13 Mart 2014 Perşembe

Acımak, Merhamet


İnsan yüreğinizden aşağılara inen titremelerin, beyin zarı içinde meydana getirdiği bir tahribattır acımak. Dayanılması zor acıklı hadiselerin, gözden ırak olsa da, hissedilmesi ve titremelerin ardı sıra, duygu dünyasından ruha tesir eden ve gözlere boca edilen yaşlar. İnsanlık gereği, insanca bir durumdur anlatılan. Acımak, insan olmaktan, merhametten hâsıl olandır, olağandır.

Merhametini yitiren, şefkati unutan katı yüreklerde titremeler de olmaz, titremeler olmayınca Allah’ı da hatırlayamaz. Bu durum gerçekten çok acıklıdır. Her konuşmasında Allah kelimesini -güya- dilinden düşürmeyen ve hatta “yaratılanı severiz, beni de sizi de yaratan Allah’tan ötürü” diyerek, merhametli olduğunu durmaksızın vurgulayan kişinin ağzından bir gün “Acıyanlar acınacak duruma düşer” gibi, argo ve sokak ağzından söyleniverirse, tüm önceki nutuklarının değeri de sıfırlanacaktır. Çünkü merhamet, İslamiyet’in en evvel gelen en önemli esasıdır. Bu vasıf terk edilemez özelliktedir. “Acınacak duruma gelmek, acıdığı için”, merhametten nasipsizlik söylemidir, pişmanlık dillendirmesidir, bundan böyle acımayacağım, merhamet etmeyeceğim, şefkatli olmayacağım demektir. Merhamet ki, varlık sebebi, hayatiyetin devamının direği, kurumuş gönüllerin yeşermesi, bitek tarlaların hasılası, hasatın değerlendirilmesi… Hz. Mevlâna’nın “Ne olursan ol, gel” yakarışıyla kucak açışıdır.

Hz. Ali’nin (Krv) Mısır Valisi’ne yazdığı mektuptan şu satırları okuyalım: “Halk içinde kalbinde sevgi ve merhamet duyguları ile lütuf meyilleri besle. Sakın biçarelerin başına, kendilerini yutmayı ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır; ya dinde bir kardeşin, ya yaratılışta bir eşin. Evet, bunların kabahatleri bulunabilir; kendilerine bir takım kusurlar arız olabilir. Hata ile yahut kasıtlı olarak işledikleri kabahatleri olsa da, ellerinden tutup doğru yola getirmek pek mümkündür. Nasıl Allah’ın kendin için affını ve hoşgörüsünü istersen, onların da affını ve hoşgörüsünü bol bol ver. Çünkü sen onların üstünde bulunuyorsun. Valilik yetkilerini sana veren ise senin üstünde bulunuyor. Allah ise valiliği sana verenin de üstündedir ve kullarının bütün işlerini hakkıyla görmeni istiyor, seni onlarla imtihan ediyor. Sakın Allah ile harbe girip de kendini O’nun gazabına siper etme! Çünkü ne intikamına dayanacak kudretin var, ne de O’nun af ve merhametinden müstağnisin.”

Dikkatle okunursa, acınacak hale gelsen de, merhameti esirgememekle yükümlüdür özellikle idareciler. Merhamet ve şefkatten yoksun idareciler ise, durmaksızın hatalar yapmaya mahkûmdur. Hatası, yanındakilere ve halkına güvenememekten kaynaklanır. Bütün varlığı, bütün yetkiyi kendisinde görmesiyle, vehmettiği yüceliği bir gün gele ki, onulmaz hastalıklara sebep olmuştur. Bu itibarla Hz. Mevlâna “Merhamete nail olmak istersen, zayıflara merhamet et”, Hz. Muhammed (SAV) “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurur. Devlet yöneticisine göre zayıf, idaresi altındaki herkestir.

Pınarlar, dereler, çağlayanlar sevgiyle akarlar. Kurumuş bir dere görürsen bil ki, sevgisiz kalmıştır, sevgisi de kurumuştur. Merhamet de sevgiden neşet eder. Sevgisiz kalplerde acımanın, merhametin, şefkatin zerresi bulunmaz.

Hâlbuki insan, dışarıyı bir tenkit ederse, içini bin tenkit etmelidir. Yol, merhamette yarış, ölçü ise vicdan olmalıdır.

Şöyle söylerler: “İnsan vicdanı kadardır”.


10 Mart 2014 Pazartesi

Dünya, Holografik Görüntüden İbarettir


Başbakan Erdoğan’ın siyasi propaganda yapmak amacıyla denediği, İstanbul’da bulunduğu sırada, İzmirlilere yapılan gösterimde, holografik görüntülü bir diskuru yayınlandı. Onun için siyasi propaganda aracı olan bu uğraşın bizim için farklı çağrışımları oldu. Anlatacağımız husus Erdoğan’ın holografik propagandasından çıkılarak kurgulanmıştır.

Gerçekten göründü. Filimlere çekildi, videoları internette yayınlandı. Konuşması, sesi, görüntüsü kendisiydi. Evet, evet kendisiydi. Lakin görüntüden ibaretti.

Aslında öyle bir konuşma da yapılmamıştı, Erdoğan’da orada değildi. Bizler, seyredenler beyinlerinde oluşan algıyla varmış gibi gördü(ler)k hepsi bu kadar. Olmayan bir varlığı varmış gibi kabul ettik ve seyrettik, ama görüntü vardı! Ama sesini duyduk! Ama vardı, gördük, hem de üç boyutlu, yüzlerce kişi gördü, filimleri internette dolaşıp duruyor. Nasıl olur?

