14 Şubat 2012 Salı

Eleştiri Nedir?


Adaleti kendi ailesi içinde gerçekleştiremeyenlerin devlet idaresinde söz sahibi olmaları, Allah Muhafaza büyük yıkımlara sebep olur. Bu ister “biz”den, ister “onlar”dan dediklerimizden olsun. Fark etmez. Adalet duygu ve görev olarak beyinlerde yeşermedikten sonra ne kurtuluş, ne yükseliş ne de varoluş gerçekleşebilir. Sonumuz hayr olsun.

Bulunduğu grup içinde muhalefet yaptığı anlaşılan bir yazardan şu cümleleri okudum: “Biz görev yaptığımız dönemde de benzer şeyler oluyordu… Tecrübe dünkü yanlışlardan dersler çıkarmanın adıdır…”

Muhalefete düştükten sonra doğruyu görmüş yazar.

Madem tecrübe kazandınız, sizin zamanınızda talimatla liste dışına çıkarttığınız kişi (kişiler)den özür dileyip, hatalı olduğunuzu da anlattınız mı bari?

Türk siyasetinin, Türk yöneticiliğinin onulmaz hastalığı. Ben en iyi bilirim, benden iyisi yoktur hastalığı. Bu durum devam ediyor maalesef.

Rastgele ve işe yaramaz eleştirileri orda burada söylemektense, derde deva olacak türden eleştirileri olabildiği kadarıyla yüksek sesle söylemek, yazmak, yayın organlarında yayınlamaktır doğrusu. Salt yayınlamakla da olmaz. eleştiriyi yöneltilen kişilerin de bu yazıları okumalarının sağlanması, en azından haberdar olmalarının sağlanması gerekecektir. Aksi halde sen, ben, bizim oğlan üçgeninde dönüp duran eleştirilerin anlamı tartışılır.

Ancak burada bir tehlike vardır. Eleştirilen yönetici kulağını tıkamışsa dışarıya, yapacak bir şey yoktur. Yanında davul da çalsan duyuramazsın.

Eleştiren, eleştirilerini açık, berrak bir ifadeyle, ne istediğini, ne anlatmak ihtiyarında olduğunu alenen, anlaşılır bir biçimde ifade etmelidir. Esrar dolu suçlamalar, anlaşılması güç ifadeler Hakk’lı olunan bir durumdan, anlaşılamaz bir konuma göçürtür ki, yapılan işlerin hamallığı ile kalınır. Hiç bir işe yaramaz.

Eleştiri bir kültürdür. Sanat’tır. Edebi bir türdür. Cemil Meriç üstadın eleştiri yazıları tekrar tekrar okunan büyük edebi metinlerdir. İstenen de budur aslında. Küfür, hakaret, iftira, özel alanın deşifresi asla eleştiri olamaz. Bunlar, mahalle kabadayısı ağzıyla eşkıyalık yapmaktan ibaret beyhude harcanan emeklerdir. Hırsla, kinle, intikam duygusuyla yapılan eleştiriler de aynı sonuca varır. Rüzgâr eken bora biçer misali.

Eleştirdiğin kişinin veya topluluğun güçlü zamanlarında kendinin nerede bulunduğunun da bilinmesi, düşünülmesi gerekir. Ki, yaptığın eleştiri bumerang gibi dönüp kendini vurmasın.

Agah Oktay Güner’in geçenlerde yazdığı bir makale şu cümlelerle bitiyordu: “Yeniden doğuş’un üç temel şartı vardır. “Doğru Dil, Doğru Tarih ve Doğru Din.” Bu temel eğitim stratejisinin üzerine uzmanlık kültürlerini, meslek eğitimlerini kurabilirsiniz. Adam gibi, Allah’tan gayrısına kul olmayan insan yetiştirirsiniz.”

Galiba Türkiye’mizdeki eksiklik budur.

İnsan eksikliği.

Haydi, öyleyse doğru insana. Hazreti İnsan’a.


13 Şubat 2012 Pazartesi

Operasyon ve Millet

Olaylar:

1- Uludere; 35 kaçakçının terör örgütü elemanları varsayımıyla öldürülmesi.

2- MİT Müsteşarı’nın ‘Şüpheli’ sıfatıyla sorguya çağrılması.

***

Öteden beri bilinen bir gerçektir, Türkiye’de bir Türk – Kürt savaşının çıkarılmak istendiği. Niye çıkaramadılar? Bilemedikleri, kavrayamadıkları bir hususiyeti vardı Türk Milleti’nin. O’nun için en önemli husus, birlik ve beraberliği sürdürmek ve “devlet-i ebed müddet” fikrinin zihinlerine nakşedilmiş olmasıdır.

Bunu anlayamadılar.

Hem savaşın başında olan güçler anlayamadılar, hem de onların içeride edindikleri yerli işbirlikçileri.

***

“Operasyon, bizatihi milletin kendisine yapılmalıdır.” Kural budur.

Ya da öyle bir kuruma yapılmalı ki, millet kendisine yapılan operasyonu fark etsin yenilgi duyguları yaşasın, ezilmişliği içinde yeşersin.. Hiç bir şey düşünemez olsun.

