30 Kasım 2015 Pazartesi

Hariçten Gazel Okuma Hakkımı Kullanıyorum!,


Tartışmalara katkımız olmasını istememiz üzerine fikrimizi açıklamış ve toplanacak olağanüstü (seçimli) genel kurulda, Sayın Genel Başkan’ın aday olmamasını yazmıştık. O gün, bu gündür çok şeyler yazıldı çizildi. Sosyal medya sayfalarında çok sert tartışmalar yapıldı. Küfre, hakarete varan sözleri kabul etmemiz mümkün değil. Fikir belirtenlerin de, fikirlerine karşı tahammül gösterilmediğini tespit etmiş bulunuyoruz. Alışılmış suçlamalar ve hakaret cümleleriyle cevap verilmesi, her şeyden evvel Ülkücü Ahlaka yakışmaz. Konunun tarafları yumuşak ve anlaşılır bir tartışma ortamının yaratılmasından sorumludurlar. Rastlanması çok zor olan bu tartışma -meşveret- ortamından, hayırlı bir sonuç çıkarılmalıdır.

Problem, yalnızca Genel Başkan değildir. Çok boyutlu bir sebepler zinciriyle karşı karşıyayız. Zincirin her parçası paslanmış ve aşırı sürtünmeden birbirinden kopmak üzereler. Farkında olunması gereken şey, kardeşlik hukukunun unutulmaya yüz tutmasıdır. Asıl tehlike buradadır. Arkadaş-Ülküdaş olamayanların, yarın aynı yola nasıl çıkacakları tartışılır. Zincirin kopma noktasına gelmesinden, yönetim birinci derecede sorumludur. Eğer söylenildiği gibi muhalif hareketler, dış güçler, saray elemanları, provokatörler gibi içeri salınmış casuslar tarafından hareketlendiriliyorsa ve bunu da yönetim biliyorsa neden tedbir almadınız sorusuna da cevap verilmelidir.

Neyse konumuz bu değildi.

1 Kasım’dan itibaren Genel Kurul toplanması ve Genel Başkan’ın değiştirilmesi istenmektedir. Bu sesler, sorumluluğu olmayan, görev üstlenmeyenler tarafından sosyal medya sayfalarında sallanmaktadır. Haklı taraflarını yukarıda yazdık. Hiçbir itirazımız yok. Yönetimde değişiklikler olması, kansızlık çeken hastaya, taze kan verilmesi sonucunu doğurur. Yenilenen isimler ve resimler yeni fikirlerin gündeme gelmesini sağlar ve kadroya çalışma azmi pompalar.

Tartışmanın muhalifler tarafında bulunanlar, 1 Kasım yenilgisi üzerine oturttular savunmalarını. 7 Hazirana göre kaybedilen oylar ve milletvekilleri tartışmanın ana fikri. Bu yanlış bir yoldur. Yalnızca meclis aritmetiği ve alınan oyların eleştirilmesi hiçbir anlam ifade etmemektedir. Ortaya, siyasi çözümler dışında, fikri yapıdaki çürümeye, eğitim çalışmalarındaki eksikliğe, sıradan bir cemaatin bile sahip olduğu haber ajansları, televizyonlar filan dikkate alındığında medya dünyasındaki sıfır varlığımıza bile değinilmeden yapılan eleştiriler yok hükmündedir. Meydana gelen hadiselere, Cumhuriyet karşıtlığına, Atatürk mirasına, Türk ordusuna saldırılara zamanında ve gereği gibi karşı durulamamıştır. Yalnızca, Bahçeli ile olmaz, ben olsaydım şöyle olurdu gibi sözler ancak dinleyicileri güldürmektedir. Sosyolojik gelişmeler, konjonktürel değişimler, tarihi analiz eksiklikleri dikkate alınmadan yapılacak her eleştiri, eleştiriyi yapanın nakıslığına işaret olacak ve mevcut yönetimin görevde kalması gerekeceğini anlatacaktır.

Ortaya sürülen aday adaylarıyla olamayacağı anlaşılmıştır. Rakibin, en az mevcutlar kadar güçlü olmasını arz ederiz. Böyle gitmez, gitmemeli. Ancak bu adaylarla da olmaz. İstenen bu değildi.