Olur. Oldu. Gördük. Duyduk. Seyrettik.

Peki, ne oldu?

Olan bir şey yok. Beynimizde kendimiz yarattık ve öylece algıladık. Tıpkı, dünyayı algıladığımız gibi. Aslında olmayan ve kendi hikâyemizin (zannımızın) yaratıcı uçlarından fırlayarak, algı kapısından beyin formatına ulaşan bilgileri var gibi kabul etmekten maada.

Tıpkı, rüya gibi. Uyanınca anlarız ki, aslında olan bir şey yok. Görülen resim bizde yaptığı ve uyandırdığı çağrışımlar üzerine, yaşadığımızı, gördüğümüzü zan ettirmiştir. Uyanınca anladık ki, rüya imiş.

İşte dünyanın anlatımı. Herkesin gerçekliği, beyin kıvrımlarında kendi zorlamalarıyla oluşturulan resim algısından ibarettir. Görüntünün berraklığı veya fluluğu kişinin gayreti ve harcayacağı emeği kadardır.

İyi oldu Başbakan’ın hologram görüntüsünün verilmesi. Gerçi dakikası 15 Bin Lira civarındaymış olsun, bilim, bilgi, fikir o kadar da ucuz olmasın. Ucuz ilim, kolay erişilen bilgi unutulmaya mahkûmdur. Nasılsa, değer algımız parayla ölçülür oldu. Ederi ne kadar yüksekse, o kadar değerli.

Kavga da buradan çıkıyor zaten. Dünyaya değer verip, her bir parçasını ayrı ayrı parasal bir büyüklükle ifade ediyoruz. Atın, katın, yatın parasal değeri ne kadar büyükse, o kadar kıymetli bir varlık oluyor gözümüzde. Değer dediğimiz algıyı silip atalım bir an, ne kavga kalır geriye, ne anlaşmazlık. Dünyayı çöpe atmak değildir söylediğimiz. Tam da dünyaya değerini vermektir.

Kısa bir süreliğine geliyoruz dünyaya. Niçin? Aslında ‘süre’ kelimesi anlatabilmek içindir. Beyinde oluşan tarih algısına istinat eder. Neyse, süre ne olursa olsun. Bu kısa süreliğine geliş niye? Çözmemiz gereken sorun budur. Yoksa dünya denilen yıldıza inildikten sonra, çevre ve eğitim sebebiyle beynimizde şekillendirerek algıladığımız gibi kabul edip, artık kendi istediğimiz gibi bir dünya kurup ve yine kendi istediğimiz gibi adlandırarak dünyalaştırıyor muyuz? Yani kurduğumuz, kendimize ait ve içinde yaşadığımız bir yer midir? Dünyada kalma süresi çok kısa. Bu kısacık hayatta ne yapmalıyız ki, nasıl davranmalıyız ki, geliş amacı net olarak faş edilsin.

Nerede? Elbette beyinde.

Orijin kütüphane sitesinde karşılaştığım bir makalede şunlar yazıyordu: “Doğru düşünebilmek zanlardan kurtulmakla mümkündür. Zanlardan arındıkça hakikati idrak güçlenir. İnsan vehim, zan gibi perdelerden arındıkça daha önce hiç duymadıklarını işitmeye, hiç anlamadığı ve ilgisini bile çekmeyen kelamları anlamaya, okumaya, öğrenmeye başlar. İdrak arttıkça kendine vehmettiği akıldan uzaklaşılır ve Tek Bilincin varlığı algılanmaya başlanır. Var sanılanlar birer birer sahibine teslim edilir.”

Dünyaya geliş anında itibaren alınan bilgiler, lazım olduğu gibi değil, işimize geldiği gibi beyinde yerini alıyor. Anlayabildiğimiz kadarıyla bizim oluyor bilgi. İşimize geldiği gibi işlenerek içselleştirildiğinden, gözden girerek beyin üzerinde görüntüye dönüşen bilgiler de, ancak içselleştirilen bilgiler kadarıyla bizim gerçekliğimiz oluyor. Bu itibarla, gördüklerimiz, ancak bildiklerimiz kadarıyla mümkün olabilmektedir. Bir an bütün bilgilerimizi bir kenara bıraktığımızı düşünelim ve dünyaya öyle bakalım. zan,Görüntülerde, algılarda, kabullerde nasıl değişimler olacaktır? Statülerimizden soyunalım, dünyanın çehresi nasıl değişecektir? “Eşyanın hakikatini olduğu gibi göster” ayeti, benlikten, şirkten sıyrılarak aynaya bakmayı gerektiriyor. Aynadaki görüntünün bizim idrakimizde olholografik,uşan holografik bir görüntü olduğu gerçeğini yakalamak. Camın ardına sürülen gümüş zerrelerinde değil sır, insan beyninde ve bu beyinde oluşan hologram.

Dünyaya, olduğu gibi bakarak, olduğu gibi algılayarak, olduğu gibi anlayarak ki, ümmiyet tabir edilen hal ile dünya ve dünyaya geliş sırrına vakıf olmak;

İstenen budur.



