9 Aralık 2012 Pazar

“Gizli Hazineler”



Neyse ismini söylemeyeyim.

Çok saygıdeğer bir yazardır. Günümüz yazarlarına benzemez. Hele hele gazete köşelerine kurulmuş, kendilerine ‘köşe yazarı’ sıfatını kondurmuş kibir yüklü elemanlara hiç benzemez. Dünya yıkılsa, ‘içinde neyim var’ der, kendi gündeminin peşine gider, siyasetin, ekonominin, sosyolojik depresyonların hiçbir yerinde göremezsiniz. Kendi köşesinde, kendi fikirleri etrafında yaktığı alevin ısısı ve ışığı ile kimseye aldırmadan, kimseyi kınamadan, el âlemin kınamasına da metelik vermeden hayatını götüren bir Er’dir O.

Çok saygıdeğer bir yazardır dedik ya, eksiktir. Sadece yazar sıfatı onu karşılamaz. O bir düşünce adamı, o bir tefekkür devidir.

Nadirattandır böyleleri. Zaten çok olsalar değerleri düşer. Kıymetleri azlığındandır.

Etrafınıza iyice bakınız.

Dikkatli gözler, arayan, araştıran, soran, sorgulayan gözler fikir -gönül- tezgâhtarlarını görecektir.

Onlar, “sabah akşam zikredip, hatırlayıp düşünenlerdir”. Kendi hallerini yaşarlar. Kimseyle alışveriş içinde olmayıp, alışverişleri Hakk’ iledir. Derin ve kalın örtülerin içinde kendilerini gizlemişler, hatta kendileri, kendilerini bilmezler! Bir acayip hal içre hayatlarını idame ettirirler.

“Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri (oluşturan kuvveleri) bizim indimizde olmasın! Biz onu (o kuvveleri – özellikleri) gereken ölçüsüyle inzâl ederiz (açığa çıkartırız). (Hicr/21). Şüphesiz hazineler, bu dünyada bir İnsan’ın yedindedir. Bir Âdem’in. Bütün işlerini insan eliyle yaptığı gibi…

Ve… Hiç kimseyi onlardan mahrum etmez.

Yeter ki, talip ol.

Yol, İnsan’adır. ‘Yol’da olan İnsan’dır.

İnsan’a!..

Yoksa ‘Hazine’ kelimesinden, altın, para, mevki, şan şöhret mi söylenildiğini zannettiniz, anladınız?...

“İşte bu nefsleriniz için toplayıp sakladıklarınız; artık tadın hazine edindiğinizi (sonuçlarını)”. (Tevbe/35)

7 Aralık 2012 Cuma

Türk



Şu cümleleri okur musunuz:

“Ne mutlu Türküm diyene.”

“Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.”

“Türk, öğün, çalış, güven.”

“Bir Türk dünyaya bedeldir.”

Bu cümlelerde anlatılan kimdir?

“Türk”.

Soru; Türk Kimdir?

Yukarıdaki kelamlarda manasını bulan, yüksek ahlak seviyesini (Allah ahlakı) yaşayan ve kendisini bu sınıfa koyabilen kimse Türk’tür. Bu tanımlamada Türk ana-babadan doğuş yok. Nasıl oluyor? Bir ırkın adı değildir, “adamlar topluluğu” olarak yeniden belirleyebiliriz tanımı.

Hayatını bir kelimeyi anlatmak için harcadı, ömrünü sadece bir kelimenin anlaşılabilmesine hasretti.

Türk.

Anlattı, fakat anlaşılabildi mi?

Sanmıyorum.

Hep böyle olmuştur. Büyük ruhlu ulu zatlar gelirler ve bir kelime anlatırlar tüm ömürlerinde ve giderler. Göçtükten sonra da dünyadan yüzyıllar geçer aradan ve ancak anlaşılırlar.

Ulu Zat Hallac-ı Mansur tipik örnektir. Ondan zuhur eden kelam “Ene-l Hakk”, aynı zamanda kendisinin idam fermanı olmuştur. Yüzyıllar boyu tartışıldı, hala kâfirliğini dillendirenler olduğu gibi, artık anlaşılmış (geniş kesimlerde idrak edilmiş) olan kelamının halk içinde de kullanılması yadırganmamaktadır. Ancak kelamın dillendirilişinden bu yana 1000 küsur yıl geçmiştir.

