13 Kasım 2015 Cuma

Atatürk Düşmanlığı ve Muhafazakârlık


Amaç, Türk’ü yok etme, Türk adı ile var olan devletleri ele geçirme operasyonuydu.

Aslında bu yolu bir türlü bulamamışlardı. Çalışmaları sonunda, yorulmaları sonunda buldular. Türkler, öldürülebilirlerdi, bütün yakınları hayattan göç ettirilebilirdi. Bunlar bir anlam taşımıyordu yok etmek için. O zaman, milleti yok etmek değil anlamında bir harekete başlamak en iyisiydi.  yok etmek değil de, bütün kuvvetleri ile kendilerine hizmete yöneltmek en iyisiydi. Bunu başarmanın yolu neydi?   
                                                                                                                                  Buldular:

Taa, Binli yıllardan itibaren incelediler. Mesela, medreselerden tarih, ekonomi, fizik, matematik gibi derslerin kaldırılması zamanlarını incelediler. Güzel: kararına vardılar. Semaları inceleyen rasathanelerin yıkılması, bunların gereksiz olduğu kararlarını incelediler. Güzel: kararına vardılar.

Sonra, sırasız bir zamanda bir adam çıktı, ‘hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ dedi. İşler değişti. Kısa bir süre içinde, kendilerine olan borçları ödenmeye başlandı. Sanayide hızla ileri gitme gibi hiçte onlara ait olmayan bir devreye girdiler. Kısa bir süre sonra, onlara yön vermeye çalışanlara uçak satmaya kalktılar… Olacak gibi değil!    
                                                                                                       
Ne yapılmalı?

Çok basit;

Yok, etmeye çalıştığımız bu milletin, sözünü tuttuğu ve anlamsız bir zamanda karşımıza çıkan bir insanın, varlığına, söylediklerine, yaptıklarına aykırı şeyler söyleyip, bu insanlara tatbik ettirmek. Öyleyse, bir türlü ölmeyen Atatürk’ü bu insanların zihninden öldürmek!..        
                                                                                                                                 Peki, nasıl olacak?

Bunun yolunu da buldular.

Dışarıdan yapılacak saldırılarla mümkün olmadığını anladılar. Öyleyse, “kalelerin zapt edilmesinin tek şartı olan içeriden adam bulmak” fiilini hayata geçirdiler.

Türk’ü esir almanın bir yolu da, ‘Türk’ olduğunu sananların kendilerine çalışmasını sağlamak.

Ülkelerine taşıyıp, üniversitelerinde eğitmek, kendi ülkesinde bir mektep bitirenleri yüksek lisans adı altında okullarında yeniden eğitime tabi tutmak, bu da olmaz ise sivil toplum kuruluşları adı altında faaliyet gösteren ve aslında dünyaya sahip olmak isteyen devletin gizli teşkilatlarının sıradan ‘okul’ adı altında örgütlenmiş ‘devşirme’ sağlayan ve yetiştiren yeraltı örgütlerinden başkası değildir. Bu tuzağa her ülkenin milyonlarca genç beyinleri düşmüş ve maalesef kendi ülkelerinin aleyhinde olmak üzere ve fakat, güya ülkesine hizmet etmek amacıyla canhıraş çalışmalar içine girmişlerdir. Binlerce örneğini ülkemizden vermek mümkündür. İlgili kişiler, özellikle gazetelerin köşe başlarını, televizyonların tartışma programlarını kapmışlardır ve hem paralarını kazanmakta, hem de efendilerine hizmetlerinde eksiklik yapmamaktadırlar. Bir noktanın tespitini de yapmak lazımdır: bu inşalar nasıl yapıyorlarsa, özellikle ülkenin ‘aydın’ geçinen kesimleri üzerinde çok etkili olmakta ve söyledikleri onlar tarafından ayiniyle kabul edilmektedir. Buna inanılmaz!.

Şu soruyu çokça sormuşumdur: neden yalnızca Türk ve Türk devletleri?
     
Burada devreye, Hak ve Batıl giriyor.

Türk’ün bulunduğu yer, Hakk’ın tarifi, Türk’e karşı duranlar ise Hakk’a karşı olanlar.

