9 Kasım 2013 Cumartesi

Fenerbahçe, Kongre ve Seçimler


İç işleri Bakın Aksu’nun oğlu başkan adayı olmuş ve Beşiktaş’ı ele geçirme planlarını uygulamaya koymuşlardı. Beşiktaşlılar kilitlendiler, hasta yatağından kalkarak gidip oylarını kullandılar. AKP yenildi.

Olmasa, Trabzonspor olsun dediler. Ticari ortaklık yaptıkları zengin mi, zengin bir kişiyi aday yaptılar. Karşısında tanınmamış bir kişi vardı. Tek özelliği Oflu oluşuydu. Trabzonspor’u sevenler ve yad’a yedirmek istemeyenler, işini gücünü bırakıp gittiler oylarını kullandılar. Trabzon kazanırken, AKP kaybetti.

Bari, Fenerbahçe bizim olsun dediler. Nasılsa yıpratılan, yorulan ve sinir harbine dayanamayacak birisi var karşımızda. İşini elinden aldık, itibarsızlaştırdık dediler ve karşısına, hastaneler kralını, bir önceki dönem Futbol Federasyonu Başkanlığına taşıdıkları yandaşlarını aday yaptılar. Fenerbahçeliler biliyorlardı. Başkanları Yıldırım yorgundu, sinirleri gergindi… Fakat, AKPlilere bıraklamayacak, bırakılmaması gereken futbol kulüplerine sahip çıktılar. Rakiplerin harcadıkları milyonlarca liralık reklamosyonlarına kanmadılar ve gittiler (hiç görülmemiş bir katılımla) oylarını kullandılar. AKP bir daha yenildi.

Başbakan’ın, Aziz Yıldırım’a hitaben söylediği sözlere bakınca, kaçırılan kalenin büyüklüğü anlaşılıyor. Ne kadar çok umut bağladıkları anlaşılıyor. Kaybetmek acısının ne kadar sıkıntı verdiği anlaşılıyor. Ne büyük umutlar bağladıkları anlaşılıyor.

Kaybetmeye başladılar. Artık buna kendilerini alıştırmaları lazım. Sırada İstanbul, Ankara Belediyeleri var.

Allanmış, pullanmış medya operasyonlarıyla, büyük paralar harcanarak insanların gözlerini boyamaya çalışmaları da havaya gidecek. Artık millet uyanmıştır.

Hiç olmazsa: Beşiktaş, Trabzonspor ve Fenerbahçe kongre üyeleri kadar uyanmışlardır.

Başbakan’ın alelacele, üstüne vazife olmayan ve daha sadece söz olarak konuşulmuş konulara bile cevap vermesi, yenilgiyi hazmedemediklerini gösteriyor.

Meraklanmayın AKPliler.

Beterin beteri vardır.

Spor kulüplerine sahip çıkan halk, memleketine, diline, dinine, kültürüne de sahip çıkacaktır.


7 Kasım 2013 Perşembe

Uluslararası İstihbaratı Okuma veya Okuyamama-III

İsrail yetkililerinin Fidan hakkında ‘İran dostu’ suçlaması yapmaları aslında kendilerinin ve ABD’nin İran dostu olduklarını kapama çabalarından başkası olamaz. İran’a mecburdurlar çünkü ABD’nin içine düştüğü ekonomik krizden çıkmasının yolu (ve hatta tek yolu) İran altınları (ve İran’ın kullanma ihtimali olan altınlar) olarak görülüyor. Nitekim yeni seçilen Cumhurbaşkanı’nın ılımlı yaklaşması ile ABD-İran dostluğu pekişmiş ve açık olarak görüşmeler başlamıştır.