İşte böyle Atatürk’te anlaşılacaktır, ömrünü hasrettiği ‘Türk’te.

Ancak üzerinden asırların geçmesini bekleyeceğiz.

  

6 Aralık 2012 Perşembe

Ne Mutlu Türküm Diyene




Öylesine keyifliler, öylesine neşeliler ki, sormayın.

Zil takıp oynuyorlar. Kıvırmaktan belleri kopacak adeta.

Olan nedir?

Türk’ü tarihten siliyorlar.

Sevinçlerine sebep budur.

Dincisi, Neo-Liberali, numaralı cumhuriyetçisi, satılmış solcusu, Kürtçüsü, dönek sağcısı… Birleşmişler, elbirliği ile Türk’e son darbeyi vurduklarını sanıyorlar.

Behey aklı kıt yaratıklar, behey nankörler, behey dangalaklar!

Bir parça akıl kırıntısı kaldıysa eğer düşünün.

Sizler düşünürken bile varlığından korkuyorsunuz Türk’ün.

Korkmanıza sebep kendinizsiniz.

Türk ağırbaşlıdır. Sizi dinlemeyi bilir, size kulak vermeyi bilir. Korkmayın.

Unutmayın ki,

Sevinciniz kursağınızda kalacak.

Midenize oturacak.

Çıkaramayacaksınız.

Tababette kar etmeyecek.

Kendi kendinize patlayıp gideceksiniz.

Veyl, veyl, veyl…

NOT: dün yayınlanan 'TÜRK' başlıklı yazımız ile birlikte değerlendirilmesi...
http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi67217-Turk.html

5 Aralık 2012 Çarşamba

İMECE FASLI: Misafirimiz Ayhan ERALP;


İntihardan Vazgeçirecek Cümle


Bir arkadaş aradı az önce, “intihar edeceğim, helalleşmek için aradım” dedi.

“Yarın akşamı bekle, hala aynı karardaysan müzakere ederiz:” dedim.

“Dün karar vermiştim”. Dedi.

En son intihar edeceğini söyleyen birine “Haydi et!” demiştim. O da bileklerini kesmişti. Şimdi kalın kordonlu saat takıyor ve ben kimseden saat soramıyorum.

Yine birkaç sene önce intihar edeceğini söyleyen bir genci sabah saat 03 gibi Gaziantep şehir mezarlığına bıraktım, “kabir yalnızlığını tecrübe et, yarın sabah seni alırım”. Dedim. Sesimi duymayıncaya kadar mezarlığın içerisinde yürümesini ve her seslendiğimde ses vermesini istedim. Sigarasını, cep telefonunu aldım, mezarın ürkütücü karanlığına yolladım…

Ölülerin değil de, bir şekilde mezarlığa sığınmış olabilecek dirilerin zarar verebileceğini düşünüp yarım saat kadar sonra aldım genci.

Tabi epeyce uğraştım öncesinde. Sesim erişmediği için mezarlığın içine ‘Nas, Felak, Fatiha’ okuyarak girmek zorunda kaldım. Geniş mezarlığın ortalarında ancak bulabildim ve gaddarlığımdan ürktüm.

Genç arkadaş mezarlığın çok huzurlu olduğunu söyledi. Önce biraz ürpermiş, sonra alışmış, sadece üşümüş. Sigarası olsa hiç üşümeyecekmiş.

Yedi sene kadar önce de, birinin intiharına şahit olmuş, 6. Kattan aşağı kendini betona bırakan bir iti acil servise götürmek zorunda kalmıştım. Boyundan aşağısı felç bir şekilde hala yaşıyor. Yeliz için intihar etmişti. Yeliz ikinci kocasından ayrıldı. Bizim dangalak şimdi 31 bile çekemiyor.

 O binaya hala bakamam. Yeliz’in salak aşığının intihar öyküsünü, “herkesin Ölümü Herkesi Biraz Öldürür” diye hikâye etmiştim.