9 Mart 2014 Pazar

Okunmuyor, Yorumlanmıyor, Eleştirilmiyor…


Tek ayrıcalıklı tarafları var, yandaşlık. Siyasi idare ve idarenin başının ölümüne destekçileri o kadar. İdarenin başındakinin ağzından çıkan bir sözün, anında makaleler, yazılar, incelemeler halinde, delicesine savunulduğu bir tek seslilik ortamı. Misyonlarının gereğidir yapılanlar, yazılanlar. Fakat, deli gibi okunuyorlar, yorumlanıyorlar. Oysa söyledikleri, güncel siyasetteki bir tarafa desteklerinden başka bir şey değil. Ne derin ufukların, ne de bir medeniyetin dillendirilmesi yok metinlerinde. Kuru, kara siyasi destek o kadar.

Çok seslilik, her kafadan bir sesin çıktığı ortam değildir. Gürültü deriz buna. Çoğu zaman zırıltı diye de adlandırırız. Anlamın bulunmadığı, sohbetin derinleşmediği, doğuşun muhabbete dönüşmediği ortamlar lüzumsuz, manasız bağır-çağırların insanı boğduğu, düşüncesini geliştirmediği ortamlardır. Çok seslilik, belli bir imtizaç içinde, sevgi ve saygının unutulmadığı, sırası geldikçe öz olarak seslendirilen düşünceler toplamıdır. Cevapsız bırakılıp, değersiz duruma düşürülüp, varlığı unutturulan fikirler ise söz konusu olan, yine bir gürültüden bahsedilebilir. Karşılık bulmayan, üzerinde fikir talimleri yapılmayan her düşünce, söylenmemiş sırlar gibidir. Kitap sayfaları arasında kalan ve üzerinde çalışılmayan fikirler için de aynı yargıyı belirtebiliriz. Ha, yakmışsın kitabı, ha da üzerinde hiç çalışılmayan ve kütüphane tereklerini süsleyen okunmayan kitap fark etmez, aynıdır.

“Yaratıcılık, yalnızca, geleneksel değerleri bulunup çıkarılmasıyla, köklerimizin ortaya konulmasıyla gerçekleşiveren bir çaba değil. Sürekli yaratıcılık, alternatifler arayan, eleştiren, öğrenen, değişen, değiştiren bir güce erişebilmek demek” (Ahmet İnam, 21.10.2012, Akşam) Sürekli yaratıcılık macerasını yaşamak, bedel ödemeyi gerektirir. Ödemeyi göze alabilenler öğrenerek, değişebilmeyi becerebildiklerinden, entelektüel namus olan eleştiriyi ve eleştirmeyi de hak etmektedirler. Yoksa terekten bir kitap indirerek karıştırmak, hatta okumak entelektüel yolda bir mana ifade etmemektedir.

Eleştirmek, bilgiyi paylaşmak demektir. Paylaşabilmek için, cömert olmak lazımdır. Karşıdan bilgiyi esirgememek ve rahmet olup tamamını açmak demektir. Fikir aktarımı, eksik, hatalı olursa, karşıya faydadan ziyade zarar verme ihtimalini de göz önünde bulundurmak lazımdır. Yanlışları, çuvaldız batırmak kabalığında haykırmak değildir eleştiri, bilakis incitmeden, kırmadan, karşıya hakaret etmeden, söylenen fikir üzerinde teatide bulunmak yerine, fikri söyleyenin şahsiyeti üzerinde dedikoduya varan sözler istenmeyen bir durumdur. Rencide etmeden,  kendi fikrini öz olarak, dolandırmadan, açık olarak aktarmaktır.

Kızgın güneşin altında kavrulan toprağa düşen rahmettir eleştiri. Çünkü beyinler aynı maksat için ortak hareket eder, birlik-beraberlikle varılamayacak menzil bulunmaz. Bulunacak ortak fikir ortak hedef olacaktır. Ve bu hal mukaddestir, ezilemez, çiğnenemez. Çünkü orda insan vardır.

Fikirleri eleştirilen kişinin, yapılan eleştirilere kulak tıkamaması, görmezden gelmesi, ikazlara uymaması durumları da söz konusu olabilir. Bu durumda, aynen eleştiri yapılmayan durumlar gibi ilerleyememe sebeplerindendir. Sunulan bir bilgiden istifade etmek, sunana teşekkür etmek insanlık mecburiyeti olsa gerektir. Eğer kulak tıkamaya devam edilirse ki, bu hal kişinin kendisiyle çatışma içinde olduğunun göstergesidir. Yol gösterici bulunmuşken elinin tersi ile itmek akıllıca bir hal olmasa gerektir.

“Okuma, yorumlama, eleştirme” dünyası yalnızlıktan da kurtulmanın yoludur. Karşılıklılık ilkesi içinde, daima, tevazuuyla, birbirimizi anlamaya, fikirlerimizi geliştirmeye, ‘Türk Medeniyeti’ ufkuna yeni eserler vermeye…

İnsan olarak, İnsan ile, İnsanca…


6 Mart 2014 Perşembe

‘İstihbarat Servisleri’ Savaşları


17 Aralık’tan evvel:

İşimiz zordu.

Söylüyorduk, duyuramıyorduk. Koalisyon ortakları arasından su sızmıyor, kısılmış sesimizle söyleyebildiklerimize karşı birlikte hücuma geçiyorlardı. Aslında söylediklerimiz, bugün birbirlerine karşı söylediklerinden farklı değildi. İşimiz gerçekten zordu.