Irak’ın Kuzeyinde oluşturulan Kürt devleti ile ilişkileri de Hakan Fidan’ın yürüttüğü bilinmektedir. İsral’in Kuzey Irak’ı kendi ülkesi gibi gördüğü de bir gerçektir. Irak merkezi yönetimiyle çıkan petrol gelirleri krizi de, Türkiye’nin işin içine girmesiyle bir nebze düzeltilmiş oldu. Ancak, Kuzey Irak petrollerinin Akdeniz’e getirilmesi ve tankerlerle ABD’ye taşınması işi nasıl gerçekleştirilecektir? Bu noktada Mersin gündeme geliyor. PKK terör örgütünün Mersin’de yaptığı sokak eylemleri ve yandaşlarının Mersin’e yerleştirilmesi, aslında ABD’nin Kuzey Irak Petrolleri politikasının bir sonucudur(Bu noktada, ne olursa olsun, mahalli idareler seçiminin BDP ve AKP’ye kaptırılmaması büyük önemi haizdir.) görülüyor ki, her ne istenilmişse ABD tarafından şak diye yapılmıştır Türkiye tarafından.

Geçenlerde, Wall Street Journal gazetesinde bir haber yorum yazılır.

Tartışmalar da buradan çıkar Türkiye’de. Kimi Hakan Fidan’ın hedef gösterildiği, kimi Fidan üzerinden Başbakan’ın tehdit edildiğini filan yazdılar. Neo-Conlar’ın gazetesi olarak bilinir gazete. Elbette yazarları da onlardandır. ABD siyasetinin bildirimlerinin yapıldığı, gerektiğinde atanması istenen kişilerin, görevden alınmasını istedikleri kişilerin dikte ettirildiği gazetedir burası. Gazete yazısında “Fidan’ın Dışişleri Bakanı Davutoğlu’yla birlikte Türkiye’nin başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’daki politikasının en önemli mimarlarından olduğu söylendi.” Bir şeylerin istenmediği şekilde gittiği anlaşılıyor ve birilerini günah keçisi durumuna düşürerek, kendi istekleri yöne itelemek çabaları vardır diyerek okumaktayız.

Kaldı ki, aynı yazıda İran’dan Kasım Süleymani ve Suudi Arabistan’dan Prens Bender Bin Sultan’dan da bahsedilerek “ABD’nin bölgede bıraktığı boşluğu bu üç isim tarafından doldurulduğu”vurgulanmıştır. Özellikle, Prens Bender hakkında Hüsnü Mahalli, Yurt Gazetesi’nde 8 ağustos 2013 tarihinde ‘Bender’ isimli yazdığı makalede, adı geçenin nasıl ve nerelerde yetiştirildiği, karakteri, ne amaçla Suudi Arabistan’a gönderildiği, yaptığı işleri hakkında etraflıca bilgi vermektedir. MİT Başkanı ile adı geçenin aynı yazıda değerlendirilmesi ise bizce talihsizlik olsa da enteresan bir durumdur. Belki de bize, aynı amaçlar için yetiştirilmiş üç kişiden bahsediyorlar.

Asıl olarak bu yazı hakkında; hem PKK’ya verilen sözlerin yerine getirilmesi ve hem de Suriye-Ortadoğu politikalarının gözden geçirilmesi konularında, Türkiye ve Başbakan’ının dikkatlerinin çekilmek istendiği siyasi bir değerlendirme ve veya Beyaz Saray’ın dikte ettirdikleridir diyebiliriz. Nitekim, Amerikan gazetesinde çıkan yazıdan sonra Irak Dış İşleri Bakanı Hoşyar Zebari şu mesajı verdi: “PKK, Türk Devleti’nin bazı isteklerini yerine getirmiştir. Çatışmalar durmuş ve bir kısım silahlı birliklerini sınır dışına çıkarmıştır. Şimdi top Türkiye’nin sahasındadır.” Böyledir, mesajlarını dört bir yandan dayatmaktadır ABD derin (Neo-Con) devleti!..

Hiçbir önemi olmayan, sıradan bir değerlendirme olarak görüyoruz.

Anlaşılmış olmalıdır ki, açık istihbarat kaynaklarından elde edilen fikirler (bilgiler) her ne kadar işlenerek bize kadar ulaşıyorsa da, artık bizim için ham bilgidir ve kendimiz ve görüşlerimiz doğrultusunda, yeniden işlenilmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.