İntihar edeceğini söyleyen arkadaşa, “Hayatında iz bırakmamış olanlar ölümü ile hiç kimsede iz bırakmazlar, yaşayarak iz olmak doğru olandır”. Deyip ekledim:

“Yaşamayı yeterince denemek, seçenekleri aramak lazım, her seçeneksizlik bir tercihi maskeler, sabırlı olmak lazım, imkânsızın sınırlarına gelmedin henüz gelseydin az ötende hayatın sana sunduğu imkânları görecektin…

Üstelik insanlığa kötü miras bırakmamak lazım. Yakınlarına bırakacağın mirastan korkmuyorsan, insanlığa bırakacağın zavallı ve kolay tercihini beğenecek varislerinden kork!

Hiç değilse bana yükleyeceğin vebalden kork!

Seni intihardan vazgeçirecek cümleyi kuramadığım için intihar ettiğini bilmek, beni bundan sonra cümle kurmaktan men eder.

Oysa benim kuracak cümlelerim var. Senin ardından cümlelerimde intihar eder.

İnsanlığın içine çekmeyi ümit ettiğim tek cümleyi yok edersen, insanlığın geleceği için yakacağım ışığı söndüren bedbaht bir zalim olursun.

Her intihar geride kalan bir yaşayana bırakılan bir tercihtir. Senden sonraki intiharların tamamından da mesul olursun!” Dedim.

Suskunca dinledi. “Yarın dersim var, beni kaldırman lazım eve gel kahvaltıyı beraber yapacağız…” dedim. Geleceğini söyledi…

Umarım gelir. Şayet gelmezse, onu intihardan vazgeçirmek için kurduğum cümleyi aramakla geçecek bundan sonraki hayatım.

Ayhan ERALP

“NOT: Yazısını blog sayfamda yayınlamama iznini verdiği ve destekleri için Sayın Ayhan Eralp Hoca’ya sonsuz teşekkürler ederim.”


Sorulan Bir Soruya Dair



Sayın Abdurrahman Biçer Hocam;

Yazdığımız yazılarda konular enine boyuna incelenemez. Bu fakirin tarzıdır. Ölüm konusunda (http://mahmutemin.blogspot.com/2011/06/gunes-batarken-kzarr.html) Yazdığımız yazıda da olduğu gibi. Birkaç satır, birkaç cümle ile temas edip geçiyoruz.

 Aslında bunlar benim konularım değil, yazının gidişatı bu yola sevk ediyor bizi. Ne yeterli tahsile, ne de yeterli düşünce alt yapısına sahibim. Özellikle ilahiyatçılarımızın mebzul miktarda bulunduğu şu günlerde bizim Ayet Mealleri (manaları) hakkında söz etmemiz sakıncalı görünse de, duramıyor fikirlerimizi baltanın oduna vurarak yardığı gibi söylüyoruz. Doğrusu sizlerden başka da bu konulara itibar eden yok. Hani daha önce de sizin sayfanızda söylediğim gibi, (sen, ben, bizim oğlan) sarmalı ile hayatımızı idame ettiriyoruz.

Ölüm demiştik, araya laflar girdi.

Ölüm anlaşılmadan, hayatı anlamak zor gibime geliyor, bu hayat içinde Diri Olanları anlamak ise iyice zor. Yaratıcının bilgisi ile bilgilenmeden dirilmek de mümkün değil. Diriliş; çıkıştır, haykırıştır, dillendiriştir, bir başka aleme ayak basıştır, bilinen dünyadan ayrılıştır, kuru kelimelere hayat veriştir…

Hayy, kelime manası olarak nasıl anlatılabilir? Şöyle tanımlamış Ehli; “Esmâ âleminin kaynağı! Tüm isim özelliklerinin hayatını veren, varlığını oluşturan. Evrensel enerjinin kaynağı; enerjinin hakikati!”.

Bakara/33 ayette şöyle buyrulur: “Yâ Âdem (yoktan var olmuş, esmâ ile hayat bulmuş) varlığındaki isimlerin hakikatinden onlara söz et.” Âdem onlara (varlığını oluşturan Allâh) isimlerinin işaret ettiği mânâlardan haber verince (yani bu isimlerin özellikleri kendisine açığa çıkınca); Allâh onlara fark ettirdi: ‘Demedim mi size ben, muhakkak ki bilirim semâlar (şuur boyutu) ve arz (beden) boyutunun gaybını (açığa çıkmamış sırlarını, özelliklerini)… Ve ben bilirim gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı”.

