21 Aralık 2015 Pazartesi

Savaşlar, Cepheler, Kararlar…


Savaş şartlarında dikkat edilmesi gereken iki kuralı önemserim: birincisi, yeni düşman cepheleri açmamak, ikincisi müttefiklerinin sayısını artırmak. Savaşı mümkün mertebe tek cepheye indirgemek ve düşmanın silahlarını kullanmasına mani olmak, kullandırtmamak, silahlarını işlevsiz hale getirmek, komuta kademesinin yanlış kararlar almasını sağlamak ve ilahir.. Böylece asıl düşmanı cenderesinde sıkıştırmak ki, kemikleri kırılıncaya, silahlarını bırakıncaya, inadından vaz geçinceye kadar. Osmanlı’nın son dönemindeki çok cepheli savaşları hariç, “Osmanlılar, iki cephede aynı anda savaşmak zorunda kalmaktan daima kaçınmışlardır. Bu amaçla doğuda ve batıda münavebeli bir savaş ve barış siyaseti izlemekte dikkatli davranmışlardır.” (Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türk tarihi üzerine çalışmalar, S. 55-60) Doğrusu akıl da bunu gerektirir.

Derin bir savaşın içindeyiz. Geriye baktığımızda çok uzun bir geçmişi var, ileriye baktığımızda ise ucu görünmüyor. Daha çok uzun bir zaman bu illetle boğuşacağıza benzer. Bu itibarla, kurmay heyetinin yüksek savaş yeteneği ile teçhiz edilmesi başarının şartıdır.

Biz böyle yapmadık maalesef. Darbe dedik, balyoz dedik, fuhuş dedik, casusluk dedik daha nice suçlamalarla ordumuzun hareket kabiliyetini, karar verme ve uygulama kabiliyetini törpüledik. Kanunlara, yönetmeliklere uygun vatan koruma görevlerini yerine getiren ordu mensupları, yıllarca mahkemelerde cedelleşmişler, kimileri inanılmaz cezalara çarptırılmış, kimileri de cezaevlerinde canlarından olmuşlar, aileleri uzun yıllar perişanlık yaşamışlardır. Tam istenilen gibi olmasa da, yıllar geçip de yüksek yargı marifetiyle düzeltilen kararlardan sonra ordu elemanları biraz da olsa rahatlığa kavuşmuşlardır. Lakin henüz yargılamalar sonuçlanmamıştır, hala aynı kaygıları taşıyan ordu mensupları bulunmaktadır. Şimdilerde düşünülen şudur: teröristle mücadele sonu, cezaevleri olmuştur, öyleyse niye karşı durayım? Siyasetin çözmesi gereken en önemli psikolojik problem budur. Savaşma azmini yitiren orduyu rayına oturtmak, asli görevine döndürmek.

Oturup derin düşünülmeli; yüz yıllardır İran ve Rusya ile dostluğumuza ne oldu? Tamam, zaman zaman ufak tefek devletlerarası menfaatler sebebiyle tartışmalar yaşandı, lakin düşmanlık sınırına asla yaklaşmadan. Gerçekten ne oldu da, nasıl oldu da bu düşmanlık ateşlendi? Mesela, ne oldu da söz söyleme yeteneğini bile yitirmiş ve iç sorunlarıyla boğuşan Irak nasıl oldu da düşman cepheye ait oluverdi? Biz mi hata yaptık, yoksa onlar zaten düşman devletlerle birlikteydi de bizi de mi karşılarına aldılar?

Karar alma ve uygulama süreçleri önem arz ediyor bu aşamada. İlmin, derin düşüncenin, müşaverenin hiçbir öneminin kalmadığı zamanımızda, kararların da yalnızca (korkarım ki) ‘bir kişi’ tarafından alındığı ve devlete, devletin güçlerine ve tüm millete uygulama zorunluluğunun doğurtulduğunu belirtebiliriz. Makul kararların uygulanması halinde, ne yaşadığımız durumlarla karşılaşırız, ne de pişmanlıklar duyarız.

Özellikle Mısır olaylarının başından itibaren, tarafımızdan verilen destekler tamamen mezhep ve bir derneğin yandaşlılığı ile anlatılagelmiştir. Suriye düşmanlığı da benzer inanç duygularıyla geliştiği büyük çoğunluk tarafından kabul edilmektedir.

“Bir şeyin politik olup olmadığı hakkında verilen karar, kimin verdiği ve hangi gerekçelere büründüğünden bağımsız olarak, daima politik bir karardır.” (Carl Schmitt, Siyasi ilahiyat, aktaran, Dr. Aliye Çınar, Uludağ Üni. İlahiyat Fakültesi, Politik Teoloji adlı makale)