“Ülkücülüğün siyaseten iflâsı ülkücülerin yüz ifadelerinden anlaşılıyor” cümlesiyle başlayan “Ülkücünün Hırsızlığı” başlıklı çok etkili eleştirel bir yazıya imza attı Ali Bademci. Harekete dışından destek verenlerden olduğumuzdan, Bademci’nin ileri sürdüğü olumsuz konulardan haberimiz yoktur. Ancak, sosyal medyada yazılan ve arkadaşlarına, Mersin’de olanlarla ilgili şikâyet babında bir ülkücünün mektubunu gördüğümüzde, ayniyle MHP Genel Merkezi Sekreterliğine E-Posta yoluyla göndermiştik ve iletimizin “FRM-381822 nolu form kayıt edildiği”ni bildirir geri bildirim gelmişti. Neler yapıldı bilmiyoruz. Sayın Tarihçi yazarımız Ali Bademci’nin yazdıkları yenilir-yutulur cinsinden değil. Bizim de merkeze bildirdiğimiz mektup, aynı yörede benzeri somut konuları dillendiriyordu. Eğer bir şey yapılmamışsa, yenilginin sebeplerini bu ve benzeri olayların altında arayalım.

Yazımıza devam ederken bir dosttan değerli bir mesaj geldi. Şöyle diyordu: “Mesele Bahçeli’nin gitmesi meselesi değildir. Asıl çözülmesi gereken mesele; Türk milliyetçilerinin yeniden aydınlanmayı yaşayabileceği veya yeniden şehirli bir harekete dönebilme meselesidir. Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyetinin önünü açabilme meselesidir. MHP tabanı buna odaklanmalıdır.”

Önemli bir tespit. 80’lerin sloganlarıyla gelinecek yer, ancak körelme olurdu, nitekim öyle de oldu. Okumayan, araştırmayan, fikrini söylemeyen, tartışmalardan uzak kalan, sanat, edebiyat konularına adeta düşman, çözüm önerisi düşünemeyen, düşündüklerini açıklayamayan, sadece hatıralarını anlatarak ne büyük olduklarını hikâye edenlerin yapabilecekleri bir şey olamaz. Bilakis, sahip olunan mevcut ışığında kaybolmasına sebep olurlar. Bu durum ise, zamana göre yenilenen vizyonlarla tamir edilebilirdi. Tabana yüklenecek yeni hedeflerle sağlamlaştırılabilirdi. Erciyeslere son vererek değil, yeni Erciyesler inşa ederek başarılabilirdi. Yapılamadı. Yapamadık. Ve yenildik.

Şimdi ağlama, dövünme zamanı değildir. Türk-İslam medeniyetini inşa iddiasındaki Milliyetçi Hareket mensuplarının daha dikkatli, daha uyanık, daha azimli olma mecburiyetleri vardır. Ülkemiz dört yandan kuşatılmışlık yaşarken, düşman cepheler her gün artış kaydederken, derin ayrılık, derin çekememezlik, derin düşmanlık yapmak lüksümüz yoktur. Bir an evvel birlik sağlanarak, yapılması gerekenlerin tespiti ve sahaya tespit edilecek politikalarla yeniden ve ısrarla çıkılması zarurettir.

İtidal bunu gerektirir.

Ülkücülük bunu gerektirir.

Haydi, buyurun, iş sizin.

Tekrar hatırlatalım ki, çok az zamanınız var.



27 Kasım 2015 Cuma

Savaşa Gidiyorken İkazlara Dikkat!..


Düşman bellediğiniz bir devletin, saldırı gücünü de dikkate aldığınızda yapacağınız şey, o devletle dostluk bağlarını görünürde kuvvetlendirmek olurken, yok olmasını istediğiniz başka bir dost devletle aralarını açmak ve savaşın o iki devlet arasında çıkmasını sağlamaktır. Uzaktan ılımlı mesajlar gönderir, her iki devletin haklarından bahsedersiniz, sınırını korumak filan…

Gerçek savaş, Suriye toprakları üzerinde pay kapma savaşıdır. Uvertür oyunculara burada yer yoktur. Hatta bu oyuncular ancak savaş elemanı olarak sahada bulunabilir ve fakat asla herhangi bir şey talep etme hakları yoktur.

Ve hatta, satır aralarında, haklı olarak bile olsa düşürülen uçak için, “aşrı tepki verilmiştir” anlamında filan sair ortakları tarafından bile deklare edilebilir. Bu tür konuşmalar, kendilerinin de zaten Türk tarafına karşı olduğunun vurgulanmasıdır. Bunlar, sinsi savaşın tehlike taşıyan boyutlarıdır. Bir de bakmışsınız, cephe sayısı artıvermiş. Düşman sandığınız tek cepheye, yeni yeni cepheler ilave edilmiş. Afganistan saldırıları önemli tecrübeler taşıyor bizim için. Bu aşamada Irak’ı hatırlamak doğru olur. Kısa süre içinde, dost bilinen ve “haydi bastır Kuveyt’e arkanda biz varız” denilerek, istedikleri kıvama getirdikleri Irak, bir anda düşman olarak tanımlandı ve diğer Avrupalı dostları ile birleşilerek (biz de varız içinde maalesef) Irak’ı paramparça ettiler. Benzer oyun şimdilik Suriye üzerinden Türkiye için neden oynanmıyor olsun!.

