31 Ekim 2011 Pazartesi

“Şeref Salonu”, Oldu “Oyun Salonu”


                            “Ne kadar az hatırlayıp düşünüyorsunuz” 
                                                                                                         (40/58)

Yüz – Yüz On metrekare civarında bir salonumuz vardı. Duvarları baştan başa raflar, tereklerde kitaplar, konularına göre tasnif edilmiş. Edebiyat, felsefe, ekonomi, tarih, ilahiyat, tasavvuf.. çok çeşitli konular. Üç bilgisayar ve yazıcı, fotokopi makinesi, insanlar ihtiyaçlarına göre sırası ile kullanırlardı. Salonun ortasında çalışma masaları, bir gün önceden masa ayırtılırdı bazı zamanlarda. Salonun müdavimleri öğrenciler, memurlar, işçiler, esnaf -  sanatkârlar (zanaatkar), sıvacı, duvarcı ustası, bakkal, kasap.. Mahallemizde herkesin bir konusu, çalıştığı bir mevzuu vardı.  İnsanlar işlerinden çıktıklarında doğrudan bu salona koşuşurlar, gece yarılarına kadar o kitap senin, bu kitap benim, okurlar, not alırlar, rapor hazırlar, tartışırlar, düşünürler… Çalışırlardı.

Ekonomi çalışanlar, felsefe meraklıları, edebiyat sevenler, tarih öğrenenler, küçük bahçesinden en iyi verimi almak isteyenler..

Salonun önünde ise beş masalık bir bahçe, ortada küçücük havuz, havuz ortasına konulmuş aynı suyu durmaksızın döndüren ve suyu fışkırtan fıskiye sistemi, fakat genellikle çalıştırılmazdı, çünkü ses yapıyordu. Çalışmalar sonunda mutlaka bahçede oturulur, çaylar içilirken çalışılan konular üzerinde de tartışmalar olurdu. Bu tartışmalar anında fıskiyenin sesi duyulmasın, fikirler açıktan söylenilsin diye kapatılırdı. Aman ne tartışmalar, göze göz, dişe diş tartışmalar. Fikri olan söyler, fikri bulunmayan bir şeyler öğrenmek merakıyla dinlerlerdi.

Herkesin okuma konusu, “dert”leriydi aslında. Her birinin ayrı ayrı da olsa “dert”leri vardı. Rahatsızdılar. Okudukça, öğrendikçe rahatsızlıkları da artıyordu. Kimi günler düşünceler beyinlerini öylesine zorlardı, öylesine meşgul ederdi ki, uykusuz geçen geceler pek çoktu. Ertesi gün, daha sonraki gün beyinleri hep üzerine oldukları düşüncelerle meşgul, sorunun çözümüne odaklanırlardı. Peki, çözebilirler miydi? Ya evettir bu sorunun cevabı, ya da belki de çözdüklerini sanırlardı. Bir şey var ki bu rahatsızlıklarından pekte memnundular. Her rahatsızlık kendilerine bir “Huzur” kapısı açıyordu nice çabalar sonunda.

***

Bir gün birisi geldi salonumuza. İri kıyım, fötr şapkalı, pala bıyıklı, gömleğinin düğmeleri nerdeyse göbeğine kadar açık, bir ayağı aksayan birisi. Salonumuzun mülkünü satın aldı.

Ertesi günü salonda bulunan tüm kitaplar, raflar, makineler, kâğıtlar, raporlar, notlar dışarıya çıkarılmış ve özensiz bir biçimde oraya – buraya istif edilmişti. Mahalle halkı bulabildikleri kutulara kitapları doldurup, makineleri naylonla sardıktan sonra komşulardan birisinin kullanılmayan ahırına taşıdılar.

Salona badanacılar, boyacılar, marangozlar, demir ustaları geldiler. Kimi ölçüler aldı, kimi sair işlere baktılar.