Verilen haber, yapılan yorum, gazetenin manşeti görüldüğü kadar değildir. Altındaki meram edilenleri çıkartıp, anlama ve değerlendirme faaliyetinden sonra kullanmalıyız.
(Bitti, Şimdilik.)

5 Kasım 2013 Salı

Uluslararası İstihbaratı Okuma veya Okuyamama-II


Açık istihbaratın üstünlüğü;

Bildiklerimiz tamamıyla açık istihbarattan sağlanır. Gazetelerin, televizyonların, dergilerin muhabirleri bizim için çalışır, bizim için yazarlar. Bunların içinde yandaş dediğimiz yazarlar, muhabirlerde vardır. Bu itibarla açık gazete, dergi ve internet medyasında yazılanlar bizim için açık ve ap-açık (yasak olmayan, yasaklanmamış) bilgiler içerir. Gazete okuması yapmak, kimi zamanlar ve kimi haberler için ustalık gerektirir.

Mesela, (X) gazetesini spor ve reklam satırlarına (haber ve yorumları) varana kadar okumak, günde onlarca gazete okumaktan daha fazla bilgi verir.

Kimi bilgileri, bir-kaç güne, kimini bir-kaç haftaya, aya ve hatta yıla yaydıkları bile olabilir. Haber verme, haberi işleme, zihinlere yerleştirme amaçlarına göre değişir bu durum. Amaçlarına ulaştıklarını düşündüklerinde haberin (yorumun) rengi de bir anda değişiverir, amaçlarına ulaşmadıklarını hissettikleri anda ise, yeni bilgileri, yeni yorumları aynı yazar, aynı ortam veya farklı yazar, farklı ortamlarda rahatlıkla verme imkânları vardır. Okuyucu için sadece dikkatli gözle bakması ve ısrarla takip etmesi yeterlidir. Sözümüz, manşetleri okuyup, manşet hışmından kurtulamayanlar için değildir, manşet laflarının altındakini arayanlaradır.

“Anadolu Cumhuriyeti” mi dediniz?

Nerden çıktı birdenbire demeyin. Bazı cemaatlerin, bazı fikir çalışanlarının, yurtdışı (özellikle İngiliz) yandaşlarıyla birlikte durmaksızın Türk’ü devre dışı bırakmak için buldukları yollardan biridir Anadolu Cumhuriyeti veya Anadolu Devleti. Güya, ümmetçilik yapacaklar ya! Türk devre dışı kalınca, ümmet inancı, ümmet birlikteliği sağlanacak! Hay bin…

“Ali Kırca’nın 2008 Nisan ayındaki Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, ağabeyi Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye’nin adının ‘Anadolu Cumhuriyeti’ olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıkladı”. (Arslan Bulut, 15 Şubat 2012 Yeniçağ)

Neymiş efendim, devletimizin isminin bile değiştirilmesini isteyenler varmış! Turgut Özal’dan devamla tarikat silsilesi şeklinde düşüncelerimizi geliştirelim. Varacağımız nokta AKP düşüncesi ve geldiği yer olacaktır. (Bu noktada bir de, Sayın Başbakan’ın asla Türküm demeyişini ve Türkiye bayrağı deyişini de dikkate almak lazım.)

Her neyse, şimdilik bunları bırakıp konumuza dönelim.

PKK elebaşıyla yapılan müzakerelerinden sonra sızdırılan bir belge vardı. Mehmet Ali Birand 14 Şubat 2012 tarihli yazısında, överek ve sevinerek bu belgeden bahseder ve şunları da ilave eder:“Beğenelim veya beğenmeyelim; böyle bir çözümü kabul edelim veya etmeyelim ancak belge devletin şifrelerini çözdüğünü ortaya koyuyor.

Öcalan’ın konumunun rahatlatılması ve KCK mensuplarının serbest bırakılmasından başlayın, Kürtlerin kendi kendilerini yönetme şekillerine kadar önemli noktalarda öylesine görüş birliğine varılmış ki devletin olası bir çözüme nasıl baktığı çok net biçimde şekillenmiş. Bu yaklaşım çözümün temel taşlarını yerine yerleştiriyor."

