1 Nisan 2017 Cumartesi

Yandaş Fıkıh Âlimi Uçmuş…


Bu referandum denen ne menem şeydir ki, bir konuda fikrini açıklayan insanlara, hem C.B. hem B.B. terörist, hain sıfatlarını yakıştırabiliyor. Direkt söylemiyorlar lakin cümlenin taşıdığı mana bu.

Sanki senin fikrine olduğu gibi katılmak ve savunmak zorundayım. Bir de söze gelince, demokrasilerde fikir hürriyetinden dem vururlar. Şimdi aynı söylemlere MHP genel başkanı Devlet bahçeli de başladı. İhanet ne demek, yapılanlara ve açıp bir kere sözlüğe baksalar dilleri lal olur.

Geçtik bunları, alıştık artık. Ne çukurluğumuz kaldı, ne ihanetimiz. Meydanı dolduran taşınmış kalabalıklar bir yandan gülüyorlar, bir yandan da eğelenmek için adı geçenleri dinliyorlar. Ne dediklerinin hiçbir ehemmiyeti yok.

Asıl, fıkıh üstadı olarak anılan sakallı bir yazarın söyledikleri daha acıtıcı. Şahsen ben üzerime almıyorum. Acıtıcı olan, ilahiyatçılarımızın içine düşürüldüğü durum. Yazık, ilim iflas etmiş onların beyinlerinde. Sokak çocuklarının küfürleri bile daha edepli.  Hiç olmazsa dostlarını ayrı tutarlar.

Bir sayfalık gazete köşe yazısında Bir milyon hata, bir o kadar da hakaret, aşağılama… Küfürden beter.

Neymiş;

“Müslümanlar Yahudilere, Hristiyanlara ve diğer din mensuplarına aralarında, kendi toplumlarında yaşama hakkı tanıdıklarına, onlarla “iyilik ve adalet çerçevesinde” ilişkiler kurduklarına göre kendi insanlarından olup zaman içinde değerlerine, öz medeniyet ve kültürüne yabancılaşmış parçalarına bunu tanımayacaklar mı? Elbette tanıyacaklardır.


Referandum sürecinde “Hayır” cephesinde yer alan insanların büyük çoğunluğu işte bu “…yabancılaşmış parçamızdan” oluşuyor. Biz bu parça ile fikirde ve fiilde derin ayrılıklarımıza rağmen müştereğimizin azamisini temel kılarak birlikte, barış içinde yaşamak durumundayız”

Gördünüz mü, hakareti. Hissedebildiniz mi, derin ayrıştırma çabasını. Anlayabildiniz mi, küfrün inceden inceye nasıl da aşılandığını.

Hâlbuki yabancılaşan kendisi. Nereye, neye, kime yabancılaşmış?

Bir kere okuduğu, okuttuğu ilme yabancı. Onun inançlarında olan, daha doğrusu kendi beyninde var ettiği ve adına islam (i, küçük harf) dediği bilgi kırıntılarının, İslam ile uzaktan yakından alakası yok. Hayal âleminde var edilen asla hakikat olamaz.

Milletine yabancı. Kurdukları gettolarda kalın ve yüksek duvarların ardında yaşarken, kendilerinden başkasını göremeyen bu zavallı zihniyetin, elbette milletinden uzaklaşacağı, yabancılaşacağı da gerçektir. Bunların millet diye adlandırdıkları kavram, ne sosyoloji ilmine, ne de tarih ilmine asla uygun değildir ve hatta bu ilimler ret etmektedirler.

İrfana yabancı. Her şeyden evvel, İslam medeniyeti Yahudi ve Hristiyanlara, farklı din mensubu oldukları için değil, insan oldukları ve insan olarak kabul ettikleri için hürriyet tanımıştır. Bu allamenin yazısında ise, bozulmuş ilahi dinlerden bahis vardır. Bu akıllıya söyleriz ki, ilahi kaynak nasıl bozulabilir? Kimin gücü yeter? Sen kimin adına bu açıklamaları yapıyorsun. Elbette hayallerindeki safsatanın.

