23 Mayıs 2011 Pazartesi

Siyasetçilerimiz

Siyaset konulu konuşmalar da;

Ne bir letafet bulunur ne de mana.

Siyasiler nasıl ki dinleyenlerin ne istediğini anladıktan sonra onların istediklerini söylerlerse, olması gerekeni olduğu gibi değil, dinleyicinin istediği biçimde dillendirirlerse başarılı olmaktadırlar. Tüm dinleyenlerin üniversiteli kürsü sahipleri olmadığını anladıkları anda siyasiler başarılı olmaktadırlar. Halk ne istiyor dan önce, halkın istediklerini halk nasıl duymak ister? Bunu anlamaları ve buna göre anlatmaları lazımdır. Tecrübelere göre, Menderes, Demirel, Özal, Erdoğan bunu yapmışlardır. Doğrular değil, halkın duymak istedikleri!  Doğruları nasıl olsa uygulayacaklarını düşünürler. Önce oy alınıp iktidar olunmalıdır.

Peki, burada bir riyakârlık yok mu?

Sana ne be kardeşim riyakârlıktan, ne diye karıştırıyorsun. Senin işin siyaset. Siyasetin kurallarından birisi de doğruları değil, dinleyicinin nasıl duymak istediğinin tespiti ve onların söylenmesidir. Sen bu kurala dikkat et. Gerisine karışma.

***

Eskiden bir rengi vardı, kendine has. Bıktı bu yıllarca taşıdığı renkten, görünümden. Gitti bir hayalhanede yeni elbiseler buldu kendine. Geçti aynanın karşısına şöyle bir süzdü kendini. Vay bee.. diye geçirdi içinden. “Ne de yakışıklı oldun kerata.”

Bu giysiler içinde nice semtlerde dolaştı, bir başına de değildi hani, dostları arkadaşları, hemşerileri, eski rengindeki unutulmaya yüz tutmuş tanışlar, yeni urbaları içindeki aynılarını giyinmiş tanışlar… Derken karısını memleket idaresini düzenleyen en üst kurumda, hatırı sayılır bir göreve itekleyiverdi. Kendisi de akıl hocalığı yapar oldu. Ballı, börekli iktidar sofralarının birinden kalkıp birisine koşturuyordu. Akıl bu bedava da olmazdı ya.

Bir gün Twitter’de şöyle bir ileti yayınladı:

- Sahi neden korkuyoruz? Bölünmekten mi?

Buna bir cevap yazmalıydım. Şöyle dedim

- Korku bizden ırak, üzerinizde durak olsun…

Hiç bir şey söylemedi. Sustu. Bir şey yazamadı. Üstelik profesör dü.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

İyilik Yap Denize At

Numan o geceyi dışarıda geçirmiş, Ankara Nisan’ının  serin üşütücü gecesi içinde bir oraya, bir buraya dolaşıp durmuş, ev sahibinin sokağa bıraktığı bir-kaç parça (yatak, çaydanlık, üç beş kitap, defter… basit öğrenci eşyaları) eşyasının başından da uzun süreli ayrılamamıştı. Sabahı etmişti lakin kahvenin açılması gecikmişti. Oysa nerden bilsin di kahve kaçta açılır. Ona zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Tan yeri atmak üzere iken bir karaltı gördü ilerlerden. Bu gelen şöylece tanıştığı arkadaşı Şencan idi. “Selam” diyebildi. Tir tir titriyor du. Karşılık verdi Şencan.

-Ne haber ya. Bu saatte ne işin var, üşümüşsün, gel gel kahveye gidelim.

-şurada eşyalarım var. Diye bildi Numan. Hikâyesini anlattı. Ev sahibi eşyalarını evin önüne koymuştu ve geceyi oracıkta geçirmişti.

Kahvede birer çay içtiler. Isındılar.

- Hadi. Dedi Şencan. Eşyalarını bize taşıyalım. Çıktılar. Yatağı, kitapları aldılar. Diğer işe yaramaz eşyaları orada bıraktılar. Şencan’ın öğrenci evine taşıdılar.