17 Aralık’tan sonra:

Şimdi her iki taraf da bizim vaktiyle söylediklerimizi tekrar ediyorlar. Bir birlerine karşı sert, katı, acımasız, edepsizce saldırıyorlar.

Ben ne yapıyorum dersiniz?

Samanyolu ve Bugün televizyonlarını seyrediyorum, AKP, Tayyip ve yandaşları hakkında söylediklerini dinliyorum, gülüyorum…

ATV, TV NET, Kanal A gibi televizyonları seyrediyorum, F Tipi hakkında söylediklerini dinliyorum, gülüyorum.

Gülüyorum ama,

Şimdi işimizin daha da zor olduğunu anlıyorum.

Çünkü araya NATO, ABD, İngiltere, Avrupa girmiş vaziyette.

Kavgayı asıl çıkartanlar onlar. Yer kapmaca savaşı yapıyorlar. Kendi adamlarını yerleştirme savaşı yapıyorlar.

ABD yandaşı güçleri hükümetten uzaklaştırıp, İngiltere’ci, Avrupa’cı güçleri hükümete ve devletin sair kurumlarına yerleştiriyorlar. Dikkat, bizi, devletimizi ve vatanımızı kullanarak sinsi savaş.

Bizim hükümet yetkililerimiz de bütün bunları kendisinin yaptığını sanıyor.

Savaş: Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık savaşı.

Arada bizler eziliyoruz.

İşimiz gerçekten çok zorlaştı.

Bu duruma nasıl gelindi?

Şu cümle Arslan Bulut’a aittir: “Dünyanın hiçbir istihbarat servisi, Türkiye’de devlet kadroları içinden işbirlikçi bulmadan en küçük bir eylem yapamaz” (25.10.2010,Yeniçağ)

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı kuruluş kanunu 13. Maddesini okuyalım: “Ayrıca özel uzmanlık isteyen konularda kadro karşılığı olmaksızın tam gün veya kısmi gün veya belli bir konu veya proje bazında, konu veya projenin süresi ile sınırlı olmak koşuluyla sözleşmeli personel ve yabancı uzman çalıştırılabilir.”

‘Yabancı uzman’ ne demektir? Çalıştığı yer, istihbarat birimi olduğuna göre (ki diğer bazı kurumlarda da vardır), yabancı istihbarat elemanı demektir. Buda şu anlama gelir, yabancı istihbarat uzmanını kendi elimizle, yasal olarak içimize kadar sokuyoruz.

CHP Milletvekili Atilla Kart söz konusu oluşumla ilgili olarak sorular sorar ve Rahmetli Behiç Kılıç 19.2.2010 tarihli Yeniçağ’da bu soruları yazar ve yorumlar, okuyalım: “Yabancı uzman istihdamıyla, ‘ucu açık’ bir örgütlenmeye dönüştürülüyor. Bu kişilerin nitelikleri hakkında hiçbir ölçü getirilmeyerek, keyfi ve kontrolsüz bir istihdam alanı yaratılıyor.. Getirilen bu düzenleme, tüm bu kirli ve karanlık ilişkileri kurumsal bir hale dönüştüreceği gibi, bir taraftan da yabancı uzman istihdamı suretiyle, Türkiye’de bugün istihbarî anlamda egemen olan Okyanus ötesi ve berisi bir takım yabancı ve esrarengiz ilişkilerin de, yine kurumsal hale getirilmesinin önünü açacaktır.” “AKP modeli istihbarat örgütlenmesinin nihai aşamalarından birisini oluşturan bir tasarı söz konusudur. Bu fiili karargâh; Başbakan, İçişleri ve Adalet Bakanı ağırlıklı olarak, kamu gücünü ve yetkisini kötüye kullandığı ve bu süreç süreklilik kazandığı içindir ki, artık illegal bir yapıya dönüşmüştür.”

Bugünü özetleyen yorumlar yapıldığında, gözlerini, kulaklarını gerçeğe kapatan hükümet yetkilileri neler yapıyorlardı acaba? Besbelli, muhalefet yok nutukları atıyorlardı.

Başbakan Yardımcısı Arınç dün ne demişti; “Başbakan’ın bildiklerinin bilinmesi durumunda daha kötü şeyler söylenebileceğini”. Tabii ki, Başbakan bilecek. Kanunları çıkartan, kurumları kuran, yabancı istihbarat elemanlarını çalıştıran hep o. Elbette o bilecek, Sayın Arınç, bu söylediğiniz bir bilginin açıklanması değil, tam da doğruların, gerçeklerin kapatılması çalışmasıdır.

Hem cemaat, hem de AKP’liler açığa düşürülmüşlerdir. Mesela mecliste, olaydan 3 yıl sonraki görüşmelerde gelişen şu haberi o günün gazetelerinden özetleyelim: “CHP Mersin milletvekili Öztürk, 5 Kasım 2007’de, Oval Ofis’te Başbakan Erdoğan ile dönemin ABD Başkanı Bush arasında yapılan görüşme sonrası, 35 kişilik ABD istihbarat grubunun 3 ay için Türkiye’ye geldiğini, ancak hala dönmediklerini iddia etti. ‘Sır subaylar’ konusunu TBMM’de gündeme getiren Öztürk’ün bu konudaki sorularına içişleri Bakanı Beşir Atalay cevap vermedi. Atalay, ‘Ben bilmiyorum, yani geldiyse, gelmediyse bilmiyorum’ diye konuştu.” Buyurun, felaketimiz nasıl örülmüş. İş bilmeyenler veya emir aldıklarında hiç düşünmeden tabi diyenlerin memleketi getirdikleri durum budur.