Âdem’e isimler öğretildikten sonra, Hayy ismi ile şereflendirir yeryüzünü. Diğer yaratılanlar (şeytan, melek, cin) “Secde edin” emrine karşı çıkarlar. “Biz sana ibadet edip, tespih ediyoruz” derler. İşte bu aşamada Âdem bildiği (öğretilen) isimleri bildirir. O zaman anlayacaklar, anlayabilmiştir. Secde edenler Müslüman sıfatı ile şereflenmiş, secdeye yanaşmayanlar iblisleşmiştir. Ölü olarak kalmıştır.

Diriliş Emirle mümkündür.

Hidayet denebilir buna.

Duamız, herkesin hidayete ermesidir.

Saygılarımla

Çirkin Savaş


Yeni bir savaş taktiğinin başlangıcıdır. Elini kana bulmadan, askerlerini telef etmeden, insanlarına karşı başını eğmeden.

Mankurtlaştırılanları kullanma dönemi. Önceleri, yazılarla, konferanslarla, övgüler yaptırarak kullanıyorlardı. Şimdi cepheye sürme vakti. Üstelik silahlarını vererek, silah bedellerini de tahsil ederek veya hesaplarına borç yazarak. Ohh.. ne ala. Ne güzel savaş bu savaş.

İslam Coğrafyası’nın bir kısmında oynan oyundur. Fil avcıları derin kuyuları kazdılar ve fil kuyuya düştü. Şimdi, kara elbiseli kişiler gelip fillere eziyet ediyorlar. Filler kara elbiselileri gördükçe ürküyorlar, tedirgin oluyorlar, korkuyorlar, çekiniyorlar. Doğruca bir köşeye çekilip, sessizce başına gelecekleri bekliyorlar. Kara elbiseliler, saldırdıkça fil(ler) “ne olacaksa olsun” deyip, rahata ermek için, her şeylerini vermeye razı hale gelmek üzereler. Ara sıra beyaz elbiseler giyinmiş kişiler gelerek fil(ler)e yiyecek veriyorlar. Fil(ler) beyaz giysilileri gördükçe rahatlıyorlar, onların iyi insan olduğunu düşünmeye başladılar. Onlardan zarar gelmeyeceğini anlamaya başladılar. Beyaz elbiselilerin yolunu gözlüyorlar.

Kara elbiseliler, hep içeriden seçilmiş, devşirilmiş, satın alınmış kişiler. Acımasızlar. Öyle eğitilmişler. Hangi coğrafyada ihtiyaç olsa, bunlar oraya sürülüyorlar. Gönüllüler. Hiç itirazları yok. Hiç düşünmezler. Ne emredilmişse yapmaya amadeler.

Mısır da, Tunus da, Libya da gördük onları, şimdi Suriye’deler. Bunların önemli bir kısmı Afganistan görevlerini yaparken buralara gönderildiler. Neler vaat edildi kim bilir! Libya’yı kana bulayanların içlerinde de varlardı. Yemen’e kan sustururken de. Bahreyn’de Suudi askerleri avlarının peşlerindeyken de onların yardımcısıydılar. PKK belası Türkiye’nin başında türlü yaralar açmışken onların da yanlarında bu caniler vardı, hala da kıyafet değiştirerek onların görevlerini gördükleri haberlerde yer almaktadır. Bu kirli oyunun içinde İsrail askerlerini de görmekteyiz. Henüz Türk Basınında yazılmadı, çizilmedi, tartışılmadı. Şemdinli olayları içinde öldürülen teröristlerin önemli bir kısmının İsrail nüfusuna kayıtlı Yahudiler olduğu açıklandı. Resmi kaynaklar suskun bu durumda.

Neler oluyor? Kara elbiseli kişiler fil(ler)e eziyet etmeye devam ediyorlar.

Türkiye’deki anayasa çalışmaları sırasında da beyaz elbiseli kişiler gelip, fil(ler)e ekmek atıyorlar, iyi kişiler, zararsız kişiler. Ne olacaksa olsun demeye, diye düşünmeye başladı fil(ler). Fil(ler) arasındaki iletişim tamamen ve fiilen kesildi. Sahip oldukları medya gücü ile yanlış, taraflı ve bozulmuş haber ve programlarla beyinleri uyuşturdular. Hatta bazı fil grupları birbirleriyle düşman hale gelir oldular, beyaz elbiseli kişilerin iyiliği tartışmaların yüzünden.