Üç-beş gün sonra salon yeniden açılmıştı. Duvarlar boyunca elektronik oyun makineleri konmuş, masalar değişmiş, tavlalar, okeyler, oyun kağıtları, bir tarafta bilardo masası, bir köşeye dart pisti kurulmuş, salonun uygun bölümüne çay, kahve pişirilecek şekilde ocak yapılmış, ocağı oluşturan duvarların üzerine nargile takımları yerleştirilmiş, kenara dışarıyı gören kısmına da sedir konulmuş, üzeri kilim ve halılarla süslenilmiş, güzel bir şark köşesi haline getirilmişti… Eğlence için her şey düşünülmüştü.

Mahallemiz sakinleri ayakları alıştığındandır olsa gerek, her birisi tek tek düştüler salona. Birkaç gün sonra herkes ama herkes buradaydı.

Yavaş yavaş oyunlar oynamaya başladılar, dartta ok atanlar, bilardoda isteka sallayanlar (kimisi istekayı vurduğunda parmakları masanın köşesine geliyor, elleri yaralanıyordu), okeye oturanlar, tavlada çift bekleyenler, batakta eşine bağıranlar, kingte kupa papazını kaçıranlar, maça kızında sıfır ele dönenler, pişpirikte 50 çayına 151 yapanlar… neler neler, kimler kimler…

Fakat, bir şey oldu. İnsanlar artık salon önündeki bahçede oturmuyorlar, tartışmıyorlardı. Hiç bir dertleri kalmamıştı. Geliyorlar oynuyorlar, çaylar, kahveler evlerine varınca da mis gibi deliksiz uykular. Ohh ne rahatmış.

Bir gün, yüksek okul okuyan Muharrem babasına;

-“baba ne oldu sana, durmadan bir şeyler sorardın, kitap isterdin, kitap ismi sorardın, yazar hakkında sorular sorardın.. ne oldu da birkaç aydır sormuyorsun?”

-“Yooo, ben eskisi gibiyim. Bende değişiklik yok. Düşüncelerimizi, sorularımızı araştıracağımız mekânımız kapandı. Dolayısıyla sorularımız da kapandı. Değişiklik bu dur”.

Felaketi fark etmişti, çözüm getirmeye bir gücü yoktu.

Yine salona gittiler, oyunlar oynadılar… dünya umurlarında değildi.

Düşünen beyinler kısa bir sürede kuru kalabalık haline gelmişti.

28 Ekim 2011 Cuma

İkisi de ‘Bey’di

Biri İlbey, diğeri Gülbey.

İlbey Türkiye’nin batısındaki köylerin birisinde, Gülbey Türkiye’nin doğusundaki köylerin birisinde yaşayan, benzer özellikleri taşıyan ailelerin çocukları idi. Hikâye bu ya… Benzer dünyalarda, benzer hayatları yaşayıp benzer zamanlarda benzer görevleri üstlendiler…

Ben onlara batı beyi, doğu beyi diyorum.

Öyle bir kardeş oldular öyle bir kardeş oldular ki, analarına yazdıkları mektuplarda  “bey” kardeşlerin birbirlerine selamını iletirlerdi. Birbirlerine anlatmadıkları mahrem hayat tarzlarındaki gizlilik kalmamıştı.

Kader yirminci yılın sonunda her iki beyi Türkiye’nin doğu bölgesinin yüksek dağlarında askerlik hizmetini yapmak üzere birleştirmişti.

Doğu beyi uykularından kan ter içinde sırılsıklam her uyandığında batı beyinin kucağına düşüp onun besmele çekerek  “ kardeşim… “ kolunu doğu beyinin omzundan geçirerek bağrına basmasıyla tereyağından kıl çeker gibi gül beyi  (sıkıntılı) uykusundan uyandırıp sırasında tokatlayarak bile uyandırıp bağrına bastığı zamanlar çok olmuştur. Bu sıradan bir arkadaşlık hatırasıdır.