Devlet fikrine yabancı. Bunların kafalarında, bir devlete yer yok. Bir vatana yer yok. Aynı hedefleri paylaşan topluma yer yok. 5 vakit namazını kılsın yeter, neresi ve hangi toplum olursa olsun. Zaten bu kafanın inancı günde 5 vakitle sınırlı. İlmi 5 vakitte bile geçerli değil. Kafası basmıyor, yıllar heba olmuş gitmiş. Lakin buna nasıl olurda fıkıh hocası, fıkıh üstadı derler bir anlam veremiyorum.

Hasılı yabancı oğlu yabancı.

Ve bu yabancının tedrisatına göre eğer bendeniz hainsem, yabancıysam, zaten kabul ediyorum ve o nasıl düşünüyorsa tersini düşünmek zorundayım.

Doğru, ancak doğru ağızdan çıktığında değer kazanır.

Sakal bırakmakla da fıkıh âlimi olunmaz…

Kendine gel hoca, hoca…


28 Mart 2017 Salı

Tek Adamlığın Devamı için…


“Diyelim ki Cumhurbaşkanı nefsine yenildi, yoldan çıktı, gerçekten tek adamlık yapmaya kalktı. Her şeyden önce bu kişinin yakasına kim yapışır? Bu dünyada millet yapışır”

Nefse yenilmek!

Bütün konuşmalar ve yapılanlar dini kavramları kullanarak insanları avlamaya yönelik.

Peki;

BOP eş-başkanlığını kabul ederken, partinin karar organlarında görüşüldü mü, bu yönde bir karar üretildi mi?

Hayır diyebiliriz. (üretildiyse açıklanmadı).

Tek başına aldığın kararı, yani nefsine yenilerek aldığın kararı uyguladın.

Çünkü Arap ülkelerinin de dahil olduğu muazzam bir liderlik vaat edilmişti, ret edemedin.

Ret; ilk önce nefse yapılır. Hayatında yaptığın retleri biliyoruz. Türk’ü, Atatürk’ü, Cumhuriyeti, demokrasiyi, anayasayı… ret ediyorsun. Burada da nefsine yenilerek tabi. Nefsin, bu değerlerle sana, senin istediklerinin yapılamayacağını emrediyor.

Tek adamlık, itirazlarına reddiye getiriyorsun demek!. İktidarının ilk günlerinden itibaren sözde danışma kurullarına yaptığın müracaatlar, fakat çıkan kararların uygulanmasında da getirdiğin reddiyeler ne olacak? Karar ne çıkarsa çıksın, senin söylediklerin uygulanmadı mı? Böylesi daha zevkliydi çünkü. Bu durumda nefse yenilmek yok mu?

Çünkü ‘nefs’in ne olduğundan haberiniz yok.

Bilmediğiniz konularda da ahkam kesmekten yana üstünüze yok.

Tek adamlık, özellikle C.B. seçiminden itibaren, fiilen yaşayan bir, yaşattığınız bir olgu değil de nedir?

Bugünkü uygulamalar, yarının göstergesi olacaktır.

Tek adam sistemine hayır demek, hayırlı sonuçlar üretecektir.

Türkü şöyle söylüyor:

Danışan dağları aşar mı aşar
Danışmayan düz yolda şaşar mı şaşar.



25 Mart 2017 Cumartesi

Avrupa’nın Yaptıkları


Günlerden beri tek konumuz var; Almanya ve Hollanda’nın iktidar mensuplarının, o ülkelerde yapmak istedikleri ‘Evet’ propagandasına izin vermemesi, kiralanan salonların izinlerinin iptal edilmesi, son olarak propaganda için Hollanda da bulunan Bakanın, büyükelçilik binasına alınmaması ve sınır dışı edilmesi.

Fikrimizi baştan söyleyelim de, kimse yanlış düşüncelere kapılmasın: adı geçen devletler tarafından yapılanlar kabul edilemez. Hele hele, konsolosluk veya büyükelçilik binalarına bakanların sokulmaması adeta faşizan bir baskıdır. Üstelik yapılanlar kendi ülkelerinde Faşist-Nazist, ırkçı oluşumların güçlenmesine neden olabilecektir ki, bunu zaman gösterecektir.