Kirli savaşın ulaşmak istediği ilk sonuç. Başarmak üzereler.

Çok gariptir. Mankurt alaylarına, okullar ziyareti, otel konferansları, gazete köşeleri gibi saldırı araçlarıyla durmadan yeni askerler iltica etmekte, diğer taraf zayıf ve takatsiz bir halde olacakları seyretmektedir.

Falih Rıfkı Atay’a kulak verelim: “Atatürk hakkında ‘Bozkurd’ kitabını yazan Armstrong, mütarekede İngiliz subayı olarak İstanbul’a gelmiştir. Bir başka kitabında tatlı su Osmanlılığı, Hürriyet ve itilaf Türklüğü ve Beyoğlu Hristiyanlığının İstanbul’u hakkında şu fikri söyler: ‘İstanbul şehri bir yara. Burada büyük idealler ve ilhamlar yok. Burası kirli sokaklarda yaşayan bayağı insanların şehri. Burası entrika, rezalet, hile, korkaklık karargâhı. Hain erkekler ve namussuz kadınlar şehri.’.” (Çankaya) İstanbul yerine Türkiye derseniz ve zamanımızın mukayesesini yaparsanız, sanki yeni söylenmiş taptaze bir cümle.

“Bu zillet, fitne ve şirk her ne kadar bugün adına ‘globalizm’ dese ve masum ve nötr bir gelişmenin -sonucun- verinin üzerine otursa da gerçekte liberalizmle başlayan, kapitalizme varan ve sonunda emperyalizm olgusuna erişen ortak batı kötülüğünün çirkin yüzüdür sadece…

“Ferdi tanrı’nın yerine koyan ve her türlü mezelleti hak gören Batı, belki sosyalizm(ler)le işledikleri liberalist, kapitalist ve emperyalist günahların muhasebesini yapabilecekken bundan sıyrılarak fitne silsilesini muhafaza edebilmiştir.” (Dr.Lütfü Şehsuvaroğlu, habererk)

Fitne ve şirk ile istila edeceği vatanları talan ediyorlar. İnsanlarını devşirebiliyorlar. Beyinler savunmasız bırakıldıktan sonra da mankurtlaştırılan kişilerle, Hakk’a, adalet’e ve Hakikate acımasızca saldırıyorlar. Yaptıkları budur.

İşte bir vatan-millet sevdalısının satırları: “Gerçek dünyada güçlü ilahları oldu. Adını liberalizm koydular ve imparatorlukları üzerinde güneş batmadı…

“Mustafa Kemal’e mal edilen, ‘harp meydanlarında ordular kadar milletlerin felsefeleri de çarpışır’ sözünü hatırlıyorum…

“Lawrence -düşmanımızdır diye herhalde- pek haberdar olmadığımız ‘Hikmetin Yedi Sütunu’nu da hatırlamak zorundayız: ‘Hedefimiz Türk Ordusu değil, Türklerin gönülleri ve zihinleridir.” (İskender Öksüz, 14.05.2012, haberiniz com tr)

Gerisi kolaydır.

Beyaz elbiseliler çukurdan çıkardığı fil(ler)i istediği yöne sürerler.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Bu Nasıl Hayat?



“Hayy olmayan ölülerdir… ne zaman Bâ’s olunacaklarının şuurunda değildirler.” (Nahl/21)

Ayeti yazmışsınız.

O halde; NEFSİNİN gösterdiğini görenler ile RUHUNUN gösterdiğini görenler arasındaki ilintiyi nasıl kurabileceğiz?..

O halde ben de Tagore’un bir sözü ile bitireyim.

“Uzağı görebilenler için karanlığın sınırı aydınlığı müjdeler”

Abdurrahman Biçer Hoca bir yorumunda böylesi bir ödev yükledi omzumuza. Konunun ağırlığını, zayıf omzumuzun kaldıramayacağını bildiğimiz halde, görevi üstlenmekten de çekinmedik. Hayırlısı olsun, bakalım neler çıkar ortaya.

