Ana içeriğe atla

Yumurtalı Protestolar

 “Öğrenci protestolarında patlama var.” (Gazeteler)

Bizim, lise çağımızda öğretilen dersler neredeyse ilk okullarda öğretilmeye başlandı. Her yeni doğan, ‘toplam aklın’ üstüne doğuyor.

Gençlerimiz, bizden çok ilerdeler. Onları anlayamıyoruz. İstedikleri bir şeyler yok. Sadece, görüşleri, gördükleri bizlerin gördüklerine benzemiyor. Leb demeden hocaları, leblebiyi anlıyorlar. Derin meseleler üzerinde kafa patlatıyorlar. Mantık süzgecinden geçirilen problemlerin çözümü üzerinde fikir üretiyorlar. Üretimleri, bizim düşüncelerimizle çelişiyor. Kabul edemiyoruz. Hata bizim. Onları anlamıyoruz.

Bazen de, söyledikleri söylemek istedikleri olmuyor. Anlatamıyorlar. Çünkü dinleyenleri, düzeltenleri yok.

Öğrenme (hazineleri) imkanları kısıtlı.  Epi-topu birkaç kitap, gazete yazısı, mizah dergisi, tamamı bu. Üniversite amfilerinde kendilerine söz hakkı tanınmıyor. Ne varsa ne yoksa hocanın anlattıkları. Sonra da imtihan safhası. Sık sık sınavlar, sadece dersten geçebilmek için, hocanın istediklerini öğrenme telaşı. Kütüphaneler zayıf, yeterli çağdaş ve güncel bilimsel eserlerin kitaplığa girdiği yok, yada yeterli değil.

Yeni kurulan üniversiteler zaten hepten donanım, hoca ve kitap fakiri. Tartışmaya hazırlanamıyorlar. Okullarda verilen sadece öğreticinin dersi. Gençlerin sorumlu oldukları sadece derslerde öğretilenler. Kendi başlarına yapabileceklerini göstermek istediklerinde biber gazı ile karşı çıkılıyorlar. Hiç bir şeye güçlerinin yetmediği, kafalarının çalışmadığı gibi bir inancımız var. Onların tek başlarına hiç bir sorunu başaramayacakları inancımız var. Onlara fırsat vermek bir yana, kendilerinin yarattıkları imkanlarının da önüne geçiyoruz. Onların, bizden daha ileride, onların bizden daha demokrat olduklarını bir türlü kabullenemiyoruz. Problem onlar değil.  Bizleriz.

Onları anlamak için hiç bir çabamız yok. Sadece bizlere muti olsunlar, sadece bizlerin söylediklerini yapsınlar ve sadece bizim gibi düşünsünler istiyoruz. Oysa, bizler; onlar gibi düşünmemiz, çağı onlar gibi anlamaya çalışmamız gerektiğini bir anlasak, sorunu belki de temelden çözeceğiz.

Bizim, doğduğumuz dünyanın üzerinden, Altmış “dünya yılı” geçti. Mantalitesine vukufiyet kuramadığımız, yeni bir asrı yaşıyoruz ve/maalesef asrı idrak edemiyoruz. Anlayamadığımız bu. Sorun bu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…