19 Kasım 2012 Pazartesi

Aman Koltuğuna Sahip Çık!



Bengü Türk TV’de Çiğdem Akdemir’in sorularını yanıtlayan MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan anlatıyor:

“- İçişleri Komisyonu Başkanı Muammer Güler ile konuştum. Büyükşehir Yasa Tasarısı önüne ilk geldiğinde karşı çıktığını, içine sindiremediğini ve sakıncalarını anlattığını ancak “hükümet tasarısı” haline gelince destek vermek zorunda kaldığını söyledi!”
(Selcan Taşçı,19.11.2-yeniçağ)

Gördün mü gülüm demokrasinin, ileri demokrasinin ne menem bir şey olduğunu.

Milletvekillerinin iradeleri elinden alınır,

El kaldırmayanlar fişlenir,

Başkan’ın emirlerini dinlemeyenler gözlenir…

Gelecek seçimlerde bu isimler milletvekili yapılmazlar.

Tehdit edebilecekleri tek şey de budur.

Ne yapar aziz vekillerimiz.

Bir dönem daha milletvekili olabilmek uğruna:

inançlarından, imanlarından, dayandıkları milletten vazgeçerler.

Sırasında da, milletseverliği, vatanseverliği, dindarlığı…

Kimseye bırakmazlar.

Sadece.

Yuf diyorum.

18 Kasım 2012 Pazar

Modern ‘Kasımlar’



Sorguya çekmeyi severler. Kafalarına yatmadığından değil, üzerinde düşünüp gerekli incelemeleri yapma zahmetlerine katlanamadıklarındadır. Bilgi diye öğrendikleri işe yaramaz, hiçbir işe yaramaz birkaç bilgi kırıntısının esiri olup, bütün hayatlarını o yalan yanlış bilgiler üzerine kurmuşlardır. Bu sebeple, kendilerine uyduramadığı ‘bilgi’ ile karşılaştıklarında hemence sorgularlar. Suçlayıcı sorularını, eleştirilerini edepsizce haykırırlar.

Doğrusu, vazifelerini yapıyorlar. Bunu bilerek yaklaşırız.

Sorgulanmak; bu dünyanın sınav sahalarından birisi. Elbette birileri vasıtasıyla olacak.

En çok sevdikleri soru da, “Sen Müslüman mısın” sorusudur. Kendilerinin iyi bir Müslüman olduğunu vurgulayan, kibir sorusu. Benzer soru kendisine sorulduğunda “Elhamdülillah Müslüman’ım” derler. Kendilerince bu basit cevabı sizden de isterler. “Sorduğumuz soru o kadar zor mu ki, cevaplayamıyorsun, basit bir soru..” tarizinde bulunurlar. Oysa, kimsenin, iyisinde, kötüsünde olmamanın, kimin nasıl isterse kendine bir hayat tarzı seçmesinin de mümkün olduğunun ve bunun sorgulanamayacağının farkında değildirler. Herkes bir hal üzeredir. Fakat kendisinin halinden başka bir hayat tarzlarına tahammülleri yoktur. Herkesin kendileri gibi olmasını isterler.

“Miskin Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme / Seni sigaya çeker bir Molla Kasım gelir”

İyiyi, doğruyu, güzeli yaşayan ve herkesin bunları yaşamasını isteyen kişidir Müslüman. Hayatı ve hayat çizgisi “Allah Ahlâkı”nın yaşandığı, muazzam bir yapıdır Müslüman. Tevazuu vardır, ağırbaşlılık vardı, utanma vardır, arlanma vardır, sevgi vardır, haşmet vardır, yerinde ve gereğinde ders verme de vardır. Bu hal üzere bulunan bir kişi, kendisine sorulan o muazzam soruya karşılık ar eder, estağfurullah der, “Ben daha Müslüman olmaya çalışıyorum” der. Hatta diyemez bile. Titrer. Sözler ağzında, dolanır, dili peltekleşir.