Nitekim Hollanda devletinin uygulamalarına teşekkürlerle cevap veren ve destekleyen ırkçı siyasetin lideri Geert Wilders’in twitterde yayınladığı mesajları 2 Milyon civarında beğeni almakta ve reetweet yapılmaktadır. Değerlendirmelerde yalnızca adı geçen lideri alırsak yanılırız. Müslümanlara karşı istemezük cephesi daima taraftarlarını artırmaktadır. Burada NEDEN? Sorusunu sormalıyız. Neden, bulundukları her yerde yüksek kabul görmesi gereken Müslümanlar, istenmemektedir? Araştırılması, incelenmesi ve üzerinde onlarca rapor yazılması gereken bir konu. Üstelik yalnızca, Hollanda ve Almanya’da değil, hemen tüm Avrupa ve ABD’de. Bu aşamada iğneyi biraz da kendimize batırmamız icap edecektir.

Seçmen davranışları incelendiğinde, özellikle Türkiye’de büyük ağızların ve devletlerin dayatmalarının aksine hareket edildiği ortaya çıkar. 12 Eylül ihtilalinden sonra yapılan ilk seçimlerde, devrin adamı Kenan Evren’in işaret ettiği siyasi partiyi ezici çoğunlukla Anavatan Partisi geçmişti. İşaretin zıddına çıkmıştı sonuçlar. Yine, 2015 genel seçimleri öncesi Genel Kurmay Başkanı’nın “ben yazdım” dediği bir bildiri yayınlanmıştı, bu bildirinin de sonucu AKP’nin çoğunlukla kazanmasına sebep olmuştu.  Aynı durum 7 Haziran 2015 seçimlerinde de görüldü. C.B. devlet imkânlarını kullanarak yaptığı propagandalarda, “400 milletvekili” istemesine rağmen, mecliste çoğunluğu kaybetmişti.

Aynı durum Almanya ve Hollanda’da olacaktır ve bilinçli olarak yapılmıştır. Yasalarına aykırı olmasına, aklı eren makul vatandaşlarının fikirlerine ters olarak Türk Bakanların ülkelerine gelmesine karşı çıkmışlardır. Bakınız televizyonlara, radyolara, gazetelere bunlardan başka haber, yorum yok. Daima mağduriyetten nemalanan Ak-parti bu seferde Avrupa’nın yaptıklarından mağduriyet çıkartmış ve her konuşmalarına konuyu ustaca yerleştirmişlerdir. Almanya ve Hollanda’da yapılan yasaklamalar, oralarda referanduma katılacaklara, inadına evet vermelerini sağlayacaktır. Çünkü bu yapılanlardan sonra ‘evet’ demenin bir vatanseverlik olduğuna inandırılmışlardır. Doğrusu iktidar mensupları da bu durumu, sahip oldukları büyük medya gücünü arkalarına alarak, evet lehinde kullanmışlardır.

Bu duruma bilinçli getirilmiştir. Çünkü Avrupa, Türkiye’de rejimin değişmesini istemektedir. Hayallerini demokratik kurallarla işleyen bir meclisten sağlayamamışlardır. Tek adam rejiminde rahatlıkla amaçlarına ulaşacaklarını sanmaktadırlar.

Adamlar Türk Milletinin karakterini bizden iyi biliyorlar. Nasıl davranacaklarını, nerede neyi nasıl yapmaları gerektiğini ezberlemişler.

Tüm bu olanlardan sonra, Avrupa’dan ezici çoğunlukla evet gelmesi beni şaşırtmayacaktır.

Not: Türk Dış Politikasının iflası zamanlarını yaşıyoruz.

Böyle bir Dış İşleri Bakanı olursa, başımız dertten kurtulmaz.