 Durum bu olunca;

Dünya, ya da Haçlı Seferleri küfür saldırısını yeniden yeniden planlayan Batı, elbette rakip olarak Türkleri karşısına alacaktı. Karşı durmanın en kısa yolu ise, “aklı işletmeyi” düstur edinen ve bu mihver etrafında eğitim sistemini geliştiren Atatürk’ü yok etmektir. Sırası geldikçe O’na saldırtmak, küfür ettirmek ve mümkün olduğu kadarıyla tüm ahaliye bunu hissettirmek. Ve başarmak üzereler. Kullandıkları taraf ise, kendilerini dindarlık tanımıyla anan muhafazakâr kafalardır. Bu görevin gönüllüleri bunlardır. Çünkü hilafet kaldırılmış, zaten yıkılmış ve dağılmış imparatorluğu Cumhuriyet rejimini kurarak kaldırmıştır, tekkeleri kapatmıştır, harf (dil değil) inkılabı, şapka devrimi yapılmıştır. İşte, O’na saldırmak için hazır sebepler.

Asla düşünmezler, düşünemezler. Türk Devleti yıkılmamıştır. Nasıl ki, Selçukluların muhteşem devleti görevini tamamlayıp tarih sahnesinden çekilirken Osmanlı kurulmuş ve Türk Beylikleri onların etrafında birleşmiştir. Tıpkı bunun gibi, tarih sahnesinden çekilirken Osmanlı, yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti ikame olunmuştur. Devletin devamlılığı sağlanmıştır.

Önemli değildir devlet onlar için. Laiklik düşmanlığını, Atatürk düşmanlığını öyle noktalara taşıyorlar ki, milletin birliği ve devletin dirliği yara alıyor. Hiç farkında değiller. Kafalarının içindeki örümceklenmiş düşünceleri hazır, iktidarda muhafazakâr kafalar varken uygulamaya geçirmek istiyorlar. Şu kesindir: onların kafalarındaki (her ne ise) sistem uygulamaya geçirilirse, bu devleti bir-kaç yıl içinde kaybetmek ve vatansızlar gibi göç sırtımızda yollara düşmek var. Bunu bile akıl edemiyorlar.


Bunlarla konuşulmaz, tartışılmaz. Çünkü hemen tekfir etme yoluna sapıyorlar ve susturuyorlar. Gariptir, çoğunlukla Atatürk’ü de tekfir ediyorlar. Ama düşünemezler demiştik ya, Türk Milletinin tarihinde ki 6 asırlık Osmanlı tarihi dâhil, Kur’an’ı Kerim ilk defa O’nun sayesinde Türkçe diline tercüme edildi, Türkçe tefsirler yazıldı. Bu insanı kâfirlikle suçlamak hangi akla hizmettir? Söyleyelim: efendileri emperyalistlere.

12 Kasım 2015 Perşembe

Niçin Susuyorsun?


Fikrini söylemekten korkan insanlarla nereye kadar gidebilirsiniz?

Niye konuşmuyorlar? Sorusuna şu tespitlerle cevap verilebilir:

1. Karşı taraf kazanırsa, önümü şimdiden kapatmayayım.

2. Kim kazanırsa kazansın, kazananın yanında olmak başarıyı getirir.

3. Bir şeyler düşünüyorum, lakin bu düşüncem çoğunluğun hoşuna gitmeyebilir, en iyisi bir-kaç gün daha beklemek.

4. Düşüncemi söylersem belki filanca arkadaşımın kalbi kırılır. Doğruları söylemek bana mı kalmış.

5. Belki de ben yanlış düşünüyorum.

6. Şu evin borçları bitsin hele…

7. İşsiz yeğenime bir iş bulana kadar susmalıyım.

8. Lider, teşkilat, doktrin eleştirilemez.

9. Amaan, bana mı kaldı vatanın hali, ne halleri varsa görsünler.


Maddeler çoğaltılabilir.

Aslında bu soruyu niye sorduğumuzu, düşünenler bulabilir. Suskun ve sorgulamayan toplumların hali içler acısıdır. Biat kültürü diyerek eleştirilen durum, tam da içinde bulunduğumuz hali anlatır.

Soru soramayan, fikrini açıklayamayanlar hodkâm ve geleceğini düşünen, biraz da hasut kişilerdir.

Nurlu gelecek, sorgulamalarla inşa edilir. Atalarını taklitle değil.


11 Kasım 2015 Çarşamba

Tartışma Mecraı doğru mu?


“Bugün kupkuru gördüğün bir mecrâ, yarın dağları devirecek bir seyl-i müdhişe güzergâh olur “
(Cenap Şahâbeddin)


“Nush ile uslanmayınca” hakkımız olan ‘kötek’ devreye girdi. İyi de oldu. Biraz aklımız başına gelsin.