Edebindendir bu.

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan (doğruluğundan emin olmadığınız konuda fikir yürütmekten) kaçının! Muhakkak ki bazı zanlar suçtur. (Şirk veya şirke yol açar)! Tecessüs etmeyin (merakla başkalarının özel yaşantısını araştırmayın)! Kiminiz de kiminizin gıybetini yapmasın! Biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bundan tiksindiniz! Allâh’tan korunun! Muhakkak ki Allâh Tevvab’dır. Rahıym’dir.” (Hucurat/12)

Allâh’tan korunun!

17 Kasım 2012 Cumartesi

Cumartesi Seçkileri



“Algı sistemimizle oynuyorlar. Akılları sıra toplum mühendisliği yaparak bizi anlamaz durumuna getirip, duygularımızı tahrip ederek bizi yönlendireceklerini ve sonrasında da göstereceğimiz tepkilere karşılık hedeflerine ulaşacaklarını sanıyorlar. Son günlerde ortalıkta dolaşan Başbakan mahreçli tüm söylemlerin amacı bu.”
(Ahmet Gürsoy)

“Başbakan Erdoğan herhangi bir konuyla ilgili ne zaman bert bir açıklama yapsa, Başbakanın ‘gizli ajandası’nda bu sert açıklamanın tam tersi bir gündem olduğunu düşündüm hep.

Başbakanı ne zaman dinlesem, söylediklerinin arkasında, söyledikleriyle ilgisiz düşünceler, kararlar, projeler olduğuna kanaat getirdim hep. Başbakan hangi yöne giderse gitsin, ayak izlerini başka başka yönlerde gördüm hep.”
Adnan İslamoğulları

“Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın altındaki iki ismi İmralı’ya gönderdi. Ancak Öcalan, gelişmeler üzerine görüşmeleri durdurdu ve Tayyip Erdoğan’a şu mesajı gönderdi; ‘Hakan Fidan’a güveniyorum. Onun dışında bundan sonra kimseyle görüşmem’… Bu mesaj Tayyip Erdoğan’ın çok canını sıktı. Onun da nedeni; Öcalan, Fidan’a güveniyor ama Abdullah Gül’e tam bağlılığını bildiği için Başbakan MİT Müsteşarı’na güvenmiyor…

Öcalan’ın avukatları ile görüşmesinde engel yok. Öcalan onları da istemiyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in en büyük korkularından biri, Öcalan’ın da açlık grevine başlaması. Ergin tarihe, eski bakanlar gibi kendi döneminde de açlık grevinde ölümlerin meydana geldiği Bakan olarak geçmek istemiyor. Sadullah Ergin, eğer cezaevinden bir tabut bile çıkarsa PKK’nın başta büyükşehirler olmak üzere trizm bölgelerinde canlı bomba ve uzaktan kumandalı bombalı saldırıları yapacağını düşünüyor.”
Ahmet Takan

“Suriye’deki iç savaş, içinden çıkılamayacak bir duruma doğru sürüklenmektedir. Bir tarafta ‘Arap Baharı’nın bir uzantısı olarak reform ve değişim talepleriyle iktidara karşı ayaklanan muhalefet, diğer tarafta yönetimi ve rejimi korumak için direnen Esad iktidarı, acımasızca birbirlerine karşı mücadele vermektedir.