İşte denen ve yapılan tamamen budur.

Son on yılın operasyon dosyalarını incelediğimizde gördüğümüz tablo budur.

Millete yapılan operasyon.

Hatta bir kalemşora “devlet yenildi” bile dedirttiler.

Dedirttiler ama millet üzerinde hiç bir tesiri olmadı.

Yazarlar, gazeteciler, muvazzaf askerler, generaller, emekli bir Genel Kurmay Başkanı, polis müdürleri, bürokratlar, rektörler, profesörler… Tutuklandı. Bu konularda çok yazıldı çizildi, laf etmeye gerek yok. Ordunun kalbine girildi. Gizli bilgilere el konuldu. İnceden inceye her şey öğrenildi. Şimdi sırada MİT var. Uludere faciasından sonra bir gazeteciye “İstihbarat MİT’ten” haberi yazdırılmış, bunun üzerine Kurum tarafından “istihbaratın kendilerince verilmediği” açıklanmıştı. Bunlar ne lüzumsuz, ne gereksiz ne bîçare laflar. Devlet içinde bir karmaşa, bir keşmekeş yaşandığını anlatan iyi örnek. Bir tarafıyla ateşin içindesin, diğer tarafıyla birbirinle kavga halinde! Ne acı bir durum. Olayları takip eden millet ne düşünecek? Bir yalnızlık duygusu, korunmasızlık düşüncesi ve… Yenilmişlik ‘algı’sı.

Ancak, savaş sonrası yenilgi hallerinde değiştirilen sınırların değiştirilmesi operasyonu, ancak, bir işgal sonrası, bir ihtilal sonrası değiştirilecek Anayasa’nın değiştirilmesi operasyonu, ancak, bir efendinin başa geçmesi halinde incelenebilecek gizli noktaların deşifre edilmesi operasyonu… Hepsini gördük. Sıra da MİT var. Hepsi bu.

Kimi, iktidar sahiplerinin iç savaşı da diyor bu duruma.

“Deliğe süpürülmeden” yapılacak işlerin olduğunu düşünenler de var!

Millet ise kendi halinde ve çoğunluğu, geçim telaşı içerisinde olaylardan uzak, verilen görevini yapıyor. Karışmamayı tercih ediyor. TV’lerden alabildiği kadarıyla bilgilenmeye, öğrenmeye çabalıyor. Doğru nedir, olaylar hangi yöne gider? Problemlerini çözmeye çabalıyor.

Üzerine oynan oyundan bîhaber.

“Allah’ım senin her şeye gücün yeter. Elbette senin bir bildiğin vardır. Ya bana bir şey öğretmek istersin, ya da bana gerekli cezayı vermek. Büyüklüğüne inanırım. Senden başka tanrı tanımam, senden ve sana doğrudur yolum. Beni bu yoldan alı koma”.

Şeklinde dua eder durur.

Bekler…

10 Şubat 2012 Cuma

Komuta Kademesinin Dikkatlerine


Askerlik ilim ve teknikleri, askerlik sıfatını ve başkomutan olacak kimsede bulunması gereken vasıfları belirtir, açıklar ve öğretir. Yoksa insanları başkomutanlığa tayin işi komuta edilecek ordunun asıl sahibi veya meşru vekilleri tarafından yapılır. “Başkomutanlık vasıflarına sahibim” diyen her adamın o mevkie kendiliğinden gelebilmesinin ise mânâsı büsbütün başkadır.

Kara Vasıf Bey, bir de demiş ki, Başkomutan cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın! Bu fikir yanlıştır. Cephenin insan sayısıyle, yiyeceğiyle, giyeceğiyle, silâh cephanesiyle ve sairesiyle ilgilenen başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla ilgilidir. Kara Vasıf Bey, bu iddia ettiği fikri hangi kitapta, hangi sahada, hangi yerde görmüş! Gerçi hem cephe ile hem de geride birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adam hem cepheye komuta edecek, hem de aynı zamanda cephe gerisinde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Şüphesiz yapar. Fakat yapar dediğim zaman, Başkomutan, şu an cepheye komuta eder. Sonra oradan kalkar falan yere gider, yiyecek işini yapar; filan yere gider, ikmal işini yapar demek değildir. Üzerine büyük işler almamış insanların bu husustaki tereddütlerini mazur görmelidir.

Bakınız! Size misal söyleyeyim:

Ben çok acemi komutanlar gördüm. Mesela bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş: veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş: biraz da tecrübesiz! Henüz tecrübe kazanmaya zaman bulamadan zor durumlar karşısında kalmış, o zamana kadar bir tümene alışmışken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca tereddüde düşmesi ve güçlüklere uğraması tabiidir. Bir tümene komuta ettiği zaman, mümkün olduğu kadar, bütün tümen birliklerini aynı anda görebilmek ve idare etmek imkânına sahip bir acemi komutan, iki, üç tümenin gözünden uzak mevzilerde savaşını idare etmek zorunda kaldığı zaman kendi kendine “Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu? Orada mı, burada mı?” diye sorar…

Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada!

Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini idare edeceksin. “O zaman ben hiç birini lâyıkıyla göremem” der.