Numan Okulu bitirene kadar iki yıl bu evde kaldı. İnşaat mühendisi olup, stajı bittikten sonra da İstanbul’a yakınlarının inşaatlarında çalışmaya gitti.

Herkes işine gücüne yerleşti, ev bark, çoluk çocuk sahibi oldu. Demek ki Numan Şencan’ın evine taşınalı otuz beş yıl geçmişti.

Numan öyle çalışkandı ki, gecesini gündüzüne katıyordu. İstanbul emlak piyasasında iyi bir yer edinmiş, tanıdıklarının yanında geçirdiği beşinci yılın sonunda da kendi işini kurmuş ve ilk işini güzel bir semtte bulduğu arsa sahibi ile sözleşme yaparak almıştı. Çok da iyi para kazanmıştı. Hani derler ya. Yürü Ya kulum denmişti bir kere. Büyüdü, büyüdü, büyüdü. Son zamanlarda İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da inşaatlar yapıyordu. Devletin en büyük konut idaresinden durmadan işler alıyordu.

Şencan evliliğinden bir erkek evlat sahibi olmuştu. Çocuk sosyal bilimler okumuş, muhasebe, bilgisayar, konularında kendini yetiştirmişti. Bu arada askerliğini de yapmış bitirmişti. Sekiz aydır evde oturuyor, işsizlikten dışarı çıkamıyor, dışarı çıkamayınca da iş bulamıyordu. Bir gün Şencan’ın aklına geldi Numan. “Arasam da şu oğlana iş verse” diye düşündü. Arkadaşlarından telefonunu tespit etti ve aradı. Çocuğun durumunu anlattı. Sinir buhranları geçirebileceğini söyledi. Çocuğun mağduriyetini anlattı. Uygun bir iş verebilirse memnunluk duyacağını zorlanarak da olsa söyledi.

- "Bakalım". Dedi Numan."Ben seni ararım."

Bu konuşma üzerine sekiz ay geçti. Numan hala arayacak.

10 Mayıs 2011 Salı

Bu Ne Haldir?

Bir tembellik bir tembellik, sormayın.

Blogspot sitesi mahkeme kararıyla kapatıldığı günden buyana bir satır bile yazmak içinden gelmez mi insanın? gelmedi. Ha bu arada bir haftalık kendin pişir kendin ye usulünde bir tatil kotardık, sabah kalk akşama kadar yemek, temizlik işleri ile meşgul ol, akşamları yorgunluktan hemence yat, ertesi günü yine aynı işler. Eee neresi tatil bunun? diyeceksiniz. Ne yapalım fukara tatili işte. Yersen.

***
Kuzey Afrika ve Arap Yarımadasında işler iyice karıştı. Halk diktatörlerden kurtulmak istiyor. taht sahipleri statülerini korumak. Bavullarla kaçırılan milletin zenginlikleri, saraylara yapılan ağır silahlarla saldırılar… Türkiye’miz için tarihi önemde olan Suriye karmaşası. Esed’ler iktidarı korumak niyetinde. Türk Dış Politikası zafiyet geçirmekte. Ortadoğu ülkelerinde itibar kazanan Türk Politikası yoluna taşlar konulmakta, Türk Milletinin tökezlemesi istenmektedir. Yedi düvel diye anılan düşman birlikleri adeta Büyük Orta Doğu Politikasının tahakkuku için elbirliği ile Müslüman halklar üzerinde tahakküm sevdasındalar… bu badireden soğuk kanlı politikalarla çıkılmalı. İleri sürülen piyonlara karşılık Suriye, İran ve Türkiye kartları ile ağır darbeler indirilmeli. Dış İşleri Bakanı Sayın Davutoğlu bütün kalemlerin ittifak ettiği ilim adamlığı ve politik duruşunu göstermeli ve bu badireden çıkılmalı. Yalakaların hayasız yalakalıklarının ve onların sözlerinin kulak ardı edilerek…

