Ana içeriğe atla

Yandaşlık Tutulması

 “Sığınacak yeri olmamak ne demektir, bilir misin bayım?” sorusu bir kez daha mıh gibi çakılıyor beynime.

Soruyu Marmeladof, Raskolnikof’a sorar (Dostoyevski, Suç ve Ceza).

Rasim Özdenören 26 Aralık 2010 tarihli yazısına bu paragrafla başlar. Sonra ‘sığınacak yeri olmamak’ cümlesinin kendince manalarını verir. Mesela der ki; “Sığınacak yeri olmamak sefaletin ortasına düşmektir. Henüz tuzağın dışındayken kaçmakta olan birinin halidir. Umutsuzca sığınacak bir yer arayan, korkuya kapılarak kaçan birinin hali.. ve sonunda beklenmedik bir anda, kendini tuzağın içine düşmüş bulmak.. işte orada bir kere daha sığınacak bir yerinin bulunmadığını umutsuzca müşahede eden yaralının hali…” bu cümlelerden sonra savunma hakkından bahsederek, avcının “hayvana savunma hakkının tanımasının avcılık raconundan olduğundan da” bahsederek, sözü “orantısız güç kullanmaya” oradan da öğrenci hareketlerine getirir. Yumurta atmanın “orantısız bir güç kullanma” olduğunu filan anlatır. Saldırıya uğrayan polisin tümüyle savunmasız bırakıldığını ve “hukukça öne çıkartılması gereken hususun burada tebellür ettiğini”  ve polisin konumunun “tuzak kurulan kişininkine benzediğini” anlatır. Vay, vay,vay,vay…

Oysa ne de güzel başlamıştı yazısına. Nasıl oldu da hemencecik siyasilerin yorumladığı sonuçlara ulaşıverdi. Yazıları ve TV sohbetlerinden öğrendiğimiz kadarıyla, edebiyatçı, mutasavvıf biliriz Rasim Hoca’yı. Edebi yazıların üstadı olarak tanırız. Dostoyevski’den aldığı bir cümleyi “ki, bize göre muhteşem bir cümledir” açıklamaya girişir. Açıklamaları hatalı. Sefaletle, tuzakla, umutsuzlukla gibi kelimelerle kurduğu cümlelerle yaptığı açıklamalar hepten yanlış. Bu hatalara niye düşüyor dersiniz? Sözü öğrenci protestolarına, öğrencilerin yumurtalı eylemlerine getirecek de ondan. Sözü buraya getirecek ve mensubu olduğu ve ölesiye savunduğu siyasi tavra desteğini bildirecek!

Hak, hukuk, sevgi, birliktelik, kardeşlik… gibi konulara sık sık atıflarını, nasihatlerini okuruz. Pekte severiz hani, çirkinlik gösterilerine girişene kadar. Anlaşılıyor ki, Özdeneren Hoca, ezilmiş, sindirilmiş. Korkuyor. Nereye saklanacağını bilemiyor. Sanıyor ki, saklanabilecek. Tuzaklardan kurtulabilecek.

Yazarın, siyasi görüşler bildirmesi tabiidir. Bildirdiği görüşlere bakarız, kendisine mi aittir diye. Yanlışta olsa kendisine ait görüşe değer verir, saygı gösteririz. Kendimize göre yanlış olan tarafı atar, istifade edebileceğimiz taraflarını ise kullanırız. Bir başkasının -siyasinin- gözüne girmek, onun söylemleri ile konuşarak, yazarak kendini ona göstermeye çalışmak eylemlerine, dalkavukluk dendiğini ilk mektep hocamızdan öğrenmiştik.

Yazıya nasıl başlamış, nasıl bitirmiş. siyasetçi mübarek. İktidar sahiplerinden dinledik bu kabil sözleri, sen edebiyatına bak, güzel yazılarına bak. Kendini zorla soktuğun karanlıklar içindeki ışığa bak.

Biz söylemeye çalışalım o halde. ”sığınacak yeri olmamak” ilahi kelamdır. Askıda bırakılabilecek sıradan bir söz değil. Hem de senin anlattığın gibi sefaletin ortasında kalmak filan hiç değildir. “sığınılacak yeri olmayan” kişinin, sığınacak yeri “Allah”tır. ve bu kelam bir ayeti kerimedir. “hiç bir sığınılacak yer yoktur -kıyame/11”, “ondan başka sığınak bulamazsın -kehf/27-”

Öyleyse sayın yazara diyebiliriz ki, Allah’tan başka sığınılacak yeri olmayanlara korku yoktur.

Yorumlar

  1. Yandaşın en masum bahanesi bence "sığınacak yeri olmamak".
    Ondan yapıyorsa benim nezdimde beraat etmiştir:)))

    Çok güzel bir yazı. Elinize sağlık...

    YanıtlaSil
  2. Milliyet BLOG da yayınlağım bu yazıya şu yorum yapıldı:

    Gılgamış Kavasoğlu:

    Güzel bir yazıydı.Sonunu da daha güzel bağlamışsınız.Güce yalakalık karşılıksız olmuyor elbette ancak günümüzdeki gibi çılgıncası geçmişte pek olmamıştı. Başarılar dilerim.

    YanıtlaSil
  3. Milliyet Blog yorumlarından:

    ali açıköz:
    Rasim Özdenöreni suçlamak adına önemli bir "suç" işlemissiniz...Yazarın söylediklerini bağlamından saptırmak gibi bir suç..O yazıya şimdi baktım. Yazar, Polisi değil, konferans vermek üzere kürsüye çıkmış savunmasız hatibi kastediyor. Aynen alıntılıyorum: "Öğrenci hareketlerinde, polisin biber gazı kullanması, cop kullanması orantısız güç olarak tanımlanıyor. Tamam. Eyvallah. Peki, konferans vermek üzere kürsüye çıkmış olan hatibe yumurta fırlatmak nedir? Bu, orantısız güç kullanmak değil midir? Şundan dolayı ki, hatip, hiçbir şeyden haberi olmadan kürsüye çıkmıştır. Birden, beklemediği bir durumla karşılaşmaktadır. Kafasına, gözüne, üstüne başına yumurta fırlatılmaktadır. Yumurta, aslında, pek de masum bir silah sayılmamalı. İnsanın kulağında, gözünün üstünde, bir de sivri tarafı çarparak patlarsa, o durumda, yumurtanın taştan farkı kalmaz... Ciddi bir yaralama vukuunda, bu yaralama yumurtayla gerçekleştirildi diye görmezlikten mi gelinecek?."...Eleştirmek iyidir de saptırmadan...

    Şöyle cevapladık bu soruyu;

    Hiç bir saptırma yok. Yazının giriş paragrafını dikkatle okumadınız anlaşılan. Bizim eleştirimiz,yazarın ya hiç anlamadığı veya işine gelmediği için siyasal inancına uygun şekilde yorumladığı bir cümle üzerine kuruludur.Ne yapalım biz böyle anlıyoruz,böyle kabul ediyoruz.Eleştiri ettiğimiz konu, bir ayet-i kerime olan cümleyi,yazarın kendine göre yaptığı yorumların yanlış olduğudur. İlginize,yorumlarınıza teşekkür ederim.Saygılarımla

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…