22 Mart 2017 Çarşamba

“Aman geç kalma erken gel”

Ey Can,
Günlerden nedir?
Tarih ne yazıyor?
Çık gel artık.
Geç kalma erken gel.
Ey Can,
Kapı açık,
Çalmadan gir.
Gönül açık Can, gel artık.
Erken gel,
Geç kalma gel,
Gel Can.
Geliş ve gönül açıklığı:
Açılan ilim, talep ile mümkün.
Gelenin zevk edilmesi, gelenin kabulü ile mümkün.
Kabul;
İtirazsızdır. İtiraz, ikiliktir. Küfürdür. Şirktir.
Bile bile, kabul etmek üstünlüktür.
Kırk kapı açılır, deve birinin önünde çöker.
Deveyi değil, manayı Hakk gör.
Mana kalbe parça parça girer.
Zamansız,
Zaman yoktur. Devam arama.
Apansız ve ilgisiz zamanda, An’da.
İster kabul et, ister inkâr.
Gelişte “geç” yoktur. Hep zamanındadır.
Geciken sensin. Geciken idrakin.
Kirli bilgileri at.
Kirli kabulleri.
Testini tertemiz pınar suyu ile doldur.
Pınar bazen, duraklar Eylüllerle doğru…
Mevsim gereğidir.
Yağmurlarla coşacaktır yine.
Kalbini saf et, saf tut.
Geleni Allah Misafiri kabul et.
Gönlünde yer ayır.
Rahman, Rab, Hakk ile hükümrandır.
Bunu iyi anla.
Hî…
Ey Can, sakın geç kalma erken gel.


11 Mart 2017 Cumartesi

Böyle Siyaset Olmaz olsun


Bir tiwit atmış başdanışman ilnur Çevik. Amacı, önümüzdeki referandumda ‘hayır’ tercihini kullanacakları tehdit etmek. Dil sürçmesi mi desek, Allah söyletti mi desek, Allah yanıltmış mı desek nasıl denir bilemedim:

Şöyle söylemiş beyzade;

 “Hayır diyenlere: 7 Haziran sonrası Türkiyedeki kaos ve istikrarsızlığı mumla ararsınız”

Azıcık 7 Haziran’ı hatırlayalım. Yapılan genel seçimlerde AKP meclis çoğunluğunu kaybetti. Kısa ama bize uzun gelen bir süre, ne tepelerden, ne de yanlardan ses seda çıkamadı. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Sonra koalisyon görüşmeleri başladı. Aniden uyandılar. C.B.’nin yeniden seçime götürme yetkisi vardı. Öngörülen sürede 7 Haziran’ı tersine çevirme çalışmaları yapılmalıydı.

Ne yapıldı? Gayet basit. ‘Çözüm Süreci’ denilen saçmalıktan vaz geçildi. Terör arttı. Arttı mı demeliyiz, artırıldı mı?

Başdanışmanın ifadesi bize bile isteye artırıldığını anlatıyor.

7 Haziran ile Kasım arasındaki kaos ortamı, oy kullananlar üzerinde önemli bir baskı yaşattı. Kaosun artırılması, oyların geri iktidar partisine dönmesini sağladı. Her patlama, her kanlı olay iktidar oylarını artırdı. Ülkeyi bilerek ve isteyerek acılara boğdular, oy uğruna.

Şimdi yeniden kaosla tehdit ediyorlar.

Beyzadenin tehdidi ilk değil. ‘Hayır çıkarsa savaşa hazır olun’ sözünü hatırlıyoruz. Atatürk hakkında ipe-sapa gelmez yalanların gırla üretildiği ortamda yaşıyoruz. Silahlarıyla pozlar veren parti yöneticilerini seyrediyoruz. ‘Hayır çıkarsa ne olur’ sorusuna otomatik tabancasıyla şarjör boşaltan parti yöneticisinin videosunu görüyoruz. Halk özel harekât (HÖH) adında ne olduğunu bilemediğimiz bir örgütlenmenin sürdürüldüğünü gazetelerden okuyoruz. Cumhuriyet düşmanlığı yaparak, ’90 yıllık aranın kapanacağını’ açıkça dillendiriyorlar. Bu arada, siyasi iktidar mensupları, oy tercihini ‘hayır’ olarak belirleyenleri, terör örgütleriyle birlikte oldukları değerlendirmesini her gün devamlı olarak yapıyorlar.