***
Yıllardır Usame Bin Ladin ile oyaladı durdu ABD. Kendisi yetiştirip, kendisi sürdü piyasaya. Afganistan işgali sırasında da işe yaramadı değil tabii. Kendince bir uyanış sergiledi Usame. Sonra da ülkesinden başlayarak diğer Müslüman ülkelerden taraftar ve savaşçı topladı. Ordusunu güçlendirdi. Dünyanın her tarafında saldırılar yapabilecek güce erişince de ABD tarafından tehlikeli bir terörist olarak deklare edildi. 11 Eylül saldırıları ile düşmanlık zirve yaptı. Hedefte Irak vardı. Kısa süre içinde Irak işgal edildi. Bir buçuk milyon insanın ölümüne neden olan işgal yıllarında eli kanlı katiller, Afganistan’da, Pakistan’da, Yemen’de, Mısır’da, Sudan’da, Tunus’ta, Suriye’de, İran’da ve Türkiye’de boş durmadılar. Hem Usame’nin militanlarını kullandılar bu ülkelerde, hem de Usame düşmanlığını körükleyerek iki taraflı fayda temin ettiler.

Seçimler yaklaşınca da ABD’de Usame’nin ölüm emrini verdiler. Yılardır içlerinde yaşayan, böbrek hastası olan ve kendi hastanelerinde diyaliz tedavisi yapılan Usame’yi bir gün ağır silahlar ve helikopterlerle gelip evini alt üst ederek öldürdüler. Kanlı resimlerini Amerikan halkına gösterdiler, halk düğün bayram yaptı. Kararı verenler kahraman ilan edildi. Siyasette kazanmak adına…

***
Ülkemizde yakında seçimler yapılacak. Siyasi parti temsilcileri propaganda çalışmalarına çoktan başladılar. Sokaklar parti flamaları ile donatıldı. Afişler şehirlerin bilboardlarını süsler oldu, liderler en baba vaatlerini bir biri ardına sıralıyorlar, birbirlerini en ağır biçimde eleştiriyorlar… ilginçtir, halk seçim meçim düşündüğü yok. İlk defa böyle bir ortam yaşıyorum. Kimsenin umurunda değil seçim. Halk içinde ne tartışma, ne seçim tahmini yok yok yok. Hayırlara gelsin inşallah. Bu halkın depolitizesi midir, yoksa halkın bıkkınlığı mı? anlamak zor. Geçmişte ne kavgalar, ne tartışmalar yaşanırdı halk içinde.


İnsanların bu durumunu gören siyasiler ve (sanırım dış güçler) siyaseti dizayn etmek üzere, nereden ve kimden geldiği belli olmayan bir takım ahlaksız kasetleri internet aracılığıyla yaymaktadırlar. Birisi diğerini alt etmek istiyor, meclise girmeleri yasaklanıyor adeta. Bir ahlaksızlığı yapanın, halini bir başka ahlaksız deşifre ediyor, ne uğruna? Siyasette kazanmak adına.

Bu ahlaksızlıklar hakkında Fıkıh Alimlerinin bir değerlendirme yapması gerek, fakat burası Türkiye, alim sıfatlı kişiler kendilerinin zararlarına da olabilecek hiç bir yoruma giremezler.

***
Bir tembelliktir bir tembelliktir, sormayın.

22 Nisan 2011 Cuma

Bir devlette huzur var mı?

Sorusuna cevap arıyorsan.

En yüksekteki devlet adamları arabaları içinde şehrin yollarından geçerken, trafik durdurulursa, başkan geçene kadar yollar kapatılırsa o memlekette huzur yok demektir.


Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların korumalarını incele, ne kadar heyecanlıysalar, ne kadar kalabalıklarsa, ne kadar koşuşturuyorlar, ne kadar sağa sola bakınıyorlarsa orada huzur yok demektir.

Siyasi otorite başkanının konuşmalarını izle, ne kadar muhaliflerinden bahsediyorsa, ne kadar sesi yırtılırcasına bağırıyorsa, boğazı ne kadar şişiyorsa, gözleri kızarıyorsa o memlekette huzur yok demektir.