Federatif yapılanma sözü şimdilik askıda kalmış ve hala askıda yani! Müsteşar Bey’in ifadeye çağrılması bu bilgilerin sızdırılmasının akabinde olması ve cemaat taraftarlarının da mutlak olarak konunun üzerine gidilmesini (Ekrem Dumanlı 13 Şubat 2012 tarihli yazısı) istemeleri de vahametin boyutunu gösteriyordu. Belli ki, yurtdışı destekli olması pek muhtemel bir hareket başlatılmak istenmişti belki de sadece korku vermek açısından. Başbakan’ın o günlerde, “Soruşturma bana kadar gelir” dediğini de hatırlatırız.

Serdar Turgut ‘Bir Bilen’ adını verdiği dostu vasıtasıyla yaptığı görüşmeleri anlatır 2010 tarihli bir yazısında: “MİT Başkanı sadece CIA ile değil, Ulusal Güvenlik Kurumu’yla da yoğun konuşmalar yapıyordu.

İçgüdüsel olarak hepimiz, PKK meselesinin gündemin tek önemli maddesi olacağını düşünüyoruz. Malum MİT Başkanı, Amerika’ya Ankara’da yapılan güvenlik zirvesinde hemen sonra uçmuştu: bu yüzden konuşmalarının yoğunluğunun PKK olduğunu düşünmek mantıklıydı.

Ancak Bir Bilen’in işaret ettiği gibi, açık istihbaratı doğru okuyabildiğiniz takdirde MİT ile CIA görüşmelerinde Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi meselesinin de yer alacağını görmek mümkündü.”

Gelin, biz buna görüşme değil, yapılacakların diktesi diyelim isterseniz. Talepler iletilir, belli bir zamanın geçmesi beklenir, yapılanlarla istekler arasında mutabakat aranır, görülemezse yeni yöntemler, yeni uygulamalara geçilir. Ne de olsa, Türkiye milli güçleri uyanık olup, her talebe gözü kapalı evet demeyeceklerdir. Hükümetin veya görevlendirdiği MİT Başkanı işlemlerin başında bile olsa…
(Devam edecek)

4 Kasım 2013 Pazartesi

Uluslararası İstihbaratı Okuma veya Okuyamama-I

CHP Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç 19 Eylül 2012 tarihli gazetelere intikal eden değerlendirmesinde şöyle açıklamıştı: “PKK’ya federal devlet sözü verildi”.

Gerisi laf-ü güzaf.

Verilen hedefe doğru, ne derece ilerleme kaydediliyor, hangi aşamaya gelinmiş? Şimdi bizim bakacağımız yer, İncelenecek nokta burasıdır.

Başbakan açıklamıştı: MİT Müsteşarı kendisi adına görüşmeleri götüren kişidir.

Artık görüşme ve müzakere adımlarında sona gelinmiş ve icraat safhasına düşülmüştür. Bu aşamada, adına ‘demokratik’ denilen paketler peş peşe sıralanmış ve fakat beklenilen sonuncusu açıklanmakta gecikilmişti. Kandil civarlarından bir ses, “Demokratikleşme paketi açıklanmazsa militanların geri çekilmesinin durdurulacağını” açıklaması üzerine her ne hikmetse hemen ertesi günü AKP teşkilatında uzun süren bir toplantı yapılmış ve ‘paketin’ 30 Eylül’de açıklanacağı ilan edilmişti, başkalarının sözünün üzerine iş yapmadıklarını da açıklamakta beis görmeden. Bildirilen vakitteki alayı vala ile yapılan açıklama ile ‘demokratikleştik’. Ne var ki, önümüzde aşılması gereken üç büyük seçim sandığı vardı. Mahalli idareler seçimleri de iyice yaklaşmıştı. ‘Verilen söz’ le ilgili tek bir cümle bile yoktu pakette.

Neler oluyordu?