Hayırlı bir tartışmanın ortasındayız. Gerçi, akordu bozuk sazlar gibi, herkes farklı telden çalıyor, anlatılmak istenen pek anlaşılamasa da olsun, yeter ki, herkes fikrini söyleme cesaretini göstersin, yanlış bile olsa düşüncesini açıklamaktan çekinmesin. Söylenilenler dinlenilir mi? Bunu bilmiyoruz. Üst teşkilatta bir masa kurulup bu eleştiriler not edilse ne iyi olurdu!

Aslında eleştirilerin mihverinde Genel Başkan var herkesin malumu. Ama kişi ve isim üzerinden probleme çözüm aramak, kafa yormak bir sonuca ulaştırmaz. Tam aksi, tartışmaları mecrasından çıkartır ve karmakarışık bir hale sokar. Esastan uzaklaşmadan, fikirleri sıralamak ise başarıya ulaştırır. Meşveretin farziyeti asla unutulmadan.

Sistem ortaya konulmalı, yönetim dâhil hatanın, eksikliğin sistemden kaynaklandığını görmeli, kabul etmeli.

Vaktiyle, her konuda teşkilatlanılmıştı. Öğrenciler, öğretmenler, memurlar, işçiler, köylüler, işadamları.. Aklınıza hangi sosyal kesim gelirse bir teşkilata sahip idi ve bu örgütler koordinasyon içinde çalışırlardı. 80 sonrasının dayattığı siyasetsiz hayat, Ülkücü Toplumu rehavete sürükledi. İş, aş kavgası dostların arasını açtı. Görüşmeler askıya alındı. Böylece iletişim koptu. Birbirlerinden haberi olmayan topluluk mensupları, ne yapacaklarını şaşırdılar. Öyle bir boşluk ve karmaşa içinde 99 genel seçimlerine yakalandık. Yakalındık diyorum, dağınık teşkilat mensuplarının birbirinden bile haberinin olmadığı, kim nerede çalışıyor, kimler hangi köylerde, hangi memlekette yaşıyorlar teşkilatların bilgisinin bile olmadığı sonraları anlaşıldı. Devlet dairelerinde çalışanlar, umutsuzca görev beklediler. Nafile, onları bir türlü bulamadılar.

Evet, 1 Kasım’da bir yenilgi var. Yenilginin sebebini taa 90’larda arayın. 80 yıkımından sonra, toplanabilmeyi beceremeyen bizlerde arayın. Sistemi unutup, münferiden bir şeyler yapmaya çalışan Yalnız Kurtlarda arayın. Birleşmeyi unutup, tarikatlar, tekkeler, yabancı örgütler, başka siyasi partiler de kurtuluş ümidi arayanlarda arayın. Dünya telaşesini, iş gailesini, çocuk-çoluk geleceğini toplamın, bütünün geleceğine yeğleyip, aman sendeci olan bizlerde arayın. Kitap okuyacak zamanım yok diyen, bir gazete almaktan bile uzak duran, internette neymiş bırakın yahu diyebilen, benim facebook hesabım da yok, tiwiter hesabım da yok diye övünebilen biz zavallılarda arayın. Kültürel gelişime değil de, kısır siyasi mülahazalar içinde boğulmuş, havasızlığın çaresini yabancı tabiplerde bulmaya çalışan biz gariplerde arayın…

Tamam, yapılan seçimde hile var kabul ediyorum. Tamam, yapılan seçimlerden evvel torpillenen korku seçmenlerde hedefini buldu ve iktidara yönelmeyi kuvvetlendirdi. Tamam, 7 Haziran seçimlerinden 1 Kasım seçimlerine kadar 2,6 Milyon seçmenin nasıl oldu da arttığını kimse bize izah etmedi. Tamam, patlamalar, bombalamalar, kanlı sokak gösterileri seçmenin korkusunun artmasına neden oldu ve istikrara! yöneldi. Tamam, ABD, AB, Rusya gibi devletler iktidarın yanında durarak bazı olumsuz raporlarını açıklamayı erteledi. Tamam, özellikle Suriyeli göçmenler konusunda Türkiye gerekli tavizleri verdi ve Avrupa’nın desteğini aldı…

Bütün bunlara tamam. Lakin bunlar seçimler öncesinden de biliniyordu. Hangi muhalefet partisi hangi eleştiriyi getirdi de biz atladık! Millete bunlar anlatıldı mı? Hepsi sustular, sanki AKP’nin kazanması için sustular.

Olan oldu, çıkan sonucu saygıyla karşılıyoruz. Biz önümüze bakıyoruz. Yeni hedefler, yeni amaçlar belirleyip yolumuza devam edeceğiz.