Türkiye’nin 2001 krizi ve devam eden günlerinde ortaya konulan tedbir politikaları, finans sisteminde görece bir rahatlık sağlamıştır doğrudur. Enflasyon ve Merkez Bankası ilişkisi belli bir disipline kavuşturulmuş ve ekonominin oyuncuları ileriyi daha net görebilme imkânına elde etmişlerdir. Son 14 yıldır uygulananlar ise, aslında kriz sonrası belirlenen Kemal Derviş politikalarının olduğu gibi uygulanması olduğu halde, özellikle yurtdışı borçlanmalar ve alınan borçların yol, inşaat gibi verimsiz alanlara yatırılması, döndürülemeyen borç stokunu yarattı. İthalata dayalı büyüme politikalarıyla, cari açık, yüksek enflasyon, özel sektör dış borçları, TL’nin düşen değeri gibi konular toplandığında, iç ve dış siyasetinde ‘kırılganlaşmaya’ devam eden bir Türkiye ile karşı karşıyayız demektir.

Bir de bu duruma, kabul edelim ki, dış politikadaki hatalar nedeniyle karşılaştığımız, Suriye krizi ve Rusya’yı da ilave edecek olursak. Tümüyle kırılganlığın arttığını kabul etmemiz gerekecek ve Türkiye’ye borç verenlerin, sermaye ihraç edenlerin kırk sefer düşünmelerine sebep olunacaktır. Kaynak bir kere kapandığında ise, duran borçların ve faizlerinin altında ezilmemek imkânsız gibi görünüyor.

Usulet ve suhuletin unutulduğu günleri yaşıyoruz gibi. Her laftan olumsuz bir mana çıkartmakta üstümüze yok sanırım. İç politikada laf yetiştirmekten, dışarıya bakacak halimizin kalmadığı da anlaşılıyor. Dışa karşı söylenen sözlerde de, hep başkalarının provokasyonunu görüyoruz. Kendi halimizde, kendimizin bulduğu ve uyguladığı politikalara hasret yaşıyoruz.

Tut ki yanlış politikalar uyguladınız. Sonunda ölüm yok ya, değiştirirsiniz olur biter. Ama dışarıdan ithal ettiğiniz ve tedbirinde ancak uvertür olduğunuz politikalarda yanlışlık varsa ve bir kere de uygulamışsanız, artık onu değiştirme şansınız yoktur. Çünkü dümen başkasının elindedir.

Başından itibaren, Ortadoğu -Suriye- politikaları, hep birilerini memnun etme üzerine kurulmuştur. Timur’un yanına filleri şikâyete giden Hoca’nın, Timur’un yanına vardığında yalnız kalması gibi bir sonucu yaşadık. Bir de baktık ki, Suriye, İran, Rusya, IŞİD ve sair örgütlerin karşısında bir başınayız, bizi yüreklendiren stratejik! Anlaşmalı! Büyük ortaklarımız! Yanımızda değil... Oysa bir-kaç aya kadar, Şam Emevi Camii’nde Cuma Namazı kılacaktık! Ve bu iddiayı onların gazları sonucu dillendirmiştik!.

Tıpkı, bunun gibi:

Rus uçağının düşürülmesinde de, yabancı bir el var idiyse ve düğmeye o el vasıtasıyla basılmışsa, halen o acemice dış politikayı yürütüyoruz demektir. Ve biz bu politikayı destekleyemeyiz. Doğru da yapsa, yanlışta yapsa karşısındayızdır.

Yok, kararı kendimiz verdik ve düğmeye kendi irademizle basmışsak, yanlış bile olsa desteklemeye devam ederiz. Ta ki, düzeltmesi de bir o kadar kolaydır.

Son söz: Bak, gör ve uygula. Gördüm diyenin sözüne güvenme. Hemen yanın şarampoldür.



25 Kasım 2015 Çarşamba

Ortadoğu’dan Hareketle ilim, Medeniyet


Her keşif, bir önceki bilinenlerin bizlerin zannımız olduğunu ortaya koyuyor. Başkalarının keşiflerinden istifade etmek için okullara gidiyor, kitaplar okuyoruz. Öğrendiğimiz her bilgi, aslında bize ait olmayan tecrübelerin, beynimizde yarattığı kabullerden başka bir şey değil. Asıl olan, herkesin, her beynin keşfidir. O zaman, gerçek bilgiye ulaştığımızı anlarız. Karamsarlığa yer yok. Taklit ile başlar hayat. Bebeğin ıngaası bile, annesinden aldığı sesin taklitlinden öte değil. Doğrusu, taklitlerden geçip, kendi tecrübemizi ortaya koymaktır.