Üniversite adamlarını incele, memleketin hiç bir sorununa ilmi çözümler getirmiyorlarsa, ilmin, aklın doğru olarak bildirdiği verileri, sonuçları korkusuzca çıkıp açıklamıyorlarsa, hep suskun, hep mahzun iseler bil ki, o memlekette huzur yok demektir.

Bürokratlarını incele, işine yıllarını vermiş, saçlarını ağartmış, gece gündüz, kar çamur dememiş işini yapmak üzere yollara, dağlara kendini vurmuş kişiler, bir köşede emekliliğini bekliyorlarsa o memlekette huzur yok demektir.

İş adamlarını incele, işlerini geliştirmek için yapılması gereken yatırımların bedellerini başkalarına borç veriyorlarsa, ailesi, çocuk çoluğunun geleceğini garanti altına almak için gayrı menkul yatırımı yapıyorsa, kar etmenin yolunun bir işçi çıkartmada buluyorsa o memlekette huzur yok demektir.

Kendi üretimi ile hayatını idame ettiren köylüyü incele, ekmeğini ‘çarşı ekmeği’ adı altında bakkaldan alıyorsa, komşusundan, birkaç soğan, domates ödünç istiyorsa, çocuğunun okul giderlerini karşılamak için ineğini satıyorsa o memlekette huzur yok demektir.

Devleti yönetmek için gereken yasalar çıkarılırken ülke vatandaşı olan A’nın, B’nin görüşleri, önerileri ve düşüncelerini dikkate almadan yabancı ülke dayatmalarına göre düzenlemeler yapılıyorsa o ülkede huzur yok demektir.

Devlet büroksasi, Ordu ve onları organize eden siyasi irade arasında uyum görünmüyorsa, çatışmaları alenen izlenebiliyorsa o memlekette huzur yok demektir.

Doğru düşünüp, doğru karar vermek asıl olandır. Tek kişinin bulduğu sonuçlar ve vardığı kararlar da hatalı olma ihtimali fazladır. Müşavere geleneğini en iyi ve verimli bir şekilde kullanmak gerekmektedir.

5 Nisan 2011 Salı

Hak ile

Kör; ışığa düşman olduğu için kapattı gözünü.
Ölüler aleminde ışıksızlık,
Varlık aleminde Bi-İsmi Allah,
Her ikisi de iç içe, tatlı ve acı suyun karışmadığı gibi...
Huuu...

19 Şubat 2011 Cumartesi

İş Yapayım Derken!..

18.02.2011 tarihli Yeniçağ gazetesindeki köşe yazarlarının bu günkü yazılarının başlıkları; Altemur KılıçKahramanlar ve Kargalar”, Behiç Kılıç “Hilmi Özkök Niye Uyuyamıyor?”, Sabahattin Önkibar “AKP Nasıl Gider?”, Selcan Taşçı “Bir Millet Dekolte Giyiyor”, Ahmet Sevgi “Demokrasi İhracı”. Yazı başlıklarından bu gazetenin milli düşünceye sahip, siyasi olarak AKP karşıtı olduğu hemen anlaşılıyor. Bir yazı başlığı daha “Darbe Hukuku Nereye Kadar?”  hayır hayır Taraf veya Zaman gazetelerinden alınan bir yazı başlığı değil Yeniçağ Gazetesinden.

Daha önceki yazılarında da karşılaşmıştım, Fetullah Gülen âşıklığı, türbanizim taraftarlığı, Türkçe olimpiyatlarına şapka çıkartma ve selam gönderme gevezelikleri ile. Olur. Kendine ait görüşleridir, dedik. Ses etmedik.

Sözü bugünkü yazısına getirecektim.

Başlığı bile sorunlu yazının. Ahmet Ünal isimli Yeniçağ Gazetesi yazarından bahsediyorum.