Siyasi sonuçlardan dersler çıkartmak şöyle olur:

Geçmişin hatalarını gündeme getirmeden, tarihi verileri kullanarak planlamayı yeniden yapmak gerekecektir. Çünkü hatalara odaklanmak, oralarda kalmak demek olur. İleriye bakanlar, geçmişten yalnızca derslerini alanlar ve oralarda kalmayanlardır.

Kâhir ekseriyet, yenilmişlik duygusunun da esaretinde olarak, beklenmeyen (ki, biz bekliyorduk, şükür ki baraj altında bırakma hedefi gerçekleştirilemedi) yıkıcı, yakıcı sonucu Genel Başkan’a yüklüyorlar. Tabi ki, sorumlusu O’dur. Bizler siyasetin dışında, işiyle gücüyle meşgul kişileriz. En baş en sorumludur mantığıyla düşünürsek, eleştiriler önemli ölçüde haklıdır. Umarız ki, bu tenkitler öncelikle Sayın Genel Başkan ve diğer ilgililer tarafından dikkate alınır. Böylece, çalışma azmi tavan yapmış bulunan yeni Genel Başkan adaylarına fırsat yaratmak ve görevi devretmek üzere; yakın bir tarihe olağan üstü genel kurul kararı almalıdırlar ve o kurultayda Sayın Devlet Bahçeli aday olmamalıdır. Danışma meclisinin başına ak saçlı olarak geçmeli ve geminin seyrini biraz uzaktan, biraz dışarıdan, biraz yukarıdan seyretmelidir.

Genel Başkan adaylarının dikkatine:

Kuru milliyetçilik söylemleri, kuru vatan gidiyor konuşmaları, kuru 80 öncesi ülkücülük anlatımları para etmiyor artık. Bırakın para etmesini, eğer para ediyorsa hala büyük bir yanlışın içinde olduğumuzu kabul edelim.

Kurultayın karşısına, sağlam araştırmalar, derinlikli analizler, çalışılmış raporlarla çıkılmalıdır. Niçin kaybettiğimiz değil, nasıl kazanırız sorusu sorgulanmalıdır. Çünkü kazanmaya mecuburuz!.

Bu anlamdan olarak,

1. Bütün teşkilatlar (siyasi parti, sendikalar, gençlik, işçiler, memurlar.. gibi) tamamıyla yeniden yapılandırılmalıdır. Yeniden iç tüzükler hazırlanmalı, yeniden göreve talip olan gençlere şans verilmelidir.

2. Medya alanı gözden geçirilmelidir. Ortadoğu Gazetesi ilk Altı ayda 100 Binlik tiraja eriştirilecek bir yapılanma içine gidilmelidir. Eski yöneticiler yıpranmıştır, yazar-muhabir olarak görevlerine devam ederken, yeni bir yönetim oluşturulmalıdır. Bizim safımızda olmakla birlikte, bazı sebeplerle bizden uzaklaştırılmış gözüken diğer gazetenin ve gazetecilerimizin saflarımıza dâhil edilmesi çalışması mutlak surette yapılmalıdır.

3. İnternet medyası adı altında faaliyet gösteren ve güçleri oranında hizmet üretmeye çalışan siteleri de aynı mantıkla bir araya getirmeli ve çalışmaların koordineli bir şekilde yürütülmesi sağlanmalıdır.

4. Bilgi, haber, yorum akışını sağlayacak (ileride ajans olabilir) bir yapı kurulmalıdır. Bilgiye ve habere ulaşmakta zorluk çeken, ilim adamlarımızın, yazarlarımızın, sanatkârlarımızın bu yapıdan kolayca beslenmeleri sağlanmalıdır.

5. İlim adamları ve kültürel alanda hizmet yürüten Yazar ve sanatkârlara, medya alanında çalışan gazete ve internet medyası ile koordineli olarak görevler verilmeli, mesela her hafta yurdun pek çok ilinde, ilçesinde seri konferanslar, sohbet toplantıları tertip edilmelidir.

6. Hedef olarak, ilk Altı ayda gidilmemiş köy-kasaba kalmamalıdır ve bu seferlere devam edilmelidir.

7. Eski Ülkücü, Yusufiyeli.. Gibi kavramlar asla kullanılmamalı, arkadaş, dost sohbetlerine saklanmalıdır. Gençlerin önünde yapılan bu sohbetlerin onların korkulu rüyaları olduğu bilinmelidir.

Dikkatinizi çekmişse önerilerimizde siyaset yoktur. Ve bugüne kadar özellikle gençlerin siyasetten, siyasi kavgalardan uzak tutulması gerektiğini vurguladık. Siyaseti, Siyasilere bırakmalıyız. Gerekirse ve daima eleştiri yapmaya hazır olarak ve siyasiler ve teşkilat yöneticileri de bu eleştirilere kulaklarını açarak ve üzerinde çalışarak ve mutlak surette cevap verilmesi yöntemiyle hayatiyetimizi devam ettirmeliyiz.