Sosyal sıkıntıların doğduğu yer de burasıdır. Öncekinin taklidi ve fakat kendi keşfine ulaşamayanların, doğru zannettikleri değerler üzerinde ısrar etmeleri ve savaşmaya kadar vardırmalarıdır. Bir bakınız Ortadoğu’ya. Her kafadan çıkan seslerin verdiği rahatsızlık, nerdeyse dünya çapında yayılmakta. Ve hepsinin tek ısrarı var. ‘Benim düşüncem, benim imanım doğru’. Birisi Allahuekber diyerek silahını ateşliyor, diğeri Allahuekber diyerek kelle kesiyor. Ne garip bir durum. İzahı zor.

Farklı bakış açıları, farklı yorumlar üretse de, bir türlü yorum, idrak, anlatım, kabulleniş açısından zenginleşemeyen Müslümanlar birbirini yiyip bitirecekler neredeyse. Her grup, kendi fikrinin ve inançlarının kabulünü dayatıyor. Zorlama yok hâlbuki. Hz. Resulullah, ancak ‘tebliğ’ görevi ile görevlendirilmişti. Zaten zorla hiç kimseyi inancından, dininden döndürmek imkânı da yoktur. Kim neye, nasıl inanıyorsa hayatını öylece devam ettirecektir. Bu durumu düzelttiğini sananlar, düzeltmek için çabaladığını sananlar yanılmaktadırlar. Herkes kendi mihverinde, kendi imanını yaşayacaktır. Kimse kimseye karışmayacaktır. Karışmak bir yana, tam tersi onun inançlarını yaşamasına yardımcı olunacak, özellikle zimmetinde bulunan insanların hayatı, namusu, ırzı, canı, malı korunacaktır. Biz böyle bilir, böyle inanırız.

İşte, bundan sonra yenilikler, yeni manalar açılacak ve gelişecektir. Zihnini, beynini beslediğin kinle, kıskançlıkla, hasetle, hırsla, intikam duygusuyla varılacak yer, karanlıklardır, cehalet çukurudur.

‘Din’, insanı “algılayabildiğinin ötesine” (Ahmed Baki) yöneltir. Algılananlar, yenisi öğreninceye kadar geçerli olan ‘algı’lardır. Öyle kabul etme, öyle zannetmedir. Şekiller üzerinden din algısı oluşturulması ve o algının hararetli savunucusu olmak, dünyada da, maneviyatta da geri bırakacaktır. Hiçbir konuda, hele hele manevi konularda, işte budur, bundan başkası olamaz gibi iddialı ve sınırlayıcı kabullerden ve ısrarlardan kaçınmak gerektir.

Komşularımızdaki kanlı iç savaşların sebebi budur. Bir adım geri çekilmek gibi bir adet edinilememiş. İddialı olana karşı susarak, yeterli cevabın verilmesi kültürü unutulmuş. Zaman zaman ülkemize de sıçrayan bu durum, ateşli taraftarlar toplamaktadır etrafına. Kulaktan dolma ve çok eski bilgilerin bulunduğu eserlerden edinilen bilgilerle iman etmekten kaynaklanan bu durumun çözümü, ilmi, aklı, araştırmayı ilke edinen büyük adamların yolundan gitmektir. Onların eserlerini okumak, onların sohbetlerinde bulunmak, onların çevrelerine yaydığı ışıklardan istifade etmekten geçmektedir. Yarın çok geç olabilir.

Toplum olarak, derin bir muhafazakâr tuzağın içine doğru çekilmekteyiz. Bu durum ‘dindarlık’ değil, dinden uzaklaşma sonucunu doğurur, çok örneğini fiilen yaşamaktayız. Özellikle siyasilerin kendini bilmez konuşmaları, yorumları, demeçleri düşünme kabiliyetini yitiren beyinleri esareti altına alıp, istedikleri gibi oynayabilmektedirler. Kullandıkları çok önemli araç ise dindir, dini bilgilerdir, din ile maneviyat ile korkutmadır. Kısaca, aldatmadır.

Müslüman beyin, aldatılamaz. Kandırılamaz. Haydi, bir kere aldatıldı diyelim. Aldatıldığını anladığı anda geri dönmeyi bilir ve ikincisinden Allah’a sığınır. Bu durumda tekerrürü mümkün değildir.