Zihinlere korkuyu yerleştirip, amaçlarına ulaşmak istiyorlar.

Böyle siyaset olmaz olsun.

Ayrıca, sosyal medyada, ak-trollerin sık kullandıkları ve anlamının edepsizce hakaret olduğunu bildikleri bir söz var: -Köprüyü geçmek. –Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek. Gibi.

Ne için, kimin için kullanıyorlar dersiniz?

Böyle siyaset olmaz olsun.


27 Şubat 2017 Pazartesi

Facebook Mesajlarından…


Sosyal medyada yayınlanan mesajlardan seçmeler yayınlanma tarihleriyle aşağıya alınmıştır:

04 Ocak 2016
Başkanlık (saltanat-hanedan) hevesine kapılan Tayyip Erdoğan’ın Mekke’de ihrama girmesi ve Kâbe’nin ziyareti sırasında ihramlı haliyle resimlerinin, videolarının medyaya salınması ve gazeteci bozuntusunun cenazesinde eline mikrofon verilerek Kur’an’ı Kerim okuması ve medya sayfalarında binlerce paylaşılması…

Kıyıda kenarda kalmış ve kendini muhafazakâr olarak tanımlayan kişileri avlamak içindir. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, muhalif cephe Trilyon Lira harcasa bu görüntülerin tesirinin Milyonda birini sağlayamazlar.

Dini ve dini kelime, kavram, giysilerin kullanarak halka şirin ve sözde Müslüman görünmek telaşı, pek yakında beklenen Başkanlık oylaması için ön çalışmalardır.

Buna nasıl tedbir alınır?

Ben bilmiyorum. Siyaset bir çözüm bulmalı ve CB’nin konuşması ve TV’lerden görünmesi kesin olarak sonlandırılmalıdır.

Aksi mi?

Yıkıma gidiyoruz…

***

11 Ocak 2016
Cumhurbaşkanı Ahmet N. Sezer’in Başkanlığında yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında önemli büyüklükteki krizin fitili ateşlenmişti. Anayasa kitapçığının fırlatılması fitili ateşleyen tetikleme olarak hatırlarımızdadır.

Şimdi bu krizi üretenin ‘SİSTEM’ olduğunu söylemek, altın oyuncaklarıyla oynayan çocuğu, üç kuruşluk bir şeker parçasıyla kandırıp, altını şekerle değiştirmeye benzer.

Sistem bazı parçalarından arıza yapabilir. Bu mümkündür ve hep karşılaşılan bir sonuçtur. Ancak, tamiratı çok kolay olup, bozulan parçanın değiştirilmesi günümüz mühendisliğinde basit bir eylemdir.

Yüzlerce Üniversite açmak değil iş; iş odur ki, makinenin (sistemin) arızalı parçasının tespiti ve tamiri için gerekli önerilerin yapılmasıdır. Kitapsız, hocasız üniversitelerin bolluğunda, her okul amaan diğeri yapsın bana ne, ağrımaz başım diyebilmektedir.

Evet,

Suç sistemde değil, sistemi olduğu gibi, ilmi ve Hakkani verilerle çalıştırılmamaktadır.

Ancak;

Mahallenin çocukları gibi, altından yapılı oyuncağını, üç kuruşluk şeker parçasına değiştirmek isteyen heveslileri gördükçe,

Neden demokrasimizin ilerlemediğinin sebeplerinin, muhalefet yapılanmasında olduğu anlaşılmaktadır.

Sistem gözden geçirilmelidir, doğrudur.

Lakin sistemi toplan değiştirmek, lüzumsuzluktur.

Deriz, vesselam.

***

10 Ocak 2016
“Bütün toplumsal kesimlerin, siyaset kurumundan yeni bir anayasa beklediği”ni, anayasanın değiştirilmesini isteyenler yüksek sesle anlatıyorlar.