Fatma Sibel Yüksek’in 2010 yılı Ağustos ayında yazdığı bir makaleden şu cümleyi okuyalım: “Bildiğimiz, devletin en üst düzey istihbarat yetkililerinden biri (Levent Ersöz) tarafından ‘CIA ajanı’ olarak saptanan bir şahsın (Faruk Demir), Başbakanlığın en kozmik odalarına elini kolunu sallayarak girebildiği ve Genelkurmay’ın en üst düzey yetkilileriyle ahbap-çavuş ilişkiler kurabildiği…”

 Sanırım söylemek istediklerimiz anlaşılmıştır.

Düşmanı dışarıda aramak, faiz lobilerine yüklenmek, cemaate bindirmek… Bunlar kendinizi kandırmaya yönelik kişisel gelişim taktikleridir.


Hakikat yanı başınızda, yeter ki gözünüzü açınız.

Esenyurt, Şehitler, Medya, Çarpıtma!


Radyolar, televizyonlar (medya), MHP Esenyurt Seçim Bürosu’na yapılan saldırıyı “karşıt görüşlü bir grup” olarak adlandırmaktalar. Anlaşılan nedir bu tanımdan? Görüşleri birbirine karşı olan gruplar çatıştı, silahlar kullanıldı ve bir kişi öldü, 7 kişi yaralandı. Bu anlaşılıyor. Peki, böyle mi oldu? İnsanlar fikirlerini tartışıyorken, bir tarafın kaldıramadığı diğerinin fikrine karşılık silahlarını mı çekti? Böylece karşılıklı silahlar çekilerek savaş mı çıktı? Ve bu savaşta ölenler-yaralananlar mı oldu?

Eski bir alışkanlık, tarihi geniş dalkavukluk örneğidir belirtilen. İktidarın menfaatlerine halel gelmesin, dolayısıyla kendilerinin de, söylenilenin ‘yalan’ olmasında bir sakınca yok.

Felsefeciler, “her kolay anlatımda bir çarpıtma vardır” derler. Doğru kabul edersek bu yargıyı, ‘karşıt görüşlü kişiler’ gibi kolayca anlatılan fikir, haber ve yorumlardan sakınmalıyız, şüphelenmeliyiz. Araştırma yapılmadan, emek harcanmadan ya akıllarına geldiği gibi kendi zihinlerine uygun yorumlarla, ya da ellerine verildiği gibi efendilerinin amaçlarına hizmet eden yorumlarla sunulan, asparagas bir haber-yorumdur. Bu yorumda bırakın gerçeği bulmayı, inandığınız, ap-açık bildiklerinize bile inanamaz olursunuz. Belli ki, gerçeği, gerçekliği çarpıtma çabaları vardır.

“İnsan zihni dış gerçekliği kendi zihnine adapte ederek, yani ister istemez çarpıtarak anlayabilir ve üstelik çarpıtmanın yönü ve miktarı hakkında hiçbir fikre sahip olamaz. Çünkü bunu becerebilmesi için kendi zihninin dışına çıkarak kendisine objektif bakabilmesi gerekir. Dolayısıyla siyasal gerçekliğe ve tarihe yüklediğimiz bütün yasalar/yakıştırmalar aslında üretme konusundaki sorumluluğumuzu başkasına havale ederek yaşadığımız kendi iç kaçışlarımızdır.” (Mehmet Ali Güveli, 17 Şubat 2009, Yeni Şafak)

Kerem Doksat Hoca bu durumu, derin bir hastalık, ruh bozukluğu, psikolojik vak’a olarak ortaya koymaktadır. “Çarpıtma (distortion): dış gerçekliğin, realist olmayan megalomanyak fanteziler, omnipotans eğilimleri, kendini tatmine yönelik hezeyanlar temelinde değiştirilip çarpıtılarak, iç ihtiyaçları karşılayacak şekilde yeniden şekillendirilmesi, öyle idrak edilmesi şeklindeki narsisist bir mekanizmadır. Hafif derecede, basit distorsiyonları ara sıra normal ve nörotik insanlar da kullanırlar ama ağır ve sürekli haller genellikle psikotik süreçlerde görülür”. (Kerem Doksat, 4 Mart 2012)

Görevleri, gördüklerini, algıladıklarını olduğu gibi, yoruma hacet duymadan bizlere aktarmak olan gazeteci milletinin, çarpıtma, bozma işleminden sonra haber sunması iktidar gücüyle çatışmaya girmemek saikiyle yapıldığını düşünmekteyiz. Gazeteciler, gazetecilik faaliyetinin dışında, bankacılık, sanayicilik, turizmcilik, ticaret ve müteahhitlik işleriyle iştigal ettikçe, bizlerin de doğru, tarafsız, hür haber okuma imkânlarımız sınırlı olacaktır. Ağır ‘psikotik süreç’ yaşadığımız içinde bulunulan günlerde, haber verenlerin bu ağırlık içinde, ağır depresif ruhsal hastalıklar yaşadığını düşünmekteyiz. Yalan, durup dururken, kolayca söylenebilecek bir durum değildir çünkü. Büyük hastalık belirtisidir ve umarız, milletin tamamı bu hastalığa yakalanmadan (çünkü saridir) yaşanılan süreç atlatılır.