Gazeteler, televizyonlar, internet medyası, yazarlar, çizerler, sanatkârlarla her ay mutlak surette toplantılar yapılması ve siyasi, ekonomik, sosyal bilgilerin ve meclis çalışmalarında karşılaşılan ve aktarılması icap eden bilgilerin onlara verilmesi hayati önemdedir. (Bugüne kadar bir-kaç seçilmiş gazeteci ile yapılan toplantılar yetersizdir, anlamsızdır. Kişi ayırımı yapmak bize göre değildir. Önemli değil toplantılar kahvaltısız olsun)

***

Bismillah ile başlayalım. Yorulmayalım. Çalışalım.

Tevfik Allah’tandır.

“Görelim Mevlâ neyler / Neylerse güzel eyler”




9 Kasım 2015 Pazartesi

‘Takke Düştü Kel Göründü’


Hiç umulmayan bir zamanda PKK ile savaşa geçildi.

Müzakere ve memleketin bölüşülmesi işlemlerine son verildi! Doğrusu, Türk Ordusunun yanında durmak ve yapılanları savunmak bir vatan vazifesidir anlayışıyla davrandık.

Oysa ‘çözüm’ denilen ve bizce ‘çözülme’ süreci olan görüşmeler, akıllanmayan ve akıllanması da mümkün olmayan PKK teröristlerine karşı devletin gücünü, milletin kararlığını göstermek üzere, devletimizin öz ve milletten yana olan daimilik, süreklilik ve varlığını koruma adına doğal hareketi üzerine, ‘ben de varım’ söylemini ileri çıkartarak, silahlarını ateşlemesiyle, terör güçlerini perişan etmesi, tam da devletin yapması ve bizim de beklediğimiz yapılması gereken hareketlerdendi. Bunun siyasi olarak bir tarafa kazanç sağlaması umurumuzda değil. Olsun. Lazım olan, devletin terörist (PKK) ile müzakere değil, mücadele etmesi doğruluğu idi. Bu noktaya gelinmesi yıllar sürdü. Olsun. Geldi ya. Önemli olan burasıdır. Çünkü birileri şöyle söylemişti: “PKK, bizim kara ordumuzdur!”. Öyleyse, ordumuzun savaşı kime karşıdır?

Durup - dururken ordumuz niye PKK’ya karşı saldırıya geçti. Nitekim yıllarca kışlasında mahpus hayatı yaşıyordu, kışlasından çıkamıyor ve PKK’lı teröristlere el sallamakla yetiniyordu ancak. Dış politikada yapılan hatalar, aynısıyla iç politikaya da yansıyordu. Ülkeyi yıllar boyu yönetenler, laiklik, cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik gibi devletin kuruluşunda genel kabul görmüş politikalarına aykırı olarak geliştirdikleri ve ötelerden beri zihinlerinin gerisinde besledikleri geri kalmış fikirlerini uygulamaya koymaya çalıştıkları kabul edelim ki, bir hakikattir. Kendi iradelerine kalsa asla kabul etmeyecekleri PKK’ya silahlı güçlerle karşı durmayı, bir fikir, bir irade, bir anlayış kabul ettirmiş olmalı ki, ordumuz ileri atıldı ve PKK gücü bertaraf edildi. Doğrusu, mevcut iktidarın bu durumdan memnun olduğunu da sanmıyoruz. Ancak, 1 Kasım sonunda ortaya çıkan sonuçların, iktidarı memnun ettiğini de teslim etmemiz gerekiyor.

***

Sonra…

Gelişen hadiseler, birbirini izleyerek ve hep aleyhimizde gibi görünerek hareketi dayanılması güç ağırlıklar altında bıraktı. Hareket öyle bir hale geldi ki, hareketsiz kalma tehlikesiyle karşılaştı. Nitekim 1 Kasım’dan sonra karşılaştığımız sonuç, günlerdir sesi çıkmayan ve fakat her konuşanın hakkında fikir ileri sürdüğü ama karşılığında kimsenin cevap veremediği günleri yaşamaya başlamış bulunuyoruz.