Toplum olarak, insanlık olarak yeni ilimlere, yeni fikirlere açız. Açlığımızı başka alanlarda gidermeye çalışıyoruz. Asıl olan, gitmemiz gereken alanı terk etmiş bir vaziyetteyiz. Cahillerin hutbelerine, kitaplarına harcadığımız zaman ve parayı doğru yollarda kullanamıyoruz. Oysa her öğrendiğimiz bilgi, hayatımızda bir değişiklik yapmalıdır. Ölçü gayet basittir. Öğrendiğimizden evvelki hayatımız (kabullerimiz, düşüncemiz..) ne idi, şimdiki ne? Bu soruya iyi niyetle, samimiyetle cevap verebilenlerin doğru yolu bulamama gibi bir dertleri olamaz. Biliriz ki, yol asandır, kolaydır, kolaylaştırılmıştır. Bize düşen halis niyet ve safiyetle tahkiktir.

Böylece, sahip olduğumuz ilimlerin geliştiğini, yükseldiğini, yüceldiğini fiilen yaşayacağız.

Ve bundan sonra, gerçek huzur bulunacaktır.

Ve bundan sonra, kötülerle savaş, iyilerle dostluk devresi başlayacaktır ki, burası daha yolun başıdır.

Anlatılan bu durum gerçekleşmeden, yapılan mücadeleler de, varıldığı sanılan hedefler de hayalden ibaret kalacaktır.

Yolunuz açık, gönlünüz ferah, ufkunuz genişler olsun.


23 Kasım 2015 Pazartesi

Devlet, Yavaşça ellerimizden Kayarken!.


Yemin metni üzerinden yapılan tartışmalar, ‘federasyon’ alt yapısının hazırlanmasından ibaret olan, siyasi oyunlardır.

Konuşanların gözlerine bakınız, sosyal tatminin zirvesine nasıl çıktıklarını keşfediniz…

Rövanş alma, intikam yeminini yerine getirme, hırslarının tatmini..

Bakınız, ‘yemin’ hakkında yeni yeni tanımlar dahi yapıyorlar.

Meğer bu metinle yapılan yemin, yemin değilmiş. Yandaşın birisi yazdı bile… Bunlar söz vermenin, ahitleşmenin anlamını dahi bilmiyorlar. Bunlar her şeyi yaparlar bu cehaletle.

Tabi, PKK saldırıları, şehitler, Türkmen Dağı, ekonomik zorluklar, çocuk-çoluğun geçimi… gibi dertlerle boğuşurken, milletvekili yemin metninin değiştirilmesi tartışmasına katılmak pek akıllı gibi gelmiyor.

Mesele, egemenliğin devredilmesi veya paylaşılması tartışmasıdır.

Yani, demek oluyor ki, tarihte belki ilk defa ellerimizle seçtiğimiz vekiller tarafından devletin, Türk Devleti olmasının gerekmediği tartışmaları devam ediyor.

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” formülü üzerine oturan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milleti: etnik kökenine bakmadan, herkesi bir potada değerlendiren bir anlayıştır. Asıl olan vatandaşlık bağıdır. Kimsenin kökenine, ırkına, mezhebine bakılmaz ve kanunlar karşısında herkes eşittir. Böyleyken, yıllardır kaşınan çıbanın yerinden oynadığı ve cerahatin dışarı çıktığı zamanlardayız. Tedavi edecek doktor ehil değil ne yazık ki!

Şimdi tartışılan ve tartışmaya açılan konu budur. Bunun sonucunda, vekillerimiz aracılığı ile Türk Devleti sonlandırılmak ve ne idüğü belli olmayan bir yapının yeniden kurulması istenmektedir.

Kimlerden alıyorsunuz bu fikirleri? Kimin emirlerini yerine getirme telaşındasınız?

Tartışma, HDP milletvekili Leyla Zana’nın, ‘Türkiye Milleti’ diyerek yemin etmesi üzerine oturmuştu. Türkiye milleti, Türkiyelilik; öteden beri AKP kurucularının, AKP felsefesinin temelidir. Özellikle 7 Haziran seçimlerinden önce, Leyla Zana hakkında, “Ne duruyorsun, istifa et ve AKP’ye kaydını yaptır” gibi yorumlar yapılıyordu. Birliktelikleri vardı yani. Ortak çalışmaları vardı demek ki. Konunun gündeme getirilmesi, onun ağzından olduğu için, sanırım AKP’ye oy verenlerin ekseriyeti de memnundur. Ne de olsa tartışmayı kendileri başlatmadı.

Mecliste Zana yalnız değildi. Arkasında AKP milletvekillerinin önemli bir kısmı vardı. İstisnalar elbette olacaktır.

Nitekim Mehmet Ali Şahin, Zana’ya verdiği destekle öne çıktı. Onlar ezbere konuşmazlar. Plan, program dâhilindedir tüm söylemleri. Şahin gibi AKP ileri gelenlerinden olan birisinin sözleri de, tüm AKP’lileri bağlar. Hâlihazırda şu ana kadar hiç karşı duran çıkmamıştır.