27 Ocak tarihli gazetelere intikal etti. Melih Gökçek “Suikastlar olacak” diyor. Kendisine de suikast yapılabileceğinden dem vurarak, oğullarına ve yakınlarına vasiyet bıraktığını, bu vasiyetinde “Türkiye’de karanlık bir düzen oluşturmaya çalışanların şifrelerini” bıraktığını anlatıyor. Kesin yargılarla anlatılan bu vasiyetin, MHP bürosuna yapılan saldırı da dikkate alınarak, Mahkeme’sinden celp edilerek ve Melih Gökçek de tanık olarak dinlenip, millete anlatılması gerekmektedir. Vasiyetinde suçladıkları kişi veya kurumlar mahkeme huzuruna çıkartılmalı ve gerçeğe ulaşılmalıdır. Yoksa Gökçek’in de, ağır depresyon yaşadığı sonucuna varırız. Vasiyetinden bahsettiği gün bir Muhalefet Partisinin seçim bürosu kanlı baskın yemiştir. Bazı grupların Türkiye içinde suikastlar yapacakları geçen haftalarda basına da yansımıştı. Gökçek’in vasiyeti, PKK, Taliban, DHKPC gibi terör örgütlerini açığa verirse ki, devlet güçleri onların üzerine gider ve büyük felaketler önlenmiş olur.

Hasılı, Esenyurt baskını, karşıt görüşlü kişilerin birbirleriyle kavgası değil, eli kanlı PKK veya DHKPC veya Taliban örgütlerinden birinin (ortaklaşa da olabilir), MHP’li ve Ülkücüleri savaşa, çatışmaya, devlete karşı gelmeye sürükleme çabalarıdır.

Bu oyuna gelinmeyecektir.

Veya;

Yolsuzluklar örtülemeyecektir.


NOT: Saldırıda şehadet şerbetini içen arkadaşımız Cengiz Akyıldız’a rahmet, ailesi ve camiaya başsağlığı ve sabırlar, yaralılara acil şifalar diliyorum.

3 Mart 2014 Pazartesi

Kayıkçı Kavgasının Düşündürttükleri


Niye kavgaya tutuştular?

Seyrettiğimiz, sahici bir kavga mıdır?

Niyesini henüz çözemedim ama seyrettiğimizin sahici bir kavga olmadığını anlıyorum. Alışverişte görsünler kabilinden, birbirlerine kur yapma tadında atışmalar. Bedduaları da, karşı atakları da riyakârane.

Arada Türk devleti var. Olan bizlere oluyor. Sorun, Tayyip Bey mi? Sorun, Fethullah Gülen mi? Sanmıyorum. Devlet imkânlarını paylaşırken niye yolsuzluklar gündem de değildi? BOP projesi uygulanırken niçin el ele tutuşmuşlardı, Türk Ordusuna kumpas kurarlarken, anayasayı delik deşik ederken, kanunları uygulamazken, milli güçleri cezaevlerine tıkarken… niçin, niçin yolsuzluk yoktu da… şimdi ortaya saçıldı?

Aslında iyi de oldu.

Edepsizlikleri her birinin edepsizlikleri ortaya döküldü. Buradan siyasi kazanç temin etme çalışması yapmak değil, koalisyon ortaklarının tamamını tarihin çöplüğüne gömmek üzere hareket edilmelidir. Saflar sıkılaştırılmalı, tek bilek, tek yürek olunarak emperyalist saldırılara göğüs gerilmelidir.

Kavga, emperyalizm ve Türk kavgasıdır.

Kaybetmeyi asla düşünme, galibiyet mukadderdir.

Mehmet Kınacı dostumuzun metne yaptığı katkıyı ilave etmek gerekliliği vardır, şöyle söylüyor Kınacı: “Kavga ciddi… fakat kavga yapanlar aptal. ABD-AB güvenliğinde olduklarını sananların Haçlı menfaatleri karşısında bu hallere düşecekleri kesindi. Şimdi, güya güçlü zayıfı devletten temizliyor. Peki, güçlü ne zaman temizlenecek? Ona, Gezi’de ‘aranıyor’ yorumu yapmıştım. Aranan bulunursa ‘deliğe süpürülmüş’ olacağız… MÜSLÜMANLARIN ARASINDA BU KADAR PARAGÖZ CEMAATLER OLDUKÇA (ki, hep olacaktır) işi hal yoluna koymamız pek mümkün gözükmüyor. Sonuç olarak ‘Allah’ın hesabına’ kalıyoruz. Hepimiz sabırla Allah’ın hesabını izleyelim.”

***

Numan Kurtulmuş;

Bir garip Genel Başkan Yardımcısı. Garip dedikse, Allah’tan başka kimsesi olmayan anlamında değil, ne dediğini bilmeyen, dünkü söyledikleri ile bugün söylediklerini karşılaştıramayan anlamındaki garipliktir söylediğimiz.

Şöyle demişti vaktiyle:

“Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular.”

“Mücahitlikten, müteahhitliğe terfi ettiler.”

Şimdi bu sözler unutulmuş. Talat Atila ile yaptığı mülakatta şunları söylemiş: “Bundan sonra bu operasyonu yapan çevrelerin bunu bir kez daha düşünerek başka şeyler yapabileceğini tahmin ediyoruz.”

 Eee…  Tabii ki tahmin edersin. Ara sıra da olsa önce söylediklerin aklına gelir.