****

Soru cümlesindeki “görenler” kelimesini; görüp yapanlar, gördüğü üzere hayatını şekillendirenler, hayat tarzı olarak gördükleri ile dizayn olunanlar şeklinde okuyorum.

M. Günay Sıddıkoğlu Ortadoğu Gazetesinde yayınlanan bir makalesinde şunları söylüyor: “insanoğlunun önünde zamana ve mekâna göre değişen ve ibadet etmesini engelleyen bir takım bataklıklar vardır. Önüne geçilmez İstek ve Arzuları, zamanın çoğunu dolduran ihtiyaçları bir de sürekli onu saptırmak isteyen şeytan gibi bir düşmanı vardır. Hâlbuki meleklerde böyle şeyler yoktur çünkü onlar erkeklikleri, dişilikleri ve nefisleri olmayan varlıklardır. İnsanın başta nefsinin kötü arzularını, şeytanın tuzaklarını ve önüne dikilen çeşitli engelleri aşarak kendini ibadete ve Allah’ın rızasını kazanmaya vermesi gerçekten çok zordur. Sevgili peygamberimizin buyurduğu gibi; ‘Allah katında en üstün (ve en değerli) amel, zor işlenen ameldir.’ Bu bakımdan insan meleklerden üstündür”.Görüldüğü gibi Sıddıkoğlu İnsan’ın nefsi ile birlikte var olduğunu anlatıyor. Yaratılış gayesi içinde nefs ile birlikte yoğrulmuş olan insan, yola da şeytanı ile birlikte çıkacaktır. Nefsi kişiye sıkı sıkıya bağlıdır. Nefs nedir sorusuna çoğunlukla “kişideki ‘ben’ halidir” tanımını getirir işi bilenler. O halde, ‘ben’in öne çıktığı, dünyadan kaynaklanan istekler, arzular, sahip olma duyguları benin inşa sahalarıdır. Aslında doğuştan itibaren nefs, kişinin geleceğinin inşasında önemli bir öğretmenlik görevi yüklenir. Geleceği, öteki âlemlerdeki yani. Ötelere geçişin şifresi nefsinde gizlidir. Belki de bu sebeple “Kim ki, nefsini bildi, Rabb’ini bildi” buyurmuştur peygamber. “Men Aref” sırrı. Biliş sırrı. Bilinecek nefsi’dir yani kendisi.

Bu itibarla, nefsinin gösterdikleri kişinin yolunda da bir yol gösterici olmaktadır. Nefsi ile birlikte yaşayan, nefsaniyetinin gösterdiklerini gördükçe, onlar hakkında bilgiye sahip oldukça yoluna devam edecektir. Yollar nefis ile açılacaktır.

Burada bir zıtlık var gibi anlaşılabilir. Doğrudur. Gölgelikler, güneşin hararetinden korunmak için de kullanılabilir.

Görme, duyma, dokunma, tad alma, koklama duyularıyla birlikte yaşarken, kendimizin kurduğu bir dünyada keyif içinde yaşarken, bize ait olan bu melekeler sayesinde başımıza çorapta örmekteyiz. Beş duyu ile sınırlandırdığımız dünyamızda, algılarımız ve kabullerimiz de beş duyu ile sınırlanmaktadır. Sınırlandırmamızın en belirgin örneği kendimize ait bir tanrı yaratışımızdır. Çok zevk aldığımız, en beğendiğimiz tarafımız kendi tanrımızdır. Beş duyumuzun bize dayattığı bir kabul ediştir bu. Hazır yiyeceklerimiz, içeceklerimiz, okuyacaklarımız, öğreneceklerimiz hazır. Bize düşen bu dünyada bize hasredilenleri harcayıp keyfimize bakmak. Bunu da en iyi bir şekilde yapıyoruz çok şükür! Peki ya gerisi? Burada bizi çevreleyen beş duyumuz vasıtasıyla nefsimize müracaat ederiz. Sorgulamadan, düşünmeden harcadığımız ömrümüzün geçmişine yanmaya başlarız. Ne için gelmiştik şu dünyaya, biz nelerle uğraştık, nelere sevindik, nelere güldük, nelere ağladık. Beyhude olduğunu anlamamız için müracaat edeceğimiz yer nefsimiz olmaktadır. Onu iyice anlayıp, öğrenip, isteklerini, arzularını, yap dediklerini, yapma dediklerini iyice öğrenip anlamalıyız ki, geliş amacımıza doğru adım atalım.