Bu mücadele, ABD ve Fransa’nın, Katar’daki son toplantıda, Suriye Devrim ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu çatısı altında bir araya gelen muhalifleri, Suriye halkının temsilcisi olarak tanıdıklarını açıklamalarıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Hatta Fransa, önümüzdeki dönemde isyancı olarak da nitelendirilen muhaliflere silah yardımının da yapılabileceğini belirtmiştir. AB’den, Almanya’dan, Arap Birliği’nden muhalefetin yeni yapısının olumlu karşılanmasına ilişkin açıklamalar yapılmışsa da bunların resmi tanıma, destek ve yardımı kapsamadığı görülmüştür. İngiltere ise yeni oluşumun icraatlarının görülmesi gerektiğin söylemiştir”.
Armağan Kuloğlu

“’Büyükşehir Belediyeler Yasasının) görünür etkilerinin ve sonuçlarının yanında şu anda görünmeyen fakat ortaya çıkacak sonuçları olacaktır. Örneğin Jandarma Genel Komutanlığı Yasasının 10. Maddesine göre ‘Jandarmanın genel olarak görev ve sorumluluk alanı; Polis görev ve sahası dışı olup, bu alanlar, il ve ilçe belediye hudutları haricinde kalan veya polis teşkilatı bulunmayan yerlerdir.’ Buna göre artık il sınırları il belediye sınırlarının aynı yerden başladığı büyükşehirlerde Diyarbakır dâhil jandarmanın işi kalmamıştır. Jandarmanın en kısa zamanda bu bölgeleri polise devrederek çıkması lazımdır. Ayrıca eğer il ve ilçe emniyet müdürü, ister ise mevcut jandarma alay komutanlığı veya ilçe jandarmayı tefsiye edebilmektedir. Diğer bir ifade ile yasa, bu illerde Jandarma Genel Komutanlığı’nın tasfiyesidir.”
Ümit Özdağ

“Felakete gidiş hızlanmıştır.

Tamamı ‘özel şartlardan’ oluşan ‘BOP’ isteklerinin Türk Milletni ve devletini dağıtmayı amaçladığı açıktır. Sona yaklaşıldığı anlaşılmaktadır. Felakete giden adımlar hızlandırılmıştır. Başta AKP’lilere, muhalefet partilerine, tüm ilgililere, iktidardan çıkar sağladığı için sesini çıkarmaya sesleniyoruz.

Sesinizi yükseltin. Milletvekilleri hayır derse, oyun bozulabilir, millet uyanabilir…"
Sadi Somuncuoğlu

(17.11.2012 tarihli Yeniçağ Gazetesi’nden)

16 Kasım 2012 Cuma

“Öbür Yanağını Uzat”



“Çok şükür Hristiyan da değiliz ki; adam bize vurunca öbür yanağımızı uzatalım”. (Şükrü Alnıaçık, haberiniz com, 05 Kasım 2012)

Bir ‘Allah Ahlâkı’ kuralına reddiye anlamında okuyorum.

Düşünülmeden, üzerinde çalışılarak yorulmadan, ilk akla geldiği gibi yazılan, çalakalem cümlelerden. Amacını aşmış kabul ediyorum ama meramını da anlatamamış.

Doğrudur kendilerine ‘Hristiyan’ diyenler var. Bu demenin bizim için ne anlamı olabilir? İnancımız odur ki, “Allah indinde din İslam’dır” (Âl-u İmran/19). Başkaları kendilerini nasıl adlandırırsa adlandırsın, vahiyle bildirilen din dışında kendimize, başka din isimleri arayamayız. ‘Diyalog’çuların bir yolu olarak kabul ettiğimden böyle söylerim. Eğer Hristiyan’lık adıyla anılan bir ‘Din’ varsa ki, bu halde onların çabaları doğru olacaktır. Hz. İsa (A.S.) tebliğ ettiği vahyin hiçbir yerinde, getirdiklerine bir ‘din’ ismi vermemiştir. Başından beri gelen 224 Bin Peygamber, Allah vahyini bildirmişler ve son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından Kur’an’ı Kerim ile isim verilmiştir ve bildirilmiştir, İslâm. Bu itibarla ‘Hristiyan’ kelimesini kullanmaktan imtina etmenin gerekliliğini, ya da kullanılacaksa da çok dikkatli kullanılmalı diye düşünüyorum.