Söyleyelim, palavradır:

Kimsenin umurunda filan değil Anayasa değişimi. Millet, huzur, aş, iş, eğitim, can güvenliği, mal emniyeti peşinde. Adam gibi yaşamak derdinde.

Tekrar söyleyelim:

Değişim isteyenlerin kuyruğuna takılarak, anayasanın değiştirilmesi gerektiğini söylemek, emperyalizmin hizmetine girmek demek olur. Anayasa yapmak başka iştir, memleketin bölünmesi, milletin parçalanması, değerlerin tarumar edilmesini istemek başka bir iştir.

Aklınızı başınıza alınız.

Bunlarla değil anayasa değiştirmek, kır bahçesinde bir bardak çay bile içilmez. Harami ile haram yolunda oynaşmak, eğlenmek, vakit geçirmek… haramdır….

(NOT: İlgilisi anlar.)

***

06 Mart 2016
"Referandum söz konusu olursa MHP…”

Şeklinde bir açıklama yaparsa siyasi lider,

Bunun manası,

Mutlaka referanduma gidilmelidir. Demektir.

Bendeniz aksini düşünüyorum.

Mevcut meclis yapısı anayasa yapmaya elverişli değildir. Bu yapıdan milli bir anayasa çıkamaz.

Hem, ne demişti C.B.; “Önceden hazırladığımız anayasa taslağı vardır. O gündeme getirilir. Referanduma sunulur. Halkımızın iradesi ne söylerse eyvallah deriz.”

Bu taslak, bilindiği gibi ABD’ye götürülüp onaylattırılmıştır. Bugüne kadar da söz konusu taslak millete açıklanmamıştır. Her şey kapalı kapılar ardında gizlice yapılmıştır.

Bu anayasa taslağına evet oyu vermek veya bu anayasa taslağının referanduma götürülmesi için katkı yapmak hangi akla hizmet eder?...

***

02 Şubat 2017
Hazırlanan anayasa metninde her ne kadar ‘Başkanlık’ kavramı yerine, ‘Cumhurbaşkanlığı’ kavramı kullanılmışsa da, bunun özellikle ‘ÜLKÜCÜLERİ’ kandırmaya yönelik olduğunu defalarca belirtmiştik.

Hala, Cumhurbaşkanlığı sistemi diyenlere, Sayın C.B. dün cevap vermiş;

Kızının derneğinin otobüsüne! Çıkarak orada bulunan gençlere:

“Yakında Başkanlığa geçeceğiz, çok çalışın”

Demiş.

Biz söylemiyoruz, seçilmiş cumhurbaşkanı söylüyor.

Hala mı, Cumhurbaşkanlığı sistemi diyecekseniz?

Kandırmayalım, doğruları söylemek zor da olsa, korkmayın, söyleyin.

Bir gün gelir, kazanırsınız.

***

15 Şubat 2017
Mevcut anayasamız  Madde 89 –“ Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün içinde yayımlar.”

Değiştirilen kanun maddesinde ise şöyle geçiyor:

“Kanunları yayımlar.” 

Süre belirtilmemiş. İster yayınlar, ister bekletir anlamı var.

Ki, bu madde. Tek adamlığı anlatır.

Meclis nasıl bir kanun çıkartırsa çıkartsın, C.B. (Yani Başkan) bu maddeyi sümen altı ederek, meclis iradesini yok sayabilecektir.

Buyurunuz…

***
19 Ocak 2016
Önündeki çukuru göremiyorsan, var bir göz doktoruna danış.

Bir güzel muayene etsin, aksaklığı anlatsın sana.

Kim bilir, basit bir ilaç tavsiyesi ile görmeye başlarsın.

Bu kafa gözünün halidir.

Bir de iç göz ile görebilmek var.

Göz önündeki isi, kiri, pası temizlemelisin.

Aynanın yüzündeki tozu sildikten sonra, âlemin parıldadığı gibi…

Hak aşikâr olanda,

Gam da gider, kasavette.