Yani, yenildik kavramını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hile var mıydı? Büyük çoğunluğun inancına göre vardı. Bu nasıl olur? Bir ilçe düşünün 301 kişinin hayatını kaybetmesi üzerinden çok kısa bir süre geçmiş ve bu ilçenin çoğunluğu iktidarı destekliyor! Bir ilçe düşünün ki, büyük bir patlama ile 34 kişi hayatını kaybetmiş ve bu ilçenin çoğunluğu iktidarı destekliyor. Bir ilçe düşünün ki, sosyal devletin dikkatini kaçırması nedeniyle Onlarca kişi hayatını kaybediyor ve dünya basınında ilk sırayı alan haberlere konu oluyor fakat bu ilçe iktidarı çoğunlukla destekliyor. Bunlar normal zamanların işi değil. Ama görüldü. Rakamlar böyle gösteriyor. İşte bu durum inanılacak değil.

Yazık ki, muhalif cephede bulunan ve bizim de desteklediğimiz siyasi parti hala niçin kaybettiğini araştırmak üzere komisyonlar kuruyor. Fakat anlattığımız hile üzerinde duracak bir komisyon oluşturamıyor. Neden?

Ortadoğu’da uygulanan Türkiye politikası (Türk değil, Türkiye politikası) ile yakından ilgilidir alınan sonuç. İncirlik kararlarını düşünün, Alman Şansölyesi’nin Türkiye ziyaretini düşünün, Suriye konusunda yapılan Avrupa Birliği toplantısını düşünün, Rusya Başkanı’nın Türkiye Cumhurbaşkanı’na açtığı telefonu düşünün, ABD yüksek askeri yetkililerinin Türkiye ziyaretlerini düşünün ve yurt dışı destekleri hatırlayın. Ne yapılmak istenmişti? Sorusunu cevaplayın. Öz olarak Alman Merkel’in ziyaretinde ettiği ‘Türkiye’ye siyasi bir hediye veriyoruz’ cümlesini çözmeye çalışın.

***

Şimdi:

Dünya insanlarının farklı genetiklerden, farklı inançlardan, farklı ideolojilerden geldiğini de düşünün.

Bu ayrışma doğaldır. Aslında gerçek, ayrışmanın “tanışma ve birbirini anlama” anlamında olduğunun farkında olduğumuzu da not edin.

Bu noktada, farklı fikirlerin toplumu oluşturduğunun bilincinde olduğumuzu da düşünün lütfen.

***

Şöyle söylüyorlar:

MHP, AKP’nin stepnesidir.

Bu doğru mudur?

Eğer doğruysa, bendenizi hemen siliniz. Biz yokuz. Stepne suçlaması bizi yıkar.

Yalnız, bu suçlamayı ileri sürenlerin de haklı bir tarafı var. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, başörtüsü oylamasında iktidarla aynı yönde oy kullanılması, Ergenekon soruşturmalarına karşı ciddi bir eleştiri getirilmemesi, Gezi Olaylarına karışılmaması, 7 Haziran seçimlerinden sonra meydana gelen mecliste AKP’li Meclis Başkanı’nın seçilmesi ve ‘terör olaylarının araştırılması’ ile ilgili komisyon oluşturulması talebine, karşı oy kullanılması gibi gelişmeler doğrular nitelikte. Doğrular nitelikte ve asla cevap veremediğimiz sorular olarak ortada kalmakta.

Şimdi ortada “Başkanlık” tartışmaları var. Seçilmiş milletvekillerini temsilen diğer İki muhalefet partisi fikirlerini söylerken, bizim partimizin hiçbir fikri yokmuş gibi kimseden bir laf duyamıyoruz. Neden?

***

Vaktiyle Sayın Başbakan’ımız, BOP Eş Başkanı olduğunu açıklamıştı sayısız yerde. Diyorum ki acaba, hala bu proje üzerinde çalışmalar devam mı ediyor? Ve bendeniz hala devam ettiğine inanıyorum.

Bu itibarla, 7 Haziran yenilgisinin ardından PKK ile silahlı mücadeleye geçilmesi ve HDP aleyhinde olabildiğince sert söylemlere girişilmesi, başarılı olduğu sanılan ama aksaklıklarla yürüyen bir rejisörün oyunundan ibaret olduğu anlaşılmıştır. 1 Kasım seçimleri sonucunda hemen, HDP ortaklığı, yeni anayasa, yeni Türkiye nutuklarına geçilmesi, başkanlık için anayasa değiştirilmesi işleminde HDP ortaklığına göz kırpılması her şeyi ortaya koymuştur.

Silahlı mücadele, kontrollü bir kaosun dayatılması ve istikrar masalına halkın inandırılmasından başka bir mana ifade etmiyor. Şuna yanarım ki, Türk Silahlı Kuvvetleri haklı davasını sürdürürken, PKK’ya kastıyla patlattığı bombalar sakın Türk milletinin üstünde patlamış olmasın? Nitekim cevapsız bir soru şöyledir: son 5 ayda Yüzlerce kişi neden öldü?