Yönetiminde bulunduğu ve kendisinin alışkın olduğu ‘Eşbaşkanlık’ı, siyasi literatüre taşımasına ve ortaklarının da fiilen kullanmalarına karşılık bu sistemin siyasete getirilmesi onları tatmin etmedi. Anadilde eğitimin özel okullarda önünün açılması da tatminkâr değildi. Açıklanan pakette Türk düşmanlığının öne çıkartılması filan onları tatminden uzaktı.

Şimdi dönelim biraz geriye, Müsteşar Fidan’ın Savcılık tarafından ifadeye çağrıldığı günlere.

Yandaş sıfatıyla adlandırılan yazar-çizerler o günlerde Fidan’ın ifadeye çağrılmasının MİT içine sızan CIA ve Mossad ajanlarının marifeti olduğunu işlemişlerdi. (O tarihli Hüseyin Gülerce, Şamil Tayyar yazıları) Yani, MİT içine sızan yabancı ajanlar var. Bu bir sır değil ki, bilinen bir gerçek. Kaldı ki, sızma kelimesiyle anlatılmasına gerek yok, yabancı ajanların bulunmasının yasal alt yapısı var. Son kurulan istihbarat merkezi ana kurumu olarak tasarlanan ‘Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın görevleri hakkındaki kanunun 13. Maddesi ikinci fıkrasındaki “Yabancı uzman çalıştırabilir”hükmü ne anlatıyor dersiniz? Yabancı uzman, içine gönüllü sokulan ajan demektir. “Yabancı ajanların 3000 civarında” olduğunu vurgulayan Konya Milletvekili Atilla Kart’ın sorusuna, ilgili Bakan Beşir Atalay “Ben de bilmiyorum” demiş (Kaht-ı rical).

PKK görüşmelerinin yürütülmesinde Başbakan adına tek yetkili Müsteşar olunca, şimşeklerin onun üzerine veya üzerinden parlaması kadar tabii bir sonuç olamaz.

Aslı Aydıntaşbaş Milliyet’teki 27 Mayıs 2010 tarihli yazısında şu satırları yazıyordu: “TSK’da 15 yıl astsubay olarak görev yaptıktan sonra 2002’de Abdullah Gül tarafından keşfedilmiş ve TİKA başkanlığına getirilmişti.” Diyor. Keşfedilmiş! Yani bir anda bulunuvermiş, ölesiye destek verdiği hükumetin faaliyetlerinden (atamalarından) birine.

Fidan’ın özgeçmişinde yazılı şu satırları da okuyalım: “Almanya’da bulunan NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu İstihbarat ve Harekât Başkanlığı’nda yurtdışı görevde bulunmuştur. Bu dönemde, University of Maryland University College’dan Siyaset ve Yönetim Bilimi dalında lisans dereceleri..”

Şimdi rahatlıkla, Abdullah Gül tarafından bir anda keşfedildiğini söylemek değil, Gül’e bizatihi teklif edildiğini düşünebiliriz. Eğitiminin kökeninde NATO var çünkü. Yüksek lisansı ve hazırladığı tezde dikkate alındığında, MİT için özellikle yetiştirilmiş bir hali var.

Neyse, Allah yolunu açık etsin, konumuz burası değil.
(Devam edecek)

3 Kasım 2013 Pazar

Abdest Almak..


Dökündüğün su,

O günahın zerresini bile çıkartamaz bilesin.

Temizlik,

Öz’de,

Ruhta olmalı.

Öz’ü, Ruh’u su ile temizlemek ne mümkün?

Teyemmüm de işe yaramaz bu aşamada.

Tövbe devreye girmeli, secde devreye girmeli.

Arınma denen durum.

Tövbeye girmekle mümkün.

Tövbe nedir?

Kendinden geçmektir. Geçmişine yanmaktır. Kendini ortadan kaldırmaktır.

Bir daha hataya düşmemeye söz vermektir.

Sözünde durmaktır.

Senin abdestin,

Bir gaz ile bozuluyorsa,

Abdest, o abdest olamaz.

Bozulmayan abdest al.

Hiçbir günah senin abdestini bozamasın.

Hiçbir günah sana yanaşamasın.