Şemseddin Sivasî (KS) şu beyti tam bu sıraya göredir:

“Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk
Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan”


24 Şubat 2017 Cuma

16 Nisan’da Bir Sözümüz Var


Yeniden ağır bir kamplaşma mecrasına sokulduk. Ekim 2016’dan beri fikir üretimi, edebiyat, sanat ve ilmi eserler üretimi sonlandı. Herkesin aklında fikrinde 16 Nisan.

Hayır! Kötü değil. Kötü olan, kamplaşma, ayrışma, lobileşme… düşünebilme yetisini de beraberinde öldürüyor..

Anlaşılıyor ki, 16 Nisan nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın siyaset yeniden düzenlenecektir. Yenilenin olmayacağı gibi düşünülürse de, iktidar sahipleri için öyle değil. Her hâlükârda sistemin içinde kalmak, anayasaya uymak gibi bir zorunlulukları olacaktır. Bugünkü gibi, akıllarına esenleri değil, istişare sonucu tespit edilen politikalara dönecekler ve bugünkünden daha hayırlı olacağı bellidir. Kazanmak zorunluluğu gibi bir hedefi belirlediler. Nedendir bilinmez! Mevcudun suyu mu çıktı ki, değişiklik mecburiyetini taraftarlarına kabul ettirmek isterler? Yoksa bizlerden kaçırmak istedikleri ve henüz bizlerin anlayamadığı bir husus mu var? niye kazanmaya mahkumsunuz?

Nereden çıkartıyoruz bunu?

Yeniden geçmişin kirli çamaşırlarını ortaya dökmelerinden, ‘hayır’ diyeceklerin teröristlerle aynı olduklarını söylemelerinden, özellikle Atatürk düşmanlığını yeniden köpürtmelerinden…

Devletin valilerinin, kaymakamlarının, rektörlerinin, imamlarının iktidar lehine ve resmi dairelerinden propaganda yapmalarından…

Asılsız tarihi bilgileri milletin zihnine kakalamalarından…

Devletin en üstünden, en altına kadar tüm görevlendirilenlerin canla-başla kazanmak için çabalarından.


Kazanma isteği, iftiraları da beraberinde getiriyor. Yalanlarla, dolanlarla kazanılan para helal ettiriliyor. Din adamı kılıklı zevat, Dırar Mescitlerinde utanmadan dini siyasi emellerine alet ediyor. Allah adına söylenen nutuklar, milletin kafasını karıştırıyor. Tavaf esnasında yapılan evet duaları, C.B.nin tavaf anında Kâbe mahalline girmesi, gönderilen resimler, koca koca gazete yazarlarının üstelik hiç de anlamadıkları din konusunda allame kesilmeleri, kıldıkları namazları, yaptıkları tavafları allayarak, pullayarak anlatmaları…

Hâsılı, kazanmak zorundalar.

Buna mecburlar. Ve kazanmak için ne lazımsa yapıyorlar. Her şey bir yana, kazanmak bir yana.

Bunlar zaten hayatlarında hiç kaybetmediler. Kaybedenler yanında hiç bulunmadılar. Daima her talepleri halledildi. Daima her işte ön önde onlar kabul edildi. Sağ iktidarlar zamanında da, sol iktidar zamanında da onlar hep el üstünde tutuldular. Bakanlıklarda, üniversitelerde, devlete ait fabrikalarda hep onlar ön plandaydı. Aynı dönem mektep bitiren bir fukara evladıyla onlar arasında dağlar vardı. Devletin en kaymak işlerine onlar sorgusuz, sualsiz alındılar. Fukara çocukları diplomaları haricindeki işlerde oyalanmaya koyuldular.

Şimdi bizden ‘OY’ istiyorlar.

Yakın geçmişin üstüne kara boyalar çekelim,

Hakaretleri unutalım,

Oslo’yu hatırlayamayalım, Habur’u bilmeyelim, Dolmabahçe’yi çuvala koyalım,

Dış Politika başarısızlığını, kediye yükleyelim,

Ekonominin borç batağında kıvrandığına bakmayalım…

Olur,

Alırsınız… alırsınız!.


Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...