimsenin yüzüne bakacak hali kalmamıştı. Evlerine gelen gidenler de olduğundan utancından, bir akşam kimselere görünmeden evden ayrıldılar, garajlara kadar bir taksi ile gidip, köylerine vardılar. Bir ay az da bir süre sayılmazdı, unutulurdu hiç olmazsa.

Kasetler savaşı kıran kırana devam ediyordu. Devlette çalışan en üst düzey memurların bile dinlenildiği bu ortamda en iyisi hiç konuşmamaktı.

Son dinlediği kasette en büyük memur: “Merak etmeyin, kanun çıkartır sizi kurtarırız” diyordu.

Bu laftan sonra Prens’in söylediği, “amma da ciddiye alıyorsun kanunları” lafını daha iyi anladı. Nerelere yaslanmışlardı, gücü kimlerden alıyorlardı.

Kendisi? Kendisi ne olacaktı? Kanunlar, büyükleri, güçlüleri korumak için yapılırdı, ya kendisi ne olacaktı?

Bilemedi, bir mana veremedi.

Kurtuluş ümidi görünmüyordu.

Çocukluk ve gençlik dönemlerinde seyirterek çıktığı sivri kayaya doğru yürüdü…

Bir daha dönmedi.



Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...