Bu ne demektir?

Allah’la ol. Allah’la ol. Allah’la birlik ol.

Allah ahlakıyla ahlaklan.

Senin abdestini hiçbir şey bozamaz o zaman.

İşte o zaman,

Dökündüğün her zerre su,

Pür-u pak eder seni.

Aksi halde,

Kullandığın su,

Hebaya gider.


2 Kasım 2013 Cumartesi

Mesele Andımız Değil, Geriye Gidiş


Eski milletvekiliymiş.

Acınacak bir halde. Ona oy verenler yanıyorlardır şimdi.

Hangi yüzle halkın arasına karışacak. Gerçi bunların yüzleri gön gibi olmuştur. Tükürülse şükredecek haldeler. “Bu güne kadar Türklüğümün bir faydasını görmedim” diyen eski vekil hakkında konuşuyoruz. Kendisine oy veren bir vatandaşa söylüyor bu lafı. Pişkin siyaset esnafı. Yeniden milletvekili listelerine girebilmenin çabaları içinde, kendini Genel Başkan’a gösterebilmek telaşında. Yeniden Meclise girip, yarım kalan işlerini bitirecek. Dört yıllık milletvekilliği döneminde yaptığı, bitirdiği, becerdiği hayırlı bir iş yok, ne bir kanun önerisi, ne bir soru önergesi, bom boş bir dört yıl. Bir seferinde, ‘onlar bizi fişledi, şimdi sıra bizde, biz de onları fişleyeceğiz’ anlamında bir konuşma yapmış, televizyon ekranlarını süslemişti. Başka bir sesini hatırlamıyoruz. Türk’lükten fayda sağlamadığını seslendirmesi puan kazandırmıştır, özellikle PKK taraflarında. Sanırım onlar bile Başbakana baskı yaparlar milletvekili olması için. Kendince iyi bir yol. Şimdiden hayır dileyelim.

Kişiliği noksan politikacının halidir resimdeki. Kasabın, manavın, berberin halinde göremeyeceğiniz bir resim politika esnafında ışığa kavuşuyor, enteresan!..

Esnafımız ritüelleri unutmuşsa da, Ahi’lik kuşağını daima manen ustaları tarafından kuşatıldığını biliyoruz, siyaset esnafı hariç.

Ne fayda bekliyormuş bu gafil?

Fayda beklediği ve sağladığı için mi Müslüman yoksa?

Milletvekili olmuş, milletin vekili olmuş bir de. Terbiyesiz, ahlaksız. Sen fayda göremeyeceğin kimseyle konuşmazsın değil mi? Önce temin edeceğin faydayı düşünürsün. Allah böyle şaşırtır işte.

Bahsi geçen milletvekili de olsa cahil bir kişi bu anlaşılmıştır. Peki, bunların çok değer verdiği ve edebiyatçıları arasında anılan Gökhan Özcan isimli şu çokbilmişin yazısının başlığını buraya not edeyim: “Eğriyim, tembelim, yok bir tasam” nasıl, bir şey anlatıyor mu? Türk kelimesinin yerinde hangi kelime kullanılmış: “Eğriyim”. Buyurun. Beyinleri kirletilmiş dincilerin aklındaki Türk kelimesinin manası budur: Eğriyim.

Eğrilikleri, yaratılışlarına nüksetmişler diyebiliriz. Doğruluktan bihaber, tembel kişiler. Doğrusu beni ilgilendirmeyen bir konudur kimin eğri olduğu...

Bu ‘Şinasiler’den birisi de, Andımız’ın kaldırılmasına karşı çıkanları “ırkçılıkla” (*) suçlayarak, olabildiğince Tayyip’çilik yapmasına karışmamamıza karşılık, terbiyesizliğine bile tahammül göstermek edebini resmetmemize rağmen, kazançlarını, statükosunu, sakallarını, dinciliğini, siyasal dinciliğini gündeme bile getirmiyoruz. Böyledir, çoktur çünkü, konjonktür tam da bunların istediği yönde gitmektedir.