Bu defa ‘ordu düşmanlığı’ dedirttirecek bir üslupla kaleme alınan “Darbe hukuku Nereye Kadar?”  başlıklı yazısı. Yeniçağ gazetesinde görmek istemediğimiz dil ve söyleyişte bir yazı. Yandaş medya diye adlandırılan gazete ve TV ortamlarında benzerlerine sık rastladığımız türden bir yazı. Sana ne! Zaten böyle üslupla yazanlar pek çok. Şimdi sırası mı? Her kurumda hatalar yapılır, tespiti halinde soruşturma açılır, gerekli cezalar verilir. Ordu mensuplarınca işlenen suçlar varsa sivil ve askeri savcılar ne güne duruyor, onların işi ne? Madem hatalı atamalar yapılmış, gereksiz cezalar verilmiş, ne diye hukuk işletilmemiş. Hiç bir soruşturma yapılmadan, hiç bir inceleme yapılmadan mı atılmıştınız Sayın Ünal? Bu kadar  keyfi miydi ordudan atılma işlemleri?

Ne başörtüsü ne sakal hakkında bilgi sahibi , fakat ordu evlerinin nizamiyelerinde yaşanan başörtüsü ve sakal problemlerinden dem vuruyor, orduevlerinde düğüne neşeyle giderken kapıdan sakal ve giysileri yüzünden döndürülenlerden bahsediyor, ne gereği var bu sözlerin, yangına körükle gitmek demezler mi bu sözlere? Ordu mensuplarının dinsizleştirildikleri anlamına gelmez mi bu sözler? Biz de askerlik yaptık, mescit vardı, kimse de karışmazdı gidenlere.  Şöyle bir cümle sıkıştırmış yazının bir yerine “kendi halinde, dinî vecibeleri vasat seviyede yerine getiren insanların dahi çocuklarını askerî okula göndermek istemediklerini bilmek için de herhalde anket düzenlemek gereksizdir. Bu durumun ülkemizin manevi surlarında açtığı deliklerin, füze kalkanı kuramamaktan daha büyük bir zafiyet doğurduğunu herhalde tahmin edersiniz.Nedir bu cümleler şimdi. Bir kere dinî vecibelerini vasat seviyede yerine getiren insanların dahi çocuklarını askerî okula göndermek istememeleri diye bir şey yoktur. Göndermeyenler, göndermek istemeyenler tamamen cemaat yapılanmaları içinde, örgütlü bir azınlıktır. Besbelli ki, yazar da bu azınlık içinden bilgilendirilmiştir. Böyle bir şey yok sayın yazar. Çocuklarını askerî okula göndermeyen dindar kesim tamamen örgütlü bir biçimde ve askeri eğitimler sonunda verdirilen yeminden kaçmak ve askerimizi aşağılamak-küçük düşürmek için göndermemek istememeleridir.

Sayın yazarın “manevi surlar” dediği ne ola ki? Bu da herhalde Fethullah Gülen Cemaatinin Askeriye içinde yuvalanamamasıdır. Sayın yazarın Türkiye’nin manevi iklimini öğrenmek ve soluklaması için gözlerini dört açmasını ve insanlarımızı tanımasını önerebiliriz.  Atölyesinde demir döğen Mehmet Ağalar, Bahçesini sulayan Ayşe hanım Teyzeler, kürsüde ders anlatan Hakan Öğretmenler, çocuklarına bir dilim ekmek götürmek için alın teri döken esnaf, işçi, memur… sınırda nöbet bekleyen Mehmetçikler… her birerlerinin yüzüne dikkatlice bak. Ne görürsün? İşte sana Türkiye’nin manevi surları. “Manevi surlarla” cemaat yapılanmalarının bir alakası olmasa gerektir. Ordu düşmanlığı yapmayınız. Ordu düşmanlığının sonu Türk düşmanlığına varır. Bazı hatalı iş ve işlemleri olan ordu mensupları varsa da, bunlar kendi içerisinde kurulan hukukla zaman içerisinde halledilir.

İşte, “füze Kalkanı” kurulacak, kararı alındı, ne yaptınız bu karar üzerine, neler söylediniz, neler yazdınız, hangi eylemleri gerçekleştirdiniz? Bir taşla iki kuş vurmak mı niyetiniz?