Makale yazarı şu alıntılamalarla açıklamayı ilave eder yazısına: “Schmitt’in burada asıl itirazı, modern devlet algısındaki, egemenin totaliter bir hüviyete bürünmesidir. Çünkü politik olanının bileşenleri teorik olarak formüle edilse de -tartışmalıdır- tabir caizse onun sahnelenmesinin nasıl sonuçlanacağı kestirilemez. Dahası politik olan konusunda düğmeye basan, belirlenmiş bir ilke olmayıp, bir şahıs olmalıdır. Kararı veren şahıs, şartların ve durumun anında değişmesini kavrayabilir ve ona göre tavır alabilir. Oysa total bir yasa, şartların değişmesini ve istisnai çıkışları belirlenmiş kuralların içine dahil edemez. Dolayısıyla farklılıklar, istisnai durumlar her daim yok sayılır. Programlanan politik düşünce her halükarda aynı işler ve aynı neticeleri verir. Demek ki, totalleşen bir politik görüş, temel bir norma tutunduğu için istisnayı ve olağanüstü durumu hesaba katmaz. Bu esnada doğal olarak somut durum, kamusal ve devlet çıkarında ‘kimin’ veya hangi ‘şahsın’ karar vereceği görmezden gelinir. Modern devlet düşüncesi, ister doğal, isterse de kurgusal kişiler olsun, bundan böyle kişilerin hâkimiyeti altında değil, kuralların ve manevi güçlerin hâkimiyeti altında yaşadığımızı söylemek ister. Bu güçlere insanın itaat etmesinin sebebi de, onun kendini sunuşundan kaynaklanır. Çünkü söz konusu güçler, menşeinin insanın manevi olduğunu dikte eder.” (aynı yazar, kitap, makale)

Peki, gerçekten manevi mi sorusunu soralım?

Maneviyat düşüncesinde asla, saldırı yoktur, suçlama bulunmaz, hakaret yasaktır. Bu düstura göre yakın geçmişi değerlendirirsek, maneviyattan eser bulunmadığını görürüz.

Tamamen, bir inat, bir ben bilirim havası, bir ille de benim söylediklerim dayatmasını görüyoruz. Yumuşamanın olmadığı ortamlarda maneviyat işlemez. Bilakis yerini nefsani saldırılara bırakır. Nitekim Suriye anlaşmazlığı ortaya döküldükten sonra, Esat’ın adı önüne ‘katil’ kavramı getirilmeden anılmadı. Böyle olunca karşının da durumunun benzeri olması halinde ne yumuşama olur, ne de bir anlaşma. Nitekim bu kargaşa neredeyse bir üçüncü dünya savaşının eşiğine taşıdı bizi. Ne yazık ki, bu inat yüzünden dostlarımızı da kaybettik. Stratejik ortağımız ABD bile, yaptıklarımızı eleştiriyor ve geri adım atmamızı salık veriyor. Musul Konsolosluğu basılıp çalışanları esir alındığında yapılması gerekenleri, aradan aylar aylar geçtikten sonra yapmaya kalkmanın hiçbir anlamının olmadığını galiba, ordumuzun kurmay heyeti hesap edemediler. Belki de, fikirlerini bildirdiler lakin ‘tek karar verici olan politik kişi’nin söyledikleri kanun mesabesinde algılandığından, verilen yanlış kararlar da uygulamaya konuldu ve dostlarımız düşmanımız oluverdiler.

Aynı kafa karışıklığının, Güney Doğu il ve ilçelerinde de yaşandığı muhakkaktır.

Son günlerde iki önemli karar daha alındı. İlki, İsrail ile normalleşme dönemine girilmesi (henüz tasarı halinde olduğu söyleniyor), ikincisi ise Suudi Arabistan önderliğinde kurulacak olan İslam ittifak ordusuna iştirak etmek. Her iki kararında ABD’nin istekleri doğrultusunda alındığına dair haberler, yorumlar yazıldı. Böyle olması doğaldır. Artık onların talebi olmadan karar alamıyoruz. Rus uçağının düşürülmesi sonucu Suriye semalarına doğru bir kere bile uçaklarımızın uçmayış haberleri de bizleri yaralayıcıdır.

İttifak ordusuna gelince: İran bu ittifaka dâhil edilmemiş. Zaten önerilseydi de kabul edeceklerini sanmıyoruz. Demek ki, Şiilere karşı kurulan bir Sünni ittifak. Üstteki satırlarda da söylediğimiz gibi bir Sünni dayanışması izlemini veriyor. Özellikle Türk askerini Suudilerin emrine vermek demek, orta çağa ilhak etmek demektir. Kabul edilemez bir durumdur ve bu anlaşmadan bir an evvel dönülmelidir. Çünkü bu ordu gün gelir namlularını bizim üzerimize çevirebilir. Unutmayalım ki, Suudi Arabistan ve Katar uçakları, dostları, kardeşleri Yemen’i aylarca bombaladılar (sanırım hala devam ediyorlar). Bunlara asla güvenilmez, özellikle bu ordunun komutası onlara asla verilemez ve onların komutasındaki Türk askerlerinin orada bulunması asla kabul edilemez. Bu kararın düzeltilmesi gerekmektedir. Bu sözde ittifak Türkiye için yeni bir cephe açılması demek olur, çünkü yeni bir cephenin açılması düzeltilmesi imkânsız zararlar açacaktır.

Aklımızı başımıza devşirelim!...



1 yorum:

  1. Mehmet Kınacı ;

    Bu "ordu" kurulamaz...Mısır,SUUDİLERİ kabullenmez...Suudiler de Mısır ile anlaşmaz....Siz tarihin hangi devrinde ARABIN ARABI KOLLADIĞINI GÖRDÜNÜZ????Her zaman Arap öteki Arabın ayağına basar!!!!O bakımdan ORTADOĞU kan gölü..O bakımdan batı Ortadoğu'yu oynatıyor!!!Birini şeyh,ötekini kral ilan et..BİRBİRİNE KIRDIR!!!

    YanıtlaSil