Suçlaması ise, 90 yıl önceyi bugünün aklı ve algısıyla eleştirmesinden kaynaklamakta olup, cehaletini ortaya koymaktadır.

Bu gibi cahillere cevap verilmesi, kendi cahilliğini anlatmaktan ibaret olacaktır.

Yine, bu aklıevvellerden birisi “andımız Müslüman Türklüğü değil, Atatürkçü Türklüğü söyletiyordu” diyor. (**) Devamında ise, kendince bir yemin önerisini sunuyor. Yani tek tipçilik olarak eleştirdikleri andımızın kaldırılmasını onaylayıp, kendisi bir yemin getirerek kendi eleştirisini başka bir metinle kendisi uygulamak istiyor. Biz buna akıl tutulması bile demeyiz. Salaklık işte. Maneviyatın ancak İslami kelimeler kullanarak dillendirilebileceğini sanıyorlar. Bunların düşünme yetileri, algılama kabiliyetleri bu kadar. Be hey gafil, tüm kelimeler, tüm güzel isimler Allah’ındır. Gerçi sen bu cümleden bir şey anlamazsın ya…

Profesör unvanına ulaşmışlardan birisi de, “Andımızın okunmadığı yıllarda biz Türk değil miydik de bunu okuyunca 1933’te mi Türk olduk?..” diye soruyor. (***) ne alakası varsa? Ne cevap verilir böyle bir soruya? Susmak en iyisi. Cahil okuyucu kitlesinin algısına ve kabullerine göre cümleler kurmak akademik unvanlı bir kişiye ne kadar yakışıyor? kendisinden bu soruya cevap bekleriz.

Arslan Tekin’in 10 Ekim tarihli yazısından bir cümle alarak sonlandıralım bu yazıyı:

“ ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım’, ‘Ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlâl’ söz ve mısraları ‘milli devlet’ çerçevesinde düşünülmelidir ve bu sözlere itiraz, ‘milli devlet’le hesaplaşanlardan gelir: Birincisi PKK, ikincisi AK Parti yönetimi ve bunların pınarından su içenlerdir!.”

 (*) Salih Tuna, 7 Ekim 2013 Yeni Şafak
(**) Ali ilbey, 8 ekim 2013 Habervaktim com
(***) Prof. Dr. Namık Açıkgöz, habervaktim com, 7 Ekim 2013


Andımız Karşıtlarına


Nesine karşısın kardeşim, nesine karşısın?

Edebi birkaç cümle, iğdiş edilmiş beyinlerinizin, düşünce yapma iddiasındaki emellerinizin aktarılması babında söylediğinin içinde neye karşı olduğunuz yok. Nesine karşısınız, açık yüreklilikle, açıkça yazınız.

Türküm demenin, başka kimlikleri parçaladığını ve bir yalanın ifadesi olduğunu söylemek ne kadar doğrudur, söyleyiniz.

Doğruyum demenin nesine karşısınız?

Çalışkanlıktan niye korkuyorsunuz?

Küçüklerini sevmenin, büyüklerini saymanın hangisine karşısınız?

Türk varlığı kavramını bir araştırın bakalım nelerle karşılaşacaksınız?

Varlığını Türk varlığına armağan etmenin nesine karşısınız?

Sizin düşünme yetinizi taa çocuklukta gittiğiniz sakallı hocalar almış ve hala orada kalmışsınız. O günlerde beyninize yerleştirilen Türk düşmanlığını bu günlerde de devam ettiriyorsunuz.

Şu “1930’lardan alma” deyiminiz yok mu ya, Faşist ve Nazist liderlerin övüldüğü metinlerle, bizim okuduğumuz metnin hiçbir alakası olamaz. Siz neyi eleştiriyorsunuz? Neye karşı çıktığınızın bile farkında değilsiniz.

Faşistlik sizin kanınıza işlemiş. Siz Nazist olmuşsunuz. Siz ırkçı faşist olmuşsunuz.

Bilgileriniz, bildiklerinizi sandıklarınız sizin putlarınız olmuş.

Türk’e dokunan onmaz.

Onmayasınız.



Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...