Batı beyi bir gün (bakmayın bir gün dediğimize) :

Komutan nöbetçi kontrol devriyesini yapacağı sırada, nöbette olması gereken İlbey’ in yatakhanede uyumakta olduğunu bilen Gülbey komutanın önünü keser ve ondan önce İlbey’in nöbet mahalline ulaşır. Nöbetçi yerinde görev alır. Bir kaç dakika sonrada nöbetçi komutan o bölgeye ulaşır. Gerekli tekmillerden sonra komutan :  “Sen İlbey değilsin, kimsin sen?” belki de dünya dönmeyi unutmuştur belki de rüzgâr esmeyi unutmuştur, belki de önüne giren buluttan ötürü ay ışık vermeyi unutmuştur. Gülbey in gözleri kocaman kocaman oldu, elleri titredi silahı ha düştü ha düşecekti. Komutan: “Gülbey”  diye gürledi. Gülbey fısıltı ile “ emret komutanım “ diyebildi.

Batıbeyi ateşler içersinde yatağında memleketi, anası babası ne bileyim işte… Gözü kapalı bir şekilde sayıklayıp duruyordu. Nöbetçi komutan yanındaki çavuşa  “vukuat yoktur yaz oğlum” “ yalnız yarın Gülbey benim yanıma gelsin, unutma haa diye tembihledi.”

İşte böyle birbirlerinin nöbetlerini bile tutarlardı. Öylesine kardeş olmuşlar, öylesine bir ikili oluşturmuşlardı, öylesine kaynaşmışlardı ki, birisinin adını desen ikisi birden ayağa kalkardı. Bu hallerini ise komutanları dahil herkes bilirdi birliklerinde.

Gecenin zifir karanlığının ortasında nöbetçiler; “Silah başına.. silah başına” diye bağırdılar. Adeta birliğin yerleştiği karakolun dört bir yanı sarılmış, her tarafından ağır silahlarla ateş ediliyordu. Cehennem gibi, dört bir yandan şarapnel parçaları uçuşuyor, lav silahları, roketler yakıp geçiyordu. Karakoldaki sınırlı sayıdaki askerler ellerindeki piyade tüfekleri ve makinelilerle teröristlere karşılık verseler de etkili olamıyorlardı. Karakol komutanı zorlukla Tugay’ı arayabilmiş, durumu rapor etmişti, yardım ha geldi, ha gelecekti. Çok uzun sürmedi saldırı. Teröristler planlandığı gibi belli bir anda hep birlikte susturdular silahlarını ve çekildiler. Gecenin karanlığında kayboldular.

Komutan mevzisinden doğrulup, etrafa göz gezdirdi. Çapulcuların çekilip gittiklerinden emin olduktan sonra, “kayıp var mı, yaralı var mı?” emrini verdi.

Çavuş mevcudu ortaya topladı. Nöbetçiler yerlerine dağıldı.. Acele sayım yapıldı. İki kişi eksikti. Yeniden sayıldı, bir daha sayıldı. Eksik iki kişi idi.

Karakolun içi, mutfak, tuvaletler arandı. Oralarda kimse yoktu.

Komutan: “İlbey..” dedi. Ses çıkmadı. Gülbey diyemedi.

Onlar asla ayrılmazlardı.

Ertesi günü gazeteler, biri Doğudan biri Batıdan iki Bey’in şahadetini yazıyordu.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Melek Öğretmen ve Ayten Hemşire


Hayat hikâyeleri böyledir. Nerde, ne zaman, kaç yaşında nasıl karşılaşacaksın, bilinmez.

Dinar depremi sırasında daha çocukluğunu bile bitirmemişti Melek. Anne ve babasını yıkık duvarlar altından çıkardıklarında nelerin olduğunu anlayamamıştı. Anne ve babasının dünyayı terk ettiği ve bir başına kaldığı anlaşıldıktan sonra da, Çocuk Esirgeme Kurumu, devletin ana kucağı bağrına bastı Melek çocuğu. Bir süre orada misafir oldu. Muğla civarlarında eyleşen, çocukları olmamış bir çift Melek Çocuğu evlat edinir. Üzerine titrerler Melek Çocuğun. Bir anne ve baba nasıl çocuklarına sahip çıkar, nasıl ihtiyaçlarını karşılamak için çırpınır ise aynen onlar gibi hiç bir ihtiyacını sonraya ertelemezler, hiç bir arzusuna hayır demezler. İlk, orta ve yüksek öğrenimi yaptırırlar. Öğretmen olur. Tayini Van İli’nin Erciş Kazasına çıkar.