Kur’an’ı Kerim’in bildirdiği Hz. İsa (A.S)’dan zuhur ettiğini bildiğimiz, “Yüzüne tokat vurduğunda, diğer yüzünü dön” kelamı, birisinin vurması filan değildir. İlahi kelamlardaki zahiri manaları alarak, hıfz ederek bir yerlere varamayız. Eksik olur. Mananın tamamını kavramak, derinliklerine nüfuz etmek gerekir. Aksi halde düşüncelerimizi açıklarken, örnek verdiğimiz kelamlar, herhangi bir ağızdan çıkan laflar düzeyinde kalır ki, bu takdirde hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

“Andolsun ki Musa’ya (Kitap) hakikat bilgisini verdik; ondan sonra da birbiri ardınca içinizden Rasûllerle takviye ettik. Meryemoğlu İsa’ya da beyyinler (hakikat bilgisinin apaçık tasdiki olan hâller) verdik. Onu Ruh-ül Kuds (onda açığa çıkardığımız kuvve) ile teyit ettik. Nefsinizi yüceltmek uğruna, ne zaman hevânıza uymayan gerçekleri dillendiren Rasûller gelse, onların bir kısmını yalanlayıp, bir kısmını da öldürdünüz.” (Bakara/87)

Dünya hayatı içinde her gün onlarca tokat yer insanoğlu. Nereden geldiğini bile bilemeden. Bilse bile, artık tokatlardan zevk almaya başladığından, hissetmez bile. Her tokat hayatında bir iz açar, her vuruş alnında bir hikâye yazar. ‘Şeytan’ çok çeşitli yollarla deneyerek, uyandırma faaliyetlerinde bulunacaktır. Nefsaniyet inatla isteyecek, hoşlandığın veya hoşlanmadıkların hakkında karar verecek ve seni o yöne yönlendirecektir. Her yönlendirme bir tokattır aslında. Yönlendirmeleri, tokatları anlamak ise ancak “kendin bilmekle” mümkün olabilecektir. “Nefsini bilen Rabb’ini bilir”. Nefsaniyetten yenen tokatlar ancak bu hal üzere olundukta son bulacaktır.

Boşa konuşmaz, boş söz bulunmaz Peygamberde. İlahi vahiy, senelere, zamanlara, mekânlara rücû eder, racidir. Geçerlidir. Her devirde daimdir.

“Çevir yüzünü” buyurdu ya İsa;

Yüz çevirmek manası da vardır. Ondan uzaklaş, ona bakma, onların hali bizim halimiz olamaz manası da vardır. Sana zarar verecek, zarar ihtimali olandan uzak durmak.

Orada kibir vardır, orada şirk vardır. Olmamız gereken yer ve taraf Hakk’ın yanıdır, Hakk’tır.

Oruç farzdır. Nedir oruç?

Dünyadan yüz çevirmektir. Mideye girecekler, nefsaniyetin azmasına neden oluyor. Öyleyse duraklat onu, sen istediğin için ye, hayatını idame ettirebilmek için ye, nefsin talep ettiği için değil. Öyleyse “yüz çevrilecek”  yegâne düşman nefsindir. Sana tokadı vuran nefsaniyetin, hemen ondan uzaklaş.

Şems-i Tebrizî öğüdü dinlemek bu zamanlarda iyi gider.

“Hakiki dost Allah gibi mahrem olmalıdır. Dostun çirkinliklerine, hoşa gitmeyen hallerine tahammül etmeli, hatasından incinmemelidir. Dosttan yüz çevrilmemelidir, dosta itiraz etmemelidir. Nitekim rahmeti bol olan Allah kullarının ayıplarından, günahlarından, noksanlarından dolayı onlardan yüz çevirmez. Tam bir inayet ve şefkatle, onlara rızkını verir. İşte garazsız, ivazsız dostluk budur.” (İhsan Muslu, Ortadoğu, 01.11.2011)

Kaldı ki, günümüz hristiyanları tokat yediklerinde diğer yüzlerini çevirmemekteler, hatta bu konu üzerinde bugüne kadar duranlarını hiç görmedim, duymadım. Neden? Çünkü onlar geri kalmışlar, Hz. İsa’dan sonra teşrif edene inanmamışlardır. Çünkü Hz. İsa tebliği, vahye de inanmamışlardır.