Üç gün önce Harun olanların, bugün Karun olması halinde, mutlak bir bit yeniği vardır. Ekonomi Profesörü olarak tam da kendisinin bileceği zenginleşme işleridir ve bu işleri yorumlama kapasitesine sahiptir. Kısa sürede zenginleşenlerde, haramı aramalıyız.

Bunu bildiği için, yeni bir soruşturma dalgasını bekliyor ve şimdiden tedbirini alıyor Kurtulmuş. Ortaya çıktığında “Ben Demiştim” diyebilmenin zevkini yaşayabilmek için.

Doğrusu ben de bekliyorum. Yeni soruşturma dalgasının geleceğini tahmin etmek, koca profesörün söyleyeceği bir şey olamaz.

İmamın bulaştığı yolsuzluklardan, cemaatte faydalanmak isteyecektir ki, hem istemişler, hem de bulaşmışlardır.

Evet, ben de bekliyorum yeni bir soruşturma dalgasını. Öyle, polis, savcı, hâkim değiştirmekle filan halledilir bir mesele değil.

Bugün olmasa yarın, belki yarından da yakın…

***

Sosyal medya sayfasında aşağıdaki mesajı yazmıştım:

“Büyük lokma ye, büyük laf etme”

Mesaj notumuzun üstünden fazla zaman geçmedi;

“Yolsuzluk yapan evladım ise, evlatlıktan reddederim”

Buyurdu zat-ı alileri.

Çok üzüntü verdi bu söz bana.

Oysa yapması gereken gayet basittir.

Haram yemeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, kimsenin hakkına el uzatmayacaksın diyecek evlatlarına, bu kadar. Yalnız, söylemekle kalmayacak onları denetleyecek aynı zamanda. Ne yapıyorlar, kimlerle görüşüyorlar, hangi işlerin tarafından yapılmasını istiyorlar filan… filan.

Bu kadar basit olan isteklerimizi, kendi ifade ettiği kadar zora sokmasının hiçbir anlamı yoktu.

Nitekim Devlet Bahçeli bugün söylemiş:

“Bilal’i al önce karakola götür, oradan Savcılığa, mahkemeye. Yargı ne karar verirse onu yaparsın.”

Yapılması gerekeni değil de, oy avlamak uğruna, hiç söylenilmemesi gerekenleri, fütursuzca söylenmesi…

Ne hallere kaldık Ya Rabb.

***

Rüzgâr dinince, savrulmalar sonlanır ve buğdayların samandan ayrıldığı anlaşılır… taş yerinde ağırdır.

Lazım olan, ‘Derin Türk Aklı’nın daima devrede olduğunun akıldan çıkartılmamasıdır.

Yüzümüz ak, atimiz pak olsun.



1 Mart 2014 Cumartesi

‘Paçozlaşma’ ve Aydın Uyuklaması

Alev Alatlı röportajı üzerine düşünceler:

“Türkiye’yi terör değil paçozluk bitirecek” lafını söyleyeli daha bir yıl olmadı. Tespitini yaptığı zaman, gönülden alkışlamıştık. Aydın hassasiyeti, entelektüel namus parmak bastığı arızaları, gönül rahatlığıyla halka açıklayabilen yüce gönüllülüktür. İlminin gereği, ona-buna eyvallahı (burada yalaka anlamında) olmayan, bildiğini dosdoğru anlatabilen ahlaki olgunlukta, dosdoğru bir kişi. Lafına “has entelektüel paçoz olmaz, olsa olsa entel olur” sözünü de eklemişti.

“Paçozlaşma” belirtileri, dalkavukluklarla başlar. Bildiklerini inkâr edercesine, tam da zıddı tavırlar içine girer. Sırasında da bilmediği halde, bilgiç tavırlarıyla âlimlerin önüne geçmeye çaba sarf eder. İman, karşıyı kandırmak üzere kullanılan, pembe sayfalar içindeki, yalancı tiratlar. Tam da kendi tarifi ile sıradanlaşma, eblehleşme hali.

“Fethullah Hoca bilge bir mürşid olmak niteliğini kaybetti. Bilge din adamı kimliğini kaybetti.” Demek, böyle biliyorlarmış. Olmayan sıfatı, hak etmeyen birisine yükleme sanırım paçozluğun da bir göstergesidir. Otursun milyar dolarlarla ifade edilen ekonomik yapısını idare etsin, hep yaptığı gibi. Hangi mürşid’in bu denli büyük ekonomik faaliyetler veya devletin bir yerine adamlarını yerleştirme faaliyetleri içinde olduğunu söyleyebilirsiniz?

“İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucusu Sait Molla’nın İngiliz desteğiyle adalet Bakanlığı’na müsteşar tayininden” bahseder ve sorar; “Sait Molla figürünün günümüzdeki telmihini düşünebiliyor musunuz?” Problem de buradadır Sayın Yazar, bam teli burasıdır. Nitekim ilerleyen bölümde; “Hükümetin atamalarda görev tanımını, liyakatin, ehliyetin ötesinde kıstaslar kullanmış olduğu kuşkusunu uyandırır”. Ya ne zannediyordunuz? Durmaksızın Müslümanlığını öne çıkartan yöneticilerin, layık (ehil) personeli işbaşına getirdiğini mi sanırdınız? Bütün kurumların, iş gören dairelerin başında, badem bıyıklı, imam Hatip çıkışlı, karısının başı bağlı tercihleriyle atamaların yapıldığını defalarca, yazdık ve okuduk. Devlet atamalarında veya terfilerinde, memurun özlük dosasındaki bilgiler değil, bilmem ne derneğinden, bilmem hangi hocadan getirilen kâğıtların (torpillerin) önemli olduğu bilinmeyen gerçeklerden değildir.