Buna, anne -  babasının kaderine benzerlik denebilir mi? bilmiyorum. Birkaç gün evvel Erciş’i vuran deprem, yıktığı binanın enkazı altında kalan Melek Öğretmeni alır götürür.

Geride gözü yaşlı bir ana, bir baba kalmıştır. Elin bahçesinden alıp getirdikleri, kendi bahçelerinde büyüyüp serpilen gülleri solmuştur.

***

Ayten Hemşire, kocası öğretmen Halil ve çocukları Osman. Gölcük’te küçük bir evde mutlu bir halde hayatlarını devam ettirirler.

Osman o yıl başlamıştı ilk mektebe. Yıl 1999. Aylardan ağustos.

Ayten Hemşire hastanesinde nöbetçi iken, kocası Halil, öğretmen olarak vazife gördüğü okuluna gitmişken, oğulları Osman da öğleden sonraki okula gitmek için evde kaldı. Olanlar bu durumdan sonra oldu. Arzın derinliklerinden kulakları sağır eden uğultu, gökyüzünden gelen inilti ile birleşti, yollar yarıldı, kayalar yerinden söküldü, Ayten Hemşirenin oturduğu evlerini kumlu toprak yuttu.

Bu acıya dayanılmazdı..

Kocası Halil ile birlikte müracaat ederek tayinlerini istediler. Yalova’ya yapıldı tayinleri. Gittiler başladılar işlerine. Osman’sız, Gül’süz günlerin ızdırabını bir çift baş günlerce yaşadılar. Dertlere, hüzünlere dayanak yaptılar işlerini. Kendilerini işlerine verdiler.

Ayten Hemşire hastanedeki gece nöbetinden dönüp, sabahın erinde kocasını uyandırdı. Kahvaltısını hazırladı, birlikte yediler. Çaylarını içtiler. Halil, tıraşını oldu, çıktı dışarı işe doğru. Ayten Hemşire uzandı yatağına ve derin uykuya daldı.

Halil öğretmen dersini anlattı çocuklara. Zil çalmaya, teneffüse az bir zaman kala, en uzun teneffüse çıkacağını bilemezdi. O uğursuz ses, içi gıcıklayıcı, kulakları sağır edici ses duyuldu. Tavan çöktü. Bağırışlar duyuldu. Tozardı dışarısı. Sınıftan hiç ses duyulmadı uzun süre…

Ayten Hanım derin uykusundan uyandığında öğlen ezanları okuyordu. Ezan sesine karışan canavar düdükleri, bağırışlar, hemen penceresinin altından da bir çocuğun ağladığını duydu. Perdeyi açtı. “Neler oluyor..” diye geçirdi içinden. Gözlerine inanamadı. Penceresinin tam karşısındaki iki katlı bina yok olmuştu. Hemen giyinip dışarı çıktı. Bir sağa doğru, bir sola doğru koştu. Yönünü bulamadı. Karşısına tanıdığı bırak, soru soracağı kimse çıkmamıştı.

Taksi tutmak istedi. “Ne taksisi..” kamyonlar geçti, iş makineleri geçti, ambulanslar geçti, taksi yok. Etraf enkaz yığınları, ağlayan insanlar, bağıranlar…

Kocasına ulaşmak istiyordu. Durmaksızın koştu, koştu.. taa okula kadar.

Onlarca, yüzlerce, milyonlarca kişi okul etrafında toplanmış yapılan çalışmaları izliyordu. “Eyvah..” diye geçirdi içinden. Sessizliğe büründü. Bir köşeye çekilip oturdu.

Halil Öğretmen gitmişti.

Bir başına kalmıştı dünyada Ayten Hemşire.