Bu itibarla, bu muhteşem kelam;

Müslümanların kabul ettiği bir ahlak kuralı olarak uygulanmaktadır, kendilerine hristiyan diyenlerin değil.

14 Kasım 2012 Çarşamba

‘Asimilasyon Politikası’ mı?



Bugün, günlerden Salı.

Siyasi partilerin grup toplantıları ve genel başkanlarının da konuşmaları vardı.

Grup toplantıları hakkında herkes bir şeyler söyledi. TRT’den (TBMM TV adı ile) yayınlanan yayınlara kısıtlama getirildi ya, tüm yalakalar “zaten bıkmıştık bu toplantılardan, genel başkanların konuşmalarından” gibi destek cümlelerini de yazdılar. Aslında iyi oluyordu. Hangi genel başkanın nasıl konuştuğu, neler söylediği, grupların heyecanı, milletvekillerin alkışları… gibi konularda kimi fal bakmak gibi, kimi akla vurulmayan yorumlar gibi eğlencelikler çıkarıyorduk. Eğleniyorduk.

Neyse, konumuz bu değil.

13.11.2012 tarihli grup toplantısında Başbakandan şu cümleyi duydum: “Ak Parti ile Türkiye’de asimilasyon politikaları sona ermiştir.” Demek ki, AKP iktidara gelmezden evvel ‘asimilasyon politikaları uygulanıyormuş’. Bunu demek istiyor herhalde.

Bakalım;

TDK sözlüğünde ‘asimilasyon’ kelimesinin karşısında şunlar yazıyor:

-(İsim, biyoloji) Özümleme.
-(Dil bilgisi) Benzeşme.
-(Toplum bilim) farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etmek.

Başbakanımız hangi manaları üzerinden yorumlayarak, Türkiye’nin, kendilerinden önce asimilasyon politikası uyguladığını söylüyor?

‘Özümleme’ mi? Neyi varmış, özümleme. Biyolojik olarak birbirine karışmışız, özümlemişiz. Kaldı ki, bunun uygulanan bir politika sonucu değil, insanların hür tercihleri ile meydana geldiğini herhalde kabul ederiz.

‘Benzeşme’ mi? “Bin yıllık kardeşliğimizi kimse bozamaz” diyen siz değil misiniz? Bin yıllık kardeşlik, benzeşmeyi de beraberinde getirmeyecek midir? Bunun neresi devletin uyguladığı asimilasyon politikasıdır? Tabii gelişmeleri devletin suçuymuş gibi anlatmak ne kadar insafla bağdaşır?

Belki de üçüncü maddesi ile ilgili konuştu Sayın Başbakanımız. ‘azınlıkları veya etnik grupları, baskın doku veya yapı içinde eriterek yok etmek’. Bir insaf daha çekelim tam burada. Galiba, içinden çıktığı Türk Milletini tanımıyor Başbakanımız. Tarihin hiçbir yerinde, hiçbir sayfasında Türk, fethettiği, idaresi altına aldığı diğer milletlerin insanlarını, etnik grupları, kültürleri, dilleri değiştirmeyi, kendine benzetmeyi düşünmemiştir, böyle bir uygulamaya da girmemiştir. Azınlık olarak bile görmez, kendinden bilir. Bu tarihte böyleydi, Cumhuriyette de böyledir, şimdi de böyle. Tam tersi;

Türkler, kadar diğer milletlerden kültür, kelime, kurum, idare şekli… Alabilen bir millet daha yoktur. Çünkü Türkler gelişmeye yatkın, ilerlemeye müsait kafa yapılarına sahiptirler. Bunun en güzel örneği, Türk dili içindeki Türkçe olmayan kelimelerdir. Hiç zorlanmadan ve toplum olarak kabul ederler. Diğer milletlerden kültürel değerleri alıp kendilerine uydururlar, kendilerine uydurmakta zorlandıklarını da olduğu gibi kullanırlar.