Asker kökenli ve ordudan tard edildiği anlaşılan yazar bazı teknik bilgiler vererek bazı tavsiyelerde de bulunuyor. Bunlar bu yazının konusu değil. Ancak, söylemeliyiz ki, sayın yazarın ordudan tardı tam isabet. Soruşturmasını yapan ilgiliye ve hakkında karar alanlara tam not veriyorum. Bu günleri görebilmişler, daha ne olsun!

12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin “ABD güdümlü darbeler” olduğunu belirtiyor yazısında. “Türkiye’nin iç ve dış siyaseti değişen NATO konseptlerine paralel olarak yeniden tasarlanmıştır.” Diyor. Şapka çıkarıyorum bu yoruma. Ergenekon, Balyoz soruşturmaları ve tutuklamaları ile hangi konseptin işlerlik kazandığını da vurgulamasını çok isterdim doğrusu.

Son söz; Hukuk, devletlerin canlı organizmasıdır. Suların akarak doğru denizleri bulması gibi, zaman içerisinde kendini tedavi eder. Zorlamaya hiç gerek yoktur.

Dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır. Arslan Bulut’un yazısının başlığını yazmayı unutmuşum. Onu da ilave edelim ve yazımız sonlansın. “Ana Karargâha Virüs Nasıl Girdi?”

10 Şubat 2011 Perşembe

Harabat Ehli

Çoktan beridir, sırtının ortasından başlayıp tüm vücudunu kaplayan, ağır bir sancı ile uyanırdı, kan ter içinde uykusundan. Artık, kullandığı ağrı kesiciler de cevap vermemeye başlamıştı. Sıcak hamamın göbek taşında geçirdiği dakikalar da olmasa, rahat bir nefes almayı epeydir unutmuştu.

İkamet ettiği mahallesinde olsun, zaman zaman uğradığı sokak kıraathanesinde olsun, çalıştığı iş yerinde olsun herkesin sevgisini saygısını kazanmıştı. Karıncayı incittiği görülmemiş, kızdığı kişiye bile “başın sevgi ile derde girsin” cümlesinden başka bir sözünü kimse duymamıştı.  Her kimin, her  ne şekilde bir derdi olursa olsun, tanıdık tanımadık herkesin derdini anlatmak istediği, dert babasıydı milletin. Nerde bulunursa bulunsun birkaç cümle ile etrafını gülümsetir, onların haline girer ve onlarla hemdert oluverirdi. Tüm konuşması birkaç cümle ile sınırlıydı. Bazen Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Aşık Veysel’den bir beyit, bir dörtlük okur, bazen bir türkü sözü, bir şarkının güftesinden mısralar mırıldanır, kendince bu sözleri şerh eder, dinleyicilerin hiç düşünmedikleri manaları beyitler, mısralar üzerine yükler, dinleyicileri ise hayretten kala kalırlardı. Çünkü yıllardır dinledikleri, bu türkülere, bu mısralara şu garip ihtiyarın verdiği manaları asla düşünmemişlerdir.

 Oğulları Oğuz ve kızları Keriman evlenip, evden uçtuktan sonra, geçirdiği trafik kazasının akabinde, aylarca hastanede yatarak, tedavisinin bitimini müteakiben evde istirahata çekilen yatalak karısı ile tek başlarına kala kalmışlardı. Karısının durumunu da düşünerek, emekli olduktan sonra da, evde yapılması gereken, mutfak, çamaşır, ufak tefek temizlik işlerini tek başına yapar olmuştu. Böylece iki yıl geçirdi. Ne azaplar, ne acılar, ne hüzünler yaşadı. Bir kere bile halini hiç kimseye anlatmadı. Bazen çocukları ziyaretlerine gelirler, gelini veya kızı evin temizliğini gözden geçirir, bin bir dua ile uğurlardı evlerine. Sırtına bıçak gibi saplanan sancılar bu günlerde başlamıştı. Karısını bırakıp gidemediği için doktor muayenesini geciktiriyordu.

Kırk beş yıl birlikte yaşadıkları, acı tatlı, güzel çirkin pek çok hatırayı birlikte paylaştıkları, iki güzel çocuklarının annesi,  sevgili karısı iki yıl yatağa mahkûm yaşadıktan sonra, terk etti kendisini. Ötelere uğurladı.