Ki, dünya denen mekân sınırlı bir zaman için. Zaten dünya denen yer de sınırlı. Bu sınırlar içinde bir de kendimizi enften-püften şeylerle sınırlandırdık. Dünya ötelerinden, başka âlemlerden bi-haber yaşadık. Bildirilen bilgilere kulak tıkadık. Varsa da yoksa da yarattığımız ve sınırlandırdığımız dünya içinde midemiz, çocuğumuz, akrabamız, arkadaşlarımız, mevkilerimiz, makamlarımız, şanımız, şerefimiz, okuduklarımızdan - çevremizden öğrendiğimiz bilgilerimiz.. Bize ilerilerde hiçbir faydası dokunmayacak meşgaleler bulduk. Oyalandık durduk. Oyalanırken de ‘ben’imizi besledik, geliştirdik. Semiren ‘ben’imiz, bize görmemiz gereken, idrak etmemiz gereken ‘öte’leri gördürmez, algılatmaz oldu.

İşte “görmemiz gereken nefsimiz” ve nefsimizden görünenler.

Devamı kolaydır.

Kur’an’ı Kerim ile Hz. Peygamberin bildirdikleri, takipçileri Uluların anlattıklarının yapılması, takip edilmesi, içselleştirilmesi ile ‘ben’e ket vurulacak ve içimizde yaşattığımız ‘şeytan’ımıza secde ettirilecektir. Kelime-i Şahadet aşamasında ise, elimizle yarattığımız sahte tanrılardan vazgeçip, birleyerek, Tek’liğine iman ederek ve Hz. Muhammed’in “kulu ve resulü” olduğunu kabul ederek, tüm tanrıların -putların- kırılmasıyla ötelere yol açılacaktır.

“Diğer taraftan imanın bir de varoluşsal boyutu vardır. İnsan, Tanrı’ya inanabilmesi için önce kendi varlığının farkında olmalıdır. Bu bilinç, imanı ‘var olma’, ya da ‘varlık’ üzerinden okumayı mümkün kılar. O zaman, iman, Tilich’in ifadesiyle ‘var olma cesareti’ne dönüşmüş oluyor. İman, insanın var olduğunun Tanrı tarafından onaylanarak, insanda kendisi ile ilgili üst seviyede bir varoluşsal bilinç oluşturmaya başlıyor”. (Prof. Dr. Hasan Onat, 10 Ağustos 2011, Akşam)

Prof. Hasan Onat aynı yazısında şunları da söyler: “İslâm’ın en temel amacı, insanın hem düşünce, hem de davranış planında dosdoğru/dürüst olmasını sağlamaktır. Aslında Allah’ın varlığına ve birliğine iman da, temel İslamî ibadetler de, özü itibariyle bu amaca yöneliktir. Bunun için de, öncelikle insanın kendi varlığının, insan olduğunun farkında olması ve Allah’tan herhangi bir şeyi gizlemenin, saklamanın mümkün olmadığını bilmesi gerekmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Gerçek şu ki, insanı yaratan Biziz ve onun iç benliğinin/nefsinin ona ne fısıldadığını Biz biliriz; çünkü biz ona şah damarından daha yakınız’. (50/16) Yüce Yaratıcı’nın her şeyi bildiğini bilmek, insanın aklını, düşünce dünyasını terbiye etmek anlamına gelir.”

Bilenler, hep aynı nutku söyler, mahbubu Leyla’ya doğru:

Tagore de olduğu gibi:

“Uzağı görebilenler için karanlığın sınırı aydınlığı müjdeler”

NOT:  ismi geçtiği ve ödev konusunu verdiği için iş bu yazı Abdurrahman BİÇER Hoca’ya takdim edilmiştir. Bu yazı ve konusunun okuyucular arasında tartışılmasının iyi olacağını, tartışma açılırsa kendisinin de katkı sağlayabileceğini bildirmiştir. Fikir bildirmek isteyenlere, yorumculara, tartışmaya katkı sağlayabileceklere açıktır. Buyurunuz efendim.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...