Bir kez daha, “bu acıyla Yalova’da yaşayamayacağını bildiren dilekçe ile” tayin isteğini iletti idareye. Bir ay sonra tayini Konya’ya çıktı. Elde avuçta kalan üç-beş eşyası ile birlikte yanına annesini de alarak Konya’ya vardı.

Şehrin yeni kurulan bölümünde “Zümrüt” isimli apartmanın, ismine de aldanarak ikinci katından daire kiraladı, annesi ile yerleşti.

***

“Zümrüt” apartmanına yerleştiğinin üçüncü ayında her zamanki akşamları gibi annesi ile yemeklerini yediler, biraz televizyon seyrettiler, çaylarını içtiler. Yatsı namazını kıldılar, geçmişlerine, geleceklerine dualar okudular ve yattılar.

Sabaha karşı, koca apartman boş bir çuval gibi yığıldı kaldı olduğu yere.

***

Ayten Hemşire ve annesi uzun yolculuklarına böylece çıktılar.

25 Ekim 2011 Salı

Van için Herkes Tek Yürek!



Van Depremi'ne duyarlılık gösteren ve zor durumda olan depremzedelere yardım elini uzatmak isteyen vatandaşlarımız için bir liste hazırladık. Aşağıdaki kanallardan dilediğinizi seçerek yardımlarınızı en kolay şekilde Van'a ulaştırabilirsiniz:

1. KIZILAY
2868'e tüm operatörlerden boş bir SMS göndererek Kızılay'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Ayrıca havale yoluyla destek olmak isteyenler, tüm bankalardaki "Türk Kızılayı" hesaplarından bağış yapabilir. Ayni bağışlar Türk Kızılayı lojistik merkezleri ve şubeleri tarafından kabul edilecektir. Tüm Kızılay şubelerinin iletişim numaralarını buradan öğrenebilirsiniz.

2. AKUT
Tüm GSM operatörlerinden 2930'a göndereceğiniz AKUT yazan bir SMS ile AKUT'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Kredi kartını kullanarak internet üzerinden bağış yapmak isteyen vatandaşlarımız CardFinans ya da diğer banka kartlarını kullanarak bağışta bulunabilirler.

Havale/EFT için Banka Hesap Numaraları;
T. İş Bankası - Gayrettepe Şubesi - TR14 0006 4000 0011 0800 6666 63
Finansbank - Gayrettepe Şubesi - TR92 0011 1000 0000 0001 9576 70
Garanti Bankası - Ortaklar Cad. Şubesi - TR26 0006 2000 3570 0000 0029 30

3. BAŞBAKANLIK YARDIM KAMPANYASI
Başbakanlık tarafından Van’da yaşanan deprem nedeniyle başlatılan yardım kampanyası çerçevesinde saptanan banka hesap numaralarına buradan ulaşabilirsiniz.

4. KARGO FİRMALARI
Yurtiçi Kargo, PTT Kargo, MNG Kargo ve Aras Kargo yardım gönderilerini ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktadır.

5. HÜRRİYET EVLERİ
Deprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve kış öncesinde evsiz kalan Van için Hürriyet Gazetesi de büyük bir seferberlik başlattı. Hürriyet, Van’da kış koşullarına dayanıklı, mutfak, banyo ve tuvaleti olan "Hürriyet Evleri" kuracak. Kızılay işbirliğinde başlatılan kampanya ile her biri 6 bin liraya kurulacak evler, evsiz kalan vatandaşlara sıcak bir yuva olacak.

Van Depremi - Hürriyet Gazetesi Bağış Hesapları
T. İş Bankası Mithatpaşa Şubesi
4228 - 0971947 / IBAN TR370006400000142280971947
T.C. Ziraat Bankası Kızılay Şubesi
Hesap No 685-2868-5189 / IBAN TR060001000685000028685189
Garanti Bankası Kızılay Şubesi
Hesap adı: Van Depremi - Hürriyet
Şube: 082 Hesap No: 6294703 / IBAN TR72 0006 2000 0820 0006 2947 03

Yapacağınız ufak bir yardım zor durumdaki bir çok insanı hayata bağlayan bir umut olacaktır. Mesajımızın ulaştığı herkesi, deprem bölgesinde yardıma ihtiyacı olan vatandaşlarımıza yardım etmeye davet ediyoruz.


Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Gül Gibi Yaşayıp Gidiyoruz.

ABD, Neo-Con, Fetullah Hoca, İngiltere, emperyalizm, ispanya, Medeniyetler Arası Diyalog, Avrupa Birliği, Almanya, Avrupa’da yaşayan Türkler, Kuzey Afrika, Bölünme, Mısır, Arap Baharı, Suudi Arabistan, Yemen, Katar, Lübnan,  İsrail, Filistin, Gazze, Mavi Marmara, Doğu Akdeniz, Güney Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs, Petrol aramaları, Kıta Sahanlığı, Yunanistan, ekonomik kriz, ikinci kriz, Bulgaristan Türkleri, İstanbul, Karadeniz, ABD Deniz kuvvetleri, Çin, Doğu Türkistan, Pakistan, Afganistan, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Karabağ, İran, Irak, Irak’ın Kuzeyi, Kandil, PKK, Terör, Suriye…

Nerdeyse 10 milyon kişinin açlık sınırında debelenmesi…


Küreselleşme ve Küresel Çetelerin talimatlarına intibak...

Sıfır Sorun.

Gül gibi yaşayıp gidiyoruz.

21 Ekim 2011 Cuma

19 Ekim 2011, Kanlı Sabaha Uyandık

Sözün bittiği yer....
Bu böyle gitmez...
***
MİT Müsteşarı, İç işleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı Başbakanlık'ta toplandılar. E.. biz bu toplantıları çok gördük, ne konuşacaksınız? ne açıklayacaksınız. Ben söyleyeyim. "Terörle mücadelemiz kararlılıkla sürecektir." Şimdiden, kararlılığınız batsın diyorum.
***
 Kayıtlarda bulunsun, 12 Eylül Referandumunda Evet diyenler, yetmez ama evet diyenler, 12 Eylül ihtilali’nin başındakileri yargılama safsatasına inandığı için saf değiştirenler... bugünkü durumların mesulüdürler.
***
Sanıyorlar ki, PKK yalnız bir örgüttür, silahlarını kendisi imal ediyor, eğitimini kendisi yapıyor. Beyler, bu PKK_TÜRK savaşı değildir. Mossad, Pentagon, CIA ortaklığı ve TÜRK arasındaki bir savaştır. Uyanık olun, uyanın artık...
***
"Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının incelemeler yapmak için " Çukurca'ya gitmişler, neyi inceleyeceklermiş anlayamadım, iki gün önce C.Başkanı ile birlikte incelemediler mi?
***
Z. Gürcanlı saldırının şifrelerini yazıyor, zahmet etme çocuk, şifre mifre bilmeyiz, her şey ortada...
***
Cumhurbaşkanı: “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır.”
Cemil Çiçek:       “Bu olaylar ne kadar yürek yakarsa yaksın girdiğimiz bu yoldan vazgeçmeyeceğiz.”
Davutoğlu:       “Gerçekten üzücü bir olay.”
Arınç:              ” Bunu yapanlar ortaya çıkarılacak”
Zafer Çağlayan: “Artık sözün bittiği yerdeyiz”.
Eroğlu:    “Milletimizin başı sağolsun”