Başbakan’ımızın söylediği sözler, Türkiye’de yaşayan Kürtlerle ilgilidir. Öteden beri ‘Kürt sorunu’ diyerek, ‘Türkiyelilik’ diyerek milletin başına tebelleş ettiği durum. Bu konuyla ilgili iki husus söyleyebiliriz.

1-Kürtler, kültürlerine ve dillerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Hiçbir kuvvet onların dillerinden ayrılmasını sağlayamaz, dillerini unutturulmasını beceremez. Bu Kürt toplumunun bir özelliğidir. Hatta dilerinin %80’ e yakın kelimeleri yabancı dillerden gelmesine rağmen, o dilin gelişmesi için bir çabaları da olmaz. Dillerinden ve kültürlerinden hoşlanırlar ve mutlu bir şekilde yaşarlar. Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürt bölgelerinde meydana gelen bazı ayaklanmalar ve tedhiş hareketleri üzerine, bulundukları yöreden göç ettirilen ve Türkiye’nin bazı yörelerinde iskâna zorlanan Kürtlerin (Zazaların) tamamı ana dillerini konuşmaktalar ve hiç birisi unutmamışlardır. Sahip oldukları kültürlerini yaşamışlardır. Göç ettikleri bölgelerden evlilikler yaparak akrabalıklar kurmuşlardır. Hısımlık ilişkileri ile kültürel karışma,  gelişme de tabii olarak meydana gelecektir. Bunun asimilasyon ile hiçbir ilgisi yoktur.

2-Birde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde kalan Türkmenler vardır. Aşiretler halinde yaşayan bu Türkmenlerin önemli bir kısmı Türkçeyi unutmuşlar ve Kürtçe konuşmaya başlamışlardır. Hatta şimdilerde kendilerine Kürt demektedirler. Bunun örneklerini, sebeplerini, sonuçlarını Tarihçiler ve araştırmacılar yazmışlardır. Kayıtlara da geçmiştir.

Soru şudur:

Nasıl oluyor da, (sizin ifadenizle) asimile olan Türk aşiretleri hala bu vatanda yaşıyorken ve Türkçeyi unutmuşlarken, Kürtçeyi unutan bir tek bile Kürt bulunmazken, biz (siz, devlet idarecileri) Türkiye’nin, Kürtleri asimilasyona tabi tuttuğunu dünya âlemin önünde, televizyonlarda söylersiniz. Biraz insaf demek hakkımızdır.

12 Eylül idaresinin yaptığı hataları, devletin rutin bir uygulaması olarak anlatıyorsanız yine yanılırsınız. O hatalara sizden çook evvel bizler karşı çıkmıştık. Biliyorduk ki, o günlerde yapılan bilinçli uygulamalar (yasaklamalar), bugünlerdeki söylemlere zemin oluşturacaktır.

Bir şey söyleyeyim mi?

“Bin yıllık kardeşliğimizi” siz bile bozamayacaksınız.

13 Kasım 2012 Salı

Avcı, Tavşan ve Su



Bir ayağı topal yaşlı bir adam, dededen kalma tek kırma, çakaralmaz tüfeği ile ava çıkar.

Ormanda orayı, burayı dolaşırken karşına bir tavşan çıkar. Geçmişinde karşılaştığı avcıdan yediği bir saçma aklının bir köşesinde duran bir tavşan. Yarayı almıştır ama öldürücü olmayan, akılları başa getiren bir yara.