Türk Devleti yavaşça ellerimizden kayarken, oturup hala oyunlarla, provokasyonlarla, anlamsız kavgalarla, lüzumsuz cebelleşmelerle… Meşgulüz.

Yarın, bu tartışmaları dahi yapabilecek bir vatanımız kalmayınca, vah geldi başıma diyerek dizlerimizi döveceğiz.

Haydi,

İş işten geçmeden sağlayın şu beraberliği.

Büyük cidal bizi bekliyor.


20 Kasım 2015 Cuma

Nerede O Türk?


Görülen:

İnsan hakları, demokrasi, barış, çözüm süreci bla, bla… Maskeleridir…

Maskenin altında olan:

Maskenin sakladığı gerçek yüzleri sonuçta şudur;  IŞİD…

Milli maç öncesi Konya stadında yapılan protesto ile,

Yine milli maç öncesi İstanbul’da yapılan terbiyesizlik aynı manadadır.

Biz ki,

Çiğneyip geçmesi için ayaklarının altına serilen bayrağı kaldırıp;

“Bir milletin namusudur çiğnenemez” diyen tarihin ahvadıyız…

Öyle bir kahır yaşadık, öyle bir utanç yaşadık ki,

Günahın karşılığı, mutlak surette yaşanacaktır.

Maskenin altındaki gerçeklerin propaganda gücüyle su yüzüne çıkarttığı gerçeklerdir yaşadığımız.

Bu utanç, bizi öldürür…

İster araya provakörler girmiş olsun, ister kendiliğinden oluşmuş bir utanç gösterisi olsun. Sonuç değişmez.

Biz bu değiliz.

Biz bu olmamalıyız.

Nerede kaldı, ‘misafirperver Türk’?

Nerede kaldı, “gariplerin arkası Türk”?

Bitmiş, bitirmişiz, bitirmişler bizi.

Yuff olsun.

Haydi,

Yeniden, yeni baştan, sıfırdan…

Yeni bir hayata, yeni bir sosyolojik yapılanmaya.

Yeni bir ahlaki yapılanmaya.

Yerlerde sürünen ahlaki yapıyı yıkıp.

Yeni bir dünya kurmak üzere…



Üçüncü ‘Merkez’in İnşası


Sağ – Sol çelişmesi, çatışması sosyolojik olarak yıllar evvel sona erdi. Tabi, sağ-sol söylemi sonlandıysa, artık -Merkez- palavrasının da (merkez sağ, merkez sol) sonlanması gerekmez mi? Yok, sen merkez değilsin, ben merkezim gibi aldatıcı savunmaların hiçbir anlamı kalmamıştır. Olmayan dairenin merkezinden bahis anlamsızdır. Orta sahayı sağlam ve kıvrak adamlarla tutan futbol takımı şampiyonluğa erişir. Galatasaray’ın Avrupa Şampiyonluğu bu taktikle gelmişti. Olmayan ve yıkılmış merkezin tam ortasındaki kıvrak zekâlı adamlarıyla, olmayan merkezde top çevirerek, açığa düşürdüğü rakiplerine üstünlük sağlıyor. Yaptıkları bu. Yalan-yanlış cümlelerin içinde gizli olan, küresel çetelerin planlarını çaktırmadan halkın zihnine şırınga etmeyi çok iyi becerebiliyorlar. Dinleyiciler, iyi bir şey duydukları zannıyla hareket ediyorlar. Bilinmeyen kelimelerle kurulan anlaşılamayan cümlelerde bir keramet arıyor millet, dolayısıyla desteğini esirgemiyor. ‘İstikşafi’ kelimesini öğrenmek için 32 gün sabırla beklemiştik!

Politik üstünlük, sahaya sürülen fikirlerin çıktığı ağızların ve kabul edilebilir şahısların tekrarlarıyla elde edilebilir. Yoksa sağ da olsa, sol da olsa ileri sürülen fikirler, daima merkez kabul edilen bir saçmalığın içinde, medya baskısı ve kumpaslarla boğulacaktır. Nitekim alo-Fatih hattı hatırlardadır.