7 Kasım 2015 Cumartesi

Nasıl Olduysa Oldu


Büyük depremde yıkıntı altında kaldık. Sorumlu aramaya lüzum yok. Sorumlular belli. Binanın temelinden, duvarlarından, kolonlarından, sıvalarından, boyalarından başından itibaren bakımını yapmayanlar, gerekli yenilemeleri zamanında yapamayanlar, yıkıntıdan sorumludur. Kaldı ki, depremin yıkıcı gücü, anlatıldığı kadar da büyük değildi. Elde sıfır bina kalma ihtimali bile vardı, hedefe ulaşamayan organize birlik mensupları oturup yapamadıklarına yansınlar. Bu ihtimali, mesai aralarında arkadaşlarımızla yürüyüş sırasında dillendiriyorduk. Biz ki, siyasi meselelere, siyasi kişiliklere, siyasi yapılara o kadar uzak olmamıza rağmen görebiliyorduk. Siyaset mihverini oluşturanlar görememişler yazık ki!.

Bazen böyle olur. Hatalar zincir halinde bir birini takip eder. Kurtulmak zordur. Çünkü yaptıklarının doğruluğuna eminsindir, girdiğin yolun doğru istikamet olduğuna inanıyorsundur. En zoru da bu değil midir? Bir kere inanmak, yanlış da olsa o yolda inadı gerektiriyor. Ve inat, yarın başına kadar devam eder gider.

Şu yapılmıştı, şöyle olmuştu demenin âlemi yok. Olan oldu. Bundan böyle yapılması gereken doğru siyasetlerin planlanması ve uygulamaya geçilmesi önem arz ediyor.

Her şeyin başı eğitimdir. Unutulmuş bir gayedir eğitim bizim için. Eğitim araçları olarak, koca koca binalar, derslikler, laboratuvarlardan filan bahsetmiyoruz. İki kişinin bir araya gelmesiyle eğitim faaliyeti rahatlıkla yürütülebilir. Kaldı ki, belki de Türkiye’nin en büyük teşkilatına en güçlü teşkilat yapısına sahip bir kurumun bunu dert etmemesi gerekir.

Siyasi yapının reorganizasyonunu ilgililere bırakarak ve kendi işimizle meşgul olmakla, bu amaçla, öncelikle Ortadoğu Gazetesi’nden başlanılmalı. Okunma sayısı sıfır olan bu yayın organının canlandırılması, ilk başta zorunluluktur. Öyleyse ilk yapılandırma çalışması orada yapılmalıdır. Siyasi bülten seviyesini aşamayan bu yayının yöneticilerinden başlayarak, yönetiminin ve haber, yorum, resim ilahır çalışma alanlarının elden geçirilmesi zaruret olarak duruyor. Mesela, ilk Altı ayda 100 Binlik satış rakamına ulaşılması hedeflenmelidir. Bu faaliyetler ise, yurt sathına yayılmış teşkilatlar işin içine dâhil edilerek yapılmalıdır.

Devamında, internet gazeteciliği (veya dergiciliği) yapmaya çalışan, sayısını bilemediğimiz adette fazla olan sitelerin yönetimini, yazarlarını bir araya getirerek yapılması gerekenler tespit edilmelidir. Her kafadan ayrı bir sesin çıktığı ortamlarda, kafalar çabuk karışır ve kime, hangi bilgiye inanılacağı çelişkileri yaşanır. Amatör çalışmalar kıymetlidir. Ancak, amatör ruhla, profesyonel çalışmaların önünde kimse duramaz. Bu itibarla internet medyası adıyla çalışma yapan sitelerin, bir mesleki disiplin, mesleki ahlak kalıbına alınması çok çok önemlidir.

Gazete ve internet dergisi okunması zamanımızda çok önemli bir eğitim faaliyetidir. İnteraktif uygulamalar olduğundan, insanların karşılıklı alış verişini de sağlamaktadır. Böyle olmaz ise, günümüzdeki gibi olur. Bakınız okunma sayılarına, sıradan bir AKP övgüsü ile dolu yazıyı yandaş sitelerden 30 Bin civarında okunma (tık) aldığı dikkate alınırsa, bizim en baba yazarımız, mesela A. Bican ERCİLASUN ki, sahasında aşılamazdır, yazıları ancak 300-500 civarında okuyucu bulabilmektedir. Hiç düşünüldü mü, üzerinde hiç tartışma açıldı mı? Ben hatırlamıyorum. Bu yanlışlıkların düzeltilmesi geleceğin Türk’e yaraşır bir şekilde yapılandırılması açısından hayati derecede öneme haizdir. Bu çalışmaların içine, tüm teşkilatlar dâhil edilmelidir. Aksi halde başarıya varılamaz.