Topal avcı ile göz göze geldiklerinde, tavşan karşısındakinin kim ve ne işle meşgul olduğunu hemen anlar ve dönerek koşmaya başlar. Avcı bu ya, vuramayacağını bile bile basar tetiğe. Fişek patlar, saçmalar yayılır. İsabet almaz tavşan, ama patlama sesi aklını başından alır. Koşusunu hızlandırır. Öylesine koşar, öylesine koşar ki, dili bir karış dışarı çıkar. Fakat koşmaya da devam eder.

Bir yudum su olsa da içse. Ne mümkün, su içecek sıra değildir, zaman koşmak zamanıdır, zaman canı kurtarmak zamanıdır, zaman çocuklara, aileye kavuşmak zamanıdır.

Koşmaktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette bir dereyle karşılaşır. Arkasına bakmadan, “şu dereyi geçebilirsem kurtulurum” diye düşünür. Suyun üstünde yüzmekte olan bir odun parçasının üzerine atlar, bu arada derin ve sık nefes almaktadır. Susuzluktan da nerdeyse ölecektir.

Suyun üstünde odun parçası ile birlikte yavaş yavaş bir oyana, bir bu yana dakikalarca seyahat eder.

Derenin karşı tarafına zor da olsa geçer. Odunun üstünden atlayarak sudan çıkar. Koşmaya devam eder.

Susuzluktan bitap bir derecede yığılır kalır, bir ağacın gölgesinde.

Bir süre sonra, evine su taşıyan bir çocuk, testisini düşürür ve dereden aldığı su boşalır.

Tavşan suya kavuşur. Yeterli olmasa da susuzluğunu giderir. Gücünü toplar ve evine kadar gider.

Bilmediği alanlarda dolanmamaya karar verir.

Kendisine zararlı avcılarla bir daha karşılaşmamak için dua eder.

Hayatının sonuna kadar, çözemediği tek soru şudur.

O kadar susuzluk çektiği halde ve derenin içindeyken, neden bir-kaç yudum su içmemiştir?

Kendisine hangi güç mani olmuştur?

12 Kasım 2012 Pazartesi

Milletvekili Adaylarını Seçmen (Halk) Belirlesin:



Genel milletvekili seçimlerine az bir süre kaldı. 2 yıl bu çalışmayı yapmak için yeterlidir.

Öteden beri tartışılan ve neredeyse bütün seçmenlerin, (halkın, insanların, milletin) şikâyetçi olduğu husus, milletvekillerinin, siyasi parti genel başkanlarının seçtiği ve tabii olarak onların sözünden çıkmadıklarıdır.

Çözüm nedir?

Gayet basittir.

Mevcut siyasi partiler ve seçim kanunları uygulamadayken bile yapılabilir;

Her seçim bölgesi için oluşturulacak, talep sayfaları ve sebepleri her gün, (her hafta da olabilir) tek tek incelenerek, halkın belirlediği isimler takibe alınır. Yine milletin tespit ve tercihleri arasında bulunan isimler hakkında insanlardan (seçmenden) gelen eleştiri, yergi ve övgüler dikkate alınarak önümüzdeki iki yıl içinde o sayfada olması gerekenler ve olmaması gerekenler tespit edilir.

Her seçmen bölgesine ayrılan sayfada, milletvekili olabilecek nitelikteki adaylar artık bir milletvekili gibi halkın arasında, sorunlarla baş başa bir hayat yaşayacaktır.

Seçimler vakti geldiğinde ise;

Parti genel merkezi, o sayfalardaki adaylar üzerindeki (devamlı çalışmalarla) bilgisini netleştirir. Son kararı yine halka müracaat ederek verir.

Kesinleştirdiği son listeyi yeniden seçmene sunar.

Nihai karar verildikten sonrada, artık seçim startı verilmiş olur.

Başarmak inanmaktır.

Aşılamayacak kale yoktur.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...