Yeni bir alan inşası için kolları sıvamalıdır derim. Her türlü oyuncunun görev alabileceği, herkese, her düşünceye açık yepyeni bir alan. Herkese açık tanımının içinde dikkat edilirse ‘meşveret’ vardır. Kararlar, tartışmalardan sonra alınır, raporlamalar yapıldıktan sonra da üyelerin tamamı, kendi malıymış hassasiyetiyle görevlerinin başına geçerler. Sonra koşuşturma, yorulma, çalışma, çalışma… Yeni alanın inşası, akılla, bilimle, düşünceyle kurulacaktır. Toplum kesimlerinin tamamının temsilcileri bu inşada görevli olacak, görevleri oranında da sorumluluk yükleneceklerdir. Zenginlerle - fakirler, akademisyenlerle – alaylılar, siyasilerle – sanatçılar, sağcılarla – solcular, işçilerle - işverenler aynı masanın etrafında, aynı ülkünün hedeflerinde birleşeceklerdir. İlle de bir isim verilmek gerekirse bu topluluğa insanı baş tacı eden, insan olmayı hedefleyen Milli Merkez denilebilir. Ayrıştırıcı değil birleştirici, bozguncu değil yapıcı, mikrop saçan değil tedavi edici bu merkez de, her talep edene iş, her isteyene bir görev vardır. Başkan, organizasyonun başarıyla çalışıp çalışmadığından sorumludur. Aksayan parçalara anında müdahale etmek başkanın asıl görevidir.

‘İnsanı merkeze almak’ bütün siyasetçilerin dilindedir, lakin ne söylediklerinin anlamını idrak etmişler, ne de söylediklerini başarmışlardır. İnsan hedeftir. İnsan asıldır. Zaten tüm bu bilinen âlemler İnsan içindir. Hedef olan insan asıldır. İnsanı merkeze alan siyasetler ise, alenidir, şeffaftır, ilmi gelişmelere paralel olarak esnektir. Hiçbir düşüncesini ideolojileştirmemiş, hiçbir ideolojik düşüncenin esiri olmamıştır. Özgür bir düşünce platformu oluşturulmuş, hürriyet sonsuzluk şerbeti tadında daima içilmektedir. ‘Milli merkez’, Hakikattir, hakikatin merkezidir. İnsanı merkeze almak tanımı kimi düşünüşlerde, insanın tanrılaştırılması anlamı yüklenilmiştir. Hakikat, Hakk’ı tanımaktır. Herkesin Hakk’ını vermektir, adalet ölçüsüyle. Yalandan, riyadan uzak, Hakk’ın gözetildiği ve korunduğu bir sistem… Tarihi hakikatlerden ders alan ama tarihe takılmayan, daima ileriyi, daima yüksekleri hedefleyen, aklı ve ilmi rehber edinen, ahlakı şiar, Kur’an’ı Kerim ahlakını rehber edinen, makul bir sistem. Bu sistemde yalancı tanrılara yer yoktur.

Allahuekber…

Toplumun, insanların; “herkes böyle yapıyor, ben de yapmalıyım anlayışı”ndan kurtarılması için alt yapının hazırlanması gerekiyor. Ahlaki bir tavırdır; siyaset, ticaret, esnaflık, zanaatkârlık.. ilh. Ahlakını yitirenin ne sözü dinlenir, ne kelam edilir, ne de selam verilir. Bu noktaya getirilmelidir toplum. Açlık, yoksulluk, çekilen ıstıraplar insanı asla doğruluktan, dürüstlükten geçirmemelidir. Bu anlayışa nasıl varılır? Çözülmesi gereken sorun da burasıdır. Elbette işin başı eğitimdir. Bu halde ise kim eğitecek sorusu gündeme gelir. Yumurta-tavuk çıkmazı gibi. Biz üç ayda kabak bile yetişmeyen zamanda, eğiticilerin okullardan mezun edilerek, öğretmen atamalarının yapıldığını biliriz, sonu ne oldu? Siyasetsizlik, sanatsızlık, eğitimsizlik, bilgisizlik, düşüncesizlik. Ehline bırakılmayan işlerden Allah’a sığınırız.

Birbirine güvenmeyenlerin oluşturduğu toplumlarda, ilim gelişmesi beklenemez. Güvenin olmadığı durumlarda düşünce de yoktur. Komşusuna güvenmeyen kişi, nasıl düşünecek, nasıl uyuyacak, nasıl dinlenecek? Ve bu kişiden ne gibi verimli üretimler beklenecek? Hayaldir. Güven duygusu kaliteli bir eğitim sistemi ile verilir ancak. Güven, imanın da gereğidir. Güven, kendini bilen insanın rahatı, huzuru ve sonsuz geleceğin imarı için vaz geçilmezidir.

Hiçbir zaman merkezin sahibi olmamakla birlikte, kolaylıkla söylenilen yalanlarla merkezi sahiplenenler, pragmatist, popülist, fırsatçı ve çıkarcı politikalar üreterek halk kesimlerinin desteğini arkalarına almaktadırlar. Öteden beri tartışılan, kömür-makarna torbaları, ayrılıkçı Kürt terör gruplarıyla yapılan müzakereler ve anlaşmalar ve çeşitli İslamî cemaatlerle yapılan ortaklıklar hep gösteriyor ki, faydacılık üstüne kurulan politikalar, nerede nasıl davranılacaksa öyle davranmayı ve uygulamaya geçirmeyi mümkün kılmaktadır. Söz konusu uygulamalar, bir milletin geleceğine ipotek koyma, hakkı olan maddi ve manevi değerleri, bilgisi ve izni olmadığı halde elinden alarak dağıtma gibi sonuçlar doğuracaktır. Ne olursa olsun iktidar koltuklarına yapışmak isteği, batak yolların milletin başına örülmesinden başka bir mana ifade etmemektedir.