Ha, eski tas eski hamam mantığı ile de yürütebilirsiniz işlerinizi. Söyleyecek lafımız olamaz.

Ya da, ilk yapılması gerekenler içinde anlattığımız yapılandırmayı hallederek, Ülkücü geleceğin kurulmasına yeni baştan ilk adımı atabiliriz.

Komisyonlar kurarak, yenilginin sorumluluğunu başkalarına yüklemek değil, komisyonlar kurarak gelecek için yeni vizyon ve yeni hedefler belirlenmelidir.

Geçmişi unutmak değil, geleceğe inanç, iman ve özlemle bakmak…

Allah, doğruların, iyilerin yardımcısıdır.



4 Kasım 2015 Çarşamba

Yıkım Projesine Dönüş


7 Haziran yenilgisinden sonra;

 ‘Yeni Türkiye’, ‘Çözüm’, ‘Yeni Anayasa’, ‘Başkanlık’, ‘Cumhuriyet düşmanlığına dair söylemler’, ‘dinci yapılanmalara ait söylemler’…

Şıpp.. Diye kesilmişti.

1 Kasım sonunda ‘zafer’ diye nitelenen olayın verdiği büyüklük, kibir, inat duygularının tetiklediği ‘Ben Yaparım’ düşüncesiyle, aniden ve yeniden gündeme getirildi.

Buyurun %50’nin yaptıklarını…

Ne tez de dönüveriyorsunuz, ne tez de kanıveriyorsunuz?

Haydi, durun karşısında birazcık gücünüz varsa.

Sizler, hey muhalifler sizler daha çok, daha çok, daha pek çok ararsınız 7 Haziranları…


1 Kasım 2015 Pazar

Federasyonunuz Hayırlı Olsun


Çıksan Bir Milyon sazla sahneye,

Akordu bozuk sazlarla söylesen hatıramı,

Söylesen, söylesen, söylesen…

Anlattığın, girer bir kulağımdan, çıkar ötekinden.

Zevk içinde kıvranan Milyonlar varsa beride.

Sen, kazanmışısındır.

Kayıplar bize doğru. Kaybedenler bizden yana.

Öyle sanma, sanma ki;

Belki de kazanmak, kaybetmenin aslıdır!

Kim bilir?

Tepe takla düşenin yardan, yere doğru hızı son sürattir.

Çakıldı, çakılacak kayaya, sürat içinde zevki doruklarda.

Ağlamam, ağlayamam halime ki,

Tek yandığım,

Sesi duyuramamaktı.

Parçanladık, yırtındık, debelendik hâlbuki;

Anlatamadık, duyuramadık meramımızı.

Olsun.

Yıkıp binayı, molozları temizlemek var şimdi.

Sonra, çıkıp piyasaya liyakatli ustaları bulmak var.

Yeniden, yeniden yapmak için binayı.

Durma vakti değil, yorulma, ırılma vakti şimdi.

Yer açılacak, temizlik yapılacak, adam bulunacak.

Durma zamanı değil şimdi.

Uyandırın uykudakileri,

Hey kalabalıklar,

Girdiğiniz dehliz, yanlış yollara saptırır sizi.

Vaziyet, ayan beyan.

Bir yanda hoyrat zorbalar, mazlumlar diğer yanda.

İstenen daha fazla kan, daha fazla kan.

Buna da eyvallah, akacaksa duramaz ki damarda.

Çıkacaksa çıksın, hücum etsin sülükler.

Lak lak ile geçirsin ömrünü leylekler.

Aniden, bir deprem oldu:

Molozlar saçıldı etrafa.
Uçuşup, kaçıştı birer birer fersiz kelebekler.

İfritin yetişme sahası nemlendi, havalandı, sürüldü.

Para muslukları açılacak, köprüler yapılacak…

Neyin var, neyin yoksa başka ellere geçecek!.

Düşmanlık besleyenler Cumhuriyet’e, Atatürk’e.

Umurunda değil milletin!.

Tek dertleri vardı, karınlarını doyurmak.

Bilemediler devletsizliği, anlayamadılar değersizliği.

Başkaca derdi yok milletin:

Çocuğuna iş bulsun, kasaları dolsun…

Gecenin en öz lafını söyledi misafirim:

“Federasyon hayırlı olsun!”



Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...