Hangi birini yazmalı, baştan sona kendi ‘paçozluğu’nun deşifresi. Ak Partiye “Yerliler iktidara gelsin” diye oy vermek de bu kabildendir. Yerliliğini nasıl anlamıştınız Sayın Hocam? Cuma günleri, camii önlerinde verilen resimlerden mi? Ne yerlisi, bırakın adamın yerlisini, memlekette elmanın yerlisi bile kalmamış hala yerliden bahsedebiliyorsunuz ya!

Haa!.: “Cemaatin, Vatikan ilişkilerinin İslam’ı yeni dünya düzeni kervanına katmak girişimi olabileceğini düşünmedim değil”.. İşte, ‘paçozlama’ açıklamasının yapılmasından yıllar evvel açıklanması gereken tespit. Düşündünüz madem, açıklama için yılların geçmesini neden beklediniz? Sonra, ‘yenidünya düzeni’ kervanına katma girişimi sadece cemaatin midir? Şimdilerde savunmaya başladığınız ve bir daha ezici çoğunlukla iktidara gelmesini istediğiniz, Tayyip Erdoğan’ın ağzından hiç duymadınız galiba, ‘Yeni Türkiye’ lafını. Sahi, ne demektir bu cümle? Yerli dediğiniz kişinin, ithal fikirlerle ülkeyi bir yerlere sürüklemesi. Başka bir izahı var mıdır?

Devlet konusu: işte, başlamaya görsün paçozlaşma, olmayan vasıfları sevdiğine mal etmekte üstüne yoktur. Der ki, “en kötü devlet bile devletsizlikten evlâdır. Ve devleti korumak, iktidar partisinin boynunun borcudur”. Anlamca doğruluk var, realitede yanlışlık. Ve bu sebeple mevcut iktidarı, ezici çoğunlukla yeniden iktidara getirmek!.. bir kere anlayamadığı husus şudur: mevcut iktidar, ‘devleti tanımıyor’. Devleti bilmiyor. Devlete inanmıyor. Olmasa da olur halleri pek çok eylemlerinde ortaya çıkmıştır. Taraftarlarının vergi kaçırması, vakıf adı altında gelir kaçırması, yardım adı altında vergiye esas olacak matrahın küçültülmesi.. ve bunlara ses çıkartılmaması devlete olan karşıtlığın yüze vurumu değil midir? İktidar partisi 11 yıl boyunca, devleti korumak için değil, iktidar günlerini uzatabilmek ve yandaşlarına olabildiğince ihaleler, devlet imkânlarını kullandırmak için süresini uzatmak çabasındadır. Onların inandıkları şudur: Atatürk’ün (dinsizliğine inanırlar) kurduğu cumhuriyet, kendilerine (Müslümanlar diye tanımlarlar) eziyet etmiştir, dinlerini istedikleri gibi yaşayamamışlardır, şapka yüzünden hocaları asılmıştır, başörtüsü yüzünden kızları Amerikalarda okumuştur.. filan. Bu sebeple devletin yıkılıp, yerine kendi bildiklerince bir devletin kurulması da amaçlarındandır.  Yani Sayın Yazar’ın sandığı gibi bir devleti korumak amaçları yoktur, bu devletle savaşılmalıdır, burada da yanılmaktadır.

Yolsuzluklar konusu: yaptıklarının yolsuzluk olduğuna inanmamaktadırlar. Milyonlarca dolarlık arazilerin evlatlarının idarecisi olduğu vakfa aktarılmasının yolsuzluk olmadığına, tam tersi hizmet için olduğuna inanıyorlar. Onların kafalarındaki yolsuzluk başka bir şeydir. Yasalarda tarifini bulan ve cezalandırılması gereken, yolsuzluk tanımları onları ilgilendirmemektedir. Peki, böyle düşünen bir kadro nasıl olur da yolsuzlukla mücadele eder? bu itibarla Sayın Yazar’ın “yolsuzluğun cezalandırılması, asgariye indirilmesini sağlayacak tedbirlerin alınması” kaydıyla vereceği destek de havada kalacaktır. “Çevrenin böylesine kirlenmesine nasıl müsaade ettilerse, öyle temizlesinler” ikazı ise, hiçbir anlam ifade etmiyor. Kirlilerin temizliği, kendi temizlik algılarına ve kabullerine göre olacağından, ortaya tatminkâr bir temizliğin çıkacağını beklemek beyhudedir.


“Benim paçoz dediğim tipoloji, gündelik sıradanlığın ötesinde bir düşünce hayatı olmayan, sarih bir kültürden mahrum, ilgileri sıradan ve maddi olandır. ‘Tvitter entellektüelizmi’dir. Habbeyi kubbe yapan sığlıktır” şeklinde tanımlamıştı 'paçoz'u Sayın Alev Alatlı. Bu tanımlamaya göre, Fethullah Gülen’i, gerçek bir mürşit, Tayyip Erdoğan’ı da gerçek bir milli devlet adamı görmek ve anlamak paçozlaşmayla eşdeğerdir ve uyuklayan aydının sayıklamalarıdır.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...