‘Milli Merkez’, yalandan, dolandan uzak, faydacılık değil, milli menfaatler, insanlığın menfaati taraftarı olmalıdır. Halkın malını canını, ırzını, namusunu korumaya ant içmiş ehil eller vasıtasıyla emaneti idare eden manevi bir birlik olmalıdır.

Üçüncü merkez yönetim sistemi olarak Cumhuriyet’ten vaz geçemez. Atatürk ilke ve inkılaplarının bize öğrettiği, Cumhuriyet fazilettir özdeyişinin kapsadığı mana, üçüncü merkezin temel dayanağı olmalıdır. Cumhuriyetten taviz verilmezken, muktedirin hegomanya kurmasına da izin verilemez. Akıl ve ilmin ışığında, adil bir yönetim sisteminin kurulması, üçüncü merkezin temel düşüncesidir.

Otokratik ve diktatörlük eğilimlerinin önüne geçmek üzere, sağlam bir denetim sistemi kurulur ve merkezin kendi kendini denetlemesini sağlar. Yoldan sapmalar durumunda, uyarılar ilgilisine direkt olarak verilir ve yargı yolunun daima açık olması için gerekli yapı hazırlanır.

Medya sektöründe iş yapmak isteyenlerin medyanın dışında, sanayi, ticaret gibi işlerle meşgul olamayacağı, özellikle devlet işlerinden ihale alamayacakları sarih kanunlarla vaz edilir. Bu sisteme belli bir süre içinde geçilir. Yönetimden ayrılmakla, işi kâğıt üzerinde başkasına devretmekle değil, herhangi bir sektörde başka bir işle olunmayacağı açıklanır. Bağımsız medyaya sahip olmayan demokrasilerin, sonu diktatöryadır. İşi haber olan, haber üretecek, işi sanayi olan da sanayi üretimi yapacaktır.

Üçüncü Merkez, ‘Milli Merkez’ çalışmalarını derhal başlatıp, geniş bir kurultay toplanmalıdır. Yeni merkezin tanımı bir bildirge ile duyurulmalı ve alınacak kararlar, gecikmelere sebebiyet verilemeden hayata geçirilmelidir.

Allah, doğrularla birliktedir.


18 Kasım 2015 Çarşamba

BOP ve Çözüm Süreci


Irak, Libya, Tunus, Mısır, Suriye ve Yemen’de, Bahar palavrasından itibaren meydana gelenler, BOP politikalarının ve onun uygulayıcıları Eş Başkanlarının siyasetleri sonucudur. Türkiye ile bildiğim kadarıyla Yemen’de Eş Başkanlardan birisidir. Görüldüğü gibi orada da bombalamalar belası devam etmektedir.

BOP, ABD’nin Ortadoğu’da sağlam bir İsrail’in hayatiyetini devam ettirmek ve bölgenin zengin doğal kaynaklarına el koymak istemesi sonucu, yerli halkı kullanarak amaçlarına ulaşmak istediği şeklinde kısaca özetlenebilecek bir politikalar bütünüdür. Projenin başında elbette ABD ve Başkanı vardır.

Ülkemizde uygulamaya konulan ve en sonunda ‘çözüm süreci’ denilen, çözülme sürecinin de, BOP uygulamalarından olduğu bilinen bir gerçektir.

G20 toplantısında, Obama’nın, Türkiye C. Başkanı’na, ‘çözülme sürecine devam edilmesini’ tavsiye ettiği Cumhuriyet tarafından yazıldı.

Dış politikada ‘tavsiye’nin ne anlama geldiği malumlarıdır. Tavsiye eden devletin pozisyonuna göre anlam kazanır. Eğer tavsiye, ABD gibi bir devlet tarafından yapılıyorsa, bunun adı talimattır.

Seçimlerin hemen ertesinde, yeniden ‘Yeni Türkiye’, ‘Yeni anayasa’, ‘çözüm süreci’ söylemlerine dönülmesini düşünecek olursak!..

Nerelere gittiğimiz, nasıl savrulduğumuz çabucak anlaşılır.

Tez zamanda derlenip, toparlanıp, karşı siyasetleri geliştirerek bu oyuna dur demek herkesin vazifesidir.

Acemi topçunun şutunu taca çıkarmak, her Türk gönüllünün üstüne vazifedir.


Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...