Bunlar bizim devlet adamlarımız mı? Yaaa… bir kere de susmayı öğrenin. Konuşulacak zaman mı?
***
“Dolduruşa gelmeyelim… Sakin olalım”
İyi kardeşim dolduruşa gelmeyelim, yine, bir kere daha sakin olalım…
Olalım da sonuç ne?
Kandil’i darmadağın mı ettik? Teröristin belini mi kırdık?
Yoksa Oslo’da beş adım ileri gittik, sonuca üç santim kaldı da, yine son öğrenen biz mi olacağız?
Şimdi maval okumaya son verme zamanı geldi.
Artık görüyoruz ki, “Sen silahı bırak, biz beş adım atalım” martavalı işe yaramıyor..
Adamın umurunda değil; Ne o kalaşnikofunu bırakıyor, ne sen Kandil’i yerle bir edebiliyorsun. 
Ertuğrul ÖZKÖK
***
"Herkes bu memlekette Atatürk milliyetçisi olacaksa, herkes Atatürk milliyetçiliğini benimseyecekse, o zaman buna demokrasi denebilir mi?" Diyor Hasan Cemal.Be çocuk,sen ne Atatürk'ü tanırsın,ne Türk'ü ne de milliyetçiliği,bu senin konun değil ki, ne karışırsın. Sen otur, PKK nasıl kurtarılacaktır. APO canisi nasıl kurtarılacaktır onları yaz. Sana ne Atatürk'ten, Türk'ten, milliyetçilikten. Edebinle otur oturduğun yerde.
***
Barack Obama, (“Bu acımasız terör saldırısını kınıyoruz” deyip teröre karşı işbirliğinin süreceğini vurguladı.). Aman ha aman, biz sizin işbirliğinizi de,”anlık istihbaratınızı”da biliriz. Bizden uzak durun yeter…

***
ÖNERİMDİR: CHP VE MHP ANAYASA KOMİSYONUNDAN AYRILMALIDIR. BIRAKSINLAR SOROS KOKULU ANAYASAYI AKP KENDİSİ YAPSIN. SIRASINDA DEĞİŞTİRMESİNİ DE BİLİRİZ...
***
"Açılım yaparken...
Norşin.
Açılım patlayınca...
Güroymak.
Öyle mi?"
Yılmaz ÖZDİL
***
PKK canileri Kuzey Irak’taki inlerinden çıkıyorlar, ellerinde ağır silahlar, Türkiye sınırlarından geçerek 30 KM yürüyorlar (veya katırlarla,eşeklerle,atlarla) geliyorlar. Beyler bu 30 KM dile kolay. Dağ bayır yürüyorlar. Bizimle anlık istihbarat paylaşan, dünyanın en büyük istihbarat örgütünün haberi olmuyor! Bu nasıl ortaklık!bu nasıl model ortaklık! Peki,Türkiye’nin en basit istihbarat topladığı bölge olan anılan yerden bir haber bile niye alınamadı!.. Ve hala MİT Başkanı, İç işleri Bakanı.. yerlerinde  oturuyorlar…
***
Başbakan Erdoğan'ın medya patronları ile yaptığı toplantıdan SANSÜR çıktı. Buyurun  size ileri demokrasi…
***
“ABD merkezli neo-liberal düzene (ABD hegemonyasının kalbini hedef alan) karşı küresel bir toplumsal muhalefet dalgası yükselirken komplo senaryolarını içeren karışık olayların gündeme gelmeye başlaması hiç de hayırlı bir işaret değil.” Diyor Ergin YILDIZOĞLU. O halde dünya yeni bir savaşa gebe. Küresel güçler, aleyhlerinde gelişen gibi görülen, borsalara karşı ayaklanmaları, yine dünyanın garip (pek tabii ki İslâm) bir ülkesine savaş açarak durdurabilirler.
***
Söz bitti demiştik!!!

19 Ekim 2011 Çarşamba

“Yokluk Bu Hayatın Sonu”

                                                 Yokluk bu hayatın sonu bin yıl yaşasan
                                                 Er geç çıkacaksın bu saraydan nalan
                                                 İster zengin ol, ister avuç aç bir pula
                                                Yoklukta müsavi olacaktır insan
                                                                                                   Hayyam
Bir vardı bir yoktu…

Ya var dı ya yoktu…

Hani sevgiler, hani Aşk’lar demedi.

“Bir” “var”dı, “bir yoktu”.

Sonuç:

Ne vardı, ne de yoktu.

Bize,

“Yok”lukta “var”lığın Noktası kaldı.

“Hüzün” dediler adına…





Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...