***

Sokaklarında bulanan kıraathaneye uğradığı gün,  üniversite talebesi Gökhan her zamanki gibi onun oturduğu masaya geldi. Selamlaştılar. “Nasılsın” dediler birbirlerine. “Oğul” dedi, ihtiyar. “Neredeyse iki yıldır, sırtımdan bir ağrı vuruyor. Müthiş ızdıraplı, acı veriyor, şimdiye kadar iyi geçindik, ama artık, bir çaresine bakmalıyız. Müsait olduğun bir gün hastaneye gidelim. Yanımda bulun.” Zorlanarak, sanki hiç bir şeyi yokmuş gibi bir eda ile söyledi. Alnında bulgur bulgur ter birikti, mendili ile sildi, temizledi. “Ben hazırım, hemen gidebiliriz.” Dedi, Gökhan. “Zaten, epeydir bir rahatsızlığınızın bulunduğunu düşünüyordum. Söylemeye cesaret edemedim. Hemen gidelim.” Çaylarından birer yudum alarak, kalktılar. Genellikle kahvenin önünde bekleyen taksici Bıçkın Ömer’e seslediler. Bir anda geldi yanlarına. “Haydi, hastaneye” dedi. Gökhan.

Acil servis kapısına yanaştığında Bıçkın Taksici akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Gökhan, hemen bir tekerlekli iskemle buldu getirdi. İhtiyar oturdu. Acil servis kapısında bulunan kapı doktoruna durumu anlattılar. Doktor ilgili uzmana sevk etti. Kan tahlilleri, filmler derken geceyi hastanede geçirmesine karar verildi. Hastanenin ikinci katındaki iki kişilik odaya yatırdılar ihtiyarı. Gece yarısını bulmuştu koşuşturmalar.. Tedbirsiz geldiklerinden hastaneden uydurulan bir hasta entarisini giyerek yatırmışlardı. Yatış kararını veren doktor odaya uğradı, hemşirelere gerekli talimatları verdi. Doktor, “Böbreklerden birisi iflas etmiş. Kesin karar yarın verilir, ama bu durumda bırakamayız. Bu güne kadar nasıl yaşadınız dede?” Dedi. İhtiyar,  “gül gibi, kardeş gibi yaşadık geldik, ama tuş etti bizi mübarek, dayanacak gücümüz kalmadı.” Doktor gülümsedi. Çıktı gitti. Gökhan’a teşekkür etti ihtiyar. Evin anahtarını verdi, çamaşırlarının yerini tarif etti. “Sana zahmet olacak, yarın bir torbaya koyuver ve getir buraya. Sen şimdi git. Çok yoruldun. Yarın derslerin var. Derslerini ihmal etme. Bu yıl bitsin.” Tamam diyerek çıktı dışarı Gökhan.

Gecenin karanlığı tüm yoğunluğu ile çökmüştü şehrin üstüne. Soluk sokak lambaları aydınlatmaya çalışıyordu kaldırımları. Ayağını sürüyerek yürüyor, kapanmakta olan gözlerini zar zor açık tutuyordu. Bir an evvel eve varıp kendini yatağa atmalıydı. Yürürken, yarın yapılacak işlerin planını da hazırladı zihninden. Eve ulaştığında kapıyı nasıl açtığını bile bilemeden doğru yatağa koşturdu, başını yastığa koyduğunda uykuya geçmişti bile.

Hafiften esen ılık bir meltem saçlarını savuruyordu. Yavaş yavaş ilerledi yıkıntıların içinden. Gök yüzü masmavi, içinden ferahlık akıyordu. Harabenin orta yerinden geçerek ilerdeki dağa çıkmayı hedefliyordu. Biraz tabiatın güzellikleri içinde, kendisi ile baş başa kalmaktı derdi. İlerideki çınarın dibinde biraz mola verebilir, yanındaki pınardan susuzluğunu giderebilirdi. Ayağına bir taş takıldı, tökezledi. Düştü yere. Yumuşak toprak yığını idi burası. Biraz öylece kaldı. Vücudunun ağırlığı ile toprak hareket ediyordu. Kolu adeta kuyu gibi olan bu yere sarktı. Eline bir şeyler dokundu. Ürktü birden. Çekmek istedi elini . Nesne yapışmıştı adeta eline. Tuttu. Dışarı çıkardı. "Bu ne" diye bağırmak istedi. Altın gibi, mücevher gibi kıymetli bir madde idi elindeki.

Birden bire uyandı. Besmele çekip, doğruldu. Saatine baktı. 9 olmuştu. Hemen kalktı. Acele ile giyinip çıktı dışarı.

***

Bir naylon torbaya, iç çamaşırlar, terlik, pijama, temiz gömlek koymuş, kilidi çeviriyorken İhtiyar’ın yan komşusu kapıyı açtı. “Aaa, kimsiniz siz” dedi. “Amca’ya ne oldu?, Napıyorsunuz?” Sorular peş peşe gelmişti. “Şey” dedi Gökhan. “Amcayı hastaneye yatırdılar, ben çamaşır, pijama almaya geldim.” Komşu şaşırmıştı. Çocuklarına haber verdiniz mi?” Ah. Gerçekten unutmuştu Gökhan, Oğuz’u tanıyordu. Hemen cep telefonunu çevirdi, babasının hastaneye yattığını, kendisinin eve gelerek, lüzumlu eşyaları aldığını ve götüreceğini anlattı. Hastane adresini verdi.

Saat On Bir sularında hastaneye vardı.  Gece boyunca ve sabah mesaisinden itibaren ihtiyarın tetkikleri, araştırmaları, tahlilleri, filimleri..yapılmış ve kesin karar verilmişti. Böbreklerinden birisi alınacaktı. Artık vazife görmediği gibi, çürümeye yüz tutmuştu.

“Evlat” dedi. İhtiyar. “Sen olmasan ben ne yapardım. Nasıl başarırdım tüm bunları. Sayende şifa bulacağız.” Dedi. Gökhan dün gördüğü rüyadan bahsedecek oldu ihtiyara. “Takılma oralara, geç.” Dedi. “Dünyanın bin bir türlü hali vardır, güzellik senin içinde olduktan sonra..”

***

Elinde çamaşır torbası ile bu kapıdan dışarı çıkalı Dört ay geçmişti. Yavaş yavaş merdiven basamaklarını tırmandı. Elindeki sarı renkli zarfı bir oyana, bir buyana çeviriyordu. Elleri terlemişti. İkinci kattaki ihtiyar’ın evinin önüne geldiğinde bir heyecan kapladı tüm vücudunu. “Bismillah” diyerek elini zile dokundurdu. Biraz geri çekilip bekledi. İhtiyar, ameliyat olalı dört ay olmuştu. Zaman zaman telefon ederek hatır sorar, bir ihtiyacı olup olmadığını öğrenirdi. Bu arada alt sınıflardan kalan derslerle birlikte bu dönem On Bir ders birden almış, epeyce zorlansa da tamamını başarı ile vererek, hem de önemli derecelerle bitirerek çıkış belgesini almıştı. Kapı açıldı. İhtiyar kapıda belirdi. “Oooo, dedi. Gel, hoş geldin.” Mahcup bir tavırla kapının önünde ayakkabılarını çıkardı. İçeri girdi. kapıyı kapattı.  Elindeki zarfı ihtiyar’a doğru uzatarak. “Baba bitti nihayet” diyebildi. “Eh, işte! Rüyada gördüğün mücevher bu idi. Hayırlı olsun. Şimdi millet, vatan senden hizmet bekliyor. Tez bir iş bulasın ve çalışmaya başlayasın.”

“İnşallah..” diyebildi.

İhtiyar’ı iyi bulmuştu, hiç bir sıkıntısı yoktu, hatta çay kaynatma işini bile ihtiyar yapmıştı. Uzun süre sohbet ettiler. Gece yarısı izin alıp çıktı.

Hayatında yeni bir dönemin başlangıcı, yeni dünyalarda yeni olaylara doğru zaman ilerliyordu.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...