Tabii göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin!

Aklın ve sezginle görmen lazımdır.

***

NUTUK: Kültür Bakanlığı 1000 temel eser.1975, cilt 2, Sh.263-264

8 Şubat 2012 Çarşamba

Postacı ‘TÖRE’ Getirdi


Yeniden çıkarılması çalışmalarına başlanıldığını duyduğumda, neler hissettiğim, neler hatırladığım bir yana, derin bir sevinç kapladı içimi. Bir eksikliğin daha giderileceğini düşünerek.

‘Okuma’, okudukları üstüne ‘düşünme’, düşündüklerini ‘yazma’ özürlüsü bir toplum olduk çıktık. 80’lerin inşaası eğitim örgüsünün bunda önemli vebali var. Hala Üniversitelerimizde özgür düşüncelerini açıklayamayan, geliştirme çalışmaları yapamayan, devletin (ya da yönetenlerinin) hatalı tutum ve davranışları üzerine fikir açıklayamayan ilim çevreleri de elbette bu toplumun içinden birileri…

Her neyse Postacı kapıyı çalıp, kapıyı açan ‘emanet’e kitapçığı uzattığında, “baba, Töre geldi, Töre geldi” figanını duymalıydınız. Birkaç kere konuşulmuş, geciktiğinden filan bahsedilmişti. Yazmış bir kenara demek ki çocuk.

Naylon torbasına özenle yerleştirilmiş olması ilk notumuzu pekiyi derecesinde vermemize neden oldu.

Hemen açtık. İki kitap yaprağı büyüklüğünde ve 175 sayfa.

25 yıl sonra yeniden çıkıyor. İlk sayısı da, ilk sahiplerine hürmeten Emine Işınsu Hanımefendi’ye adanmış.

Hatıralar denizinde kulaç atmaya başlıyoruz.

Prof. Ahmet Bican Ercilasun Töre hatıralarından bir nebze tattırırken “Haydi hep beraber Töre mektebinin sıralarına kurulalım” diyerek, hem eski Töre’nin bir mektep olduğunu vurguluyor, hem de yeni çıkaran arkadaşlara Töre’nin bir mektep olması talimatını veriyordu.

A.Yağmur Tunalı Töre’nin çıkış, yaşayış ve yeniden hayat kazanış hikâyesini şairliğinin de kuvveti ile pek güzel anlatıyordu (kapsamlı bir makale ‘Töre’ severlerin mutlak okuması önerilir).

Sonra, tanıdıklar peş peşe geçit resmi yapıyorlar, Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi, Halide Nusret Zorlutuna, İskender öksüz, İlkin Esen Yıldırm, Hasan Kallimci,  Mehmet Çınarlı, Hasan Kayıhan, Tarık Buğra…  Emine Işınsu yazılarını önceden okumuş olanlara yeni lezzetler, ilk okuyanlara da pınar rahmeti olacak.

Dr. Muhtar Tevfikoğlu bir mektupla katılıyor katara. Edebiyat ve mektup neymiş? Tevfikoğlu’ndan öğreniyoruz. Şu cümleyi yazmadan geçemeyeceğim. “Hafıza esrarengiz bir gemidir. Ne zaman hangi kıyıya demir atacağı, ne zaman oradan kalkıp hangi iskelelere halatlarını bağlayacağı bilinmez.” Töre ile birlikte hoş geldiniz diyorum.

Nebahat Akbaş Emine Hanım’la bir röportaj yapmış (ayrıntılı, okunmalıdır) hemen peşinden de Erol Gözdemir’in Emine Işınsu’nun tarihi romanları üzerine, Yüksek lisans tezi açıklamalı bir yazı edebiyatseverlere hararetle tavsiye edilir.

Sonra Işınsu yazıları, hikâyeleri… Ardına da Emine Işınsu Bibliyografyası (Nazlı Yıldırımer) ilave edilmiş. Çokta iyi olmuş.

Işınsu’nun Tiyatroları (Dr. Gıyasettin Aytaş), Işınsu ile Konuşma (Yavuz Bülent Bakiler), Kadın Romancılar (Dr. Alemdar Yalçın), Türk Romanı ve Işınsu (Ahmet Bican Ercılasun), Küçük Dünya (Mehmet Şeref Önal), Azap Toprakları (Reşat Gürel ve Hüseyin Mümtaz), Tutsak (Dr. Hüseyin Yeniçeri), Sancı’yı Bugünden Okumak (Ahmet Şafak), “Çiçekler Büyür” Hakkında (Galip Erdem, Umay Günay, Yahya Akengin, emine Işınsu), ışınsu’nun Romanı “Canbaz” üzerine bir inceleme (Prof. Dr. Gürsel Aytaç ve Necmeddin Türinay, Turan Bozkurt), Işınsu Abla (Şükrü Alnıaçık),  Işınsu’da kadın teması (Hümeyra Yargıcı), Işınsu’da tasavvuf inceleme ve irdelemeleri (Serdar Odacı, Hayati Bice, Tutsak ve Hürriyet üzerine (Şerif Aktaş), Emine Işınsu’nun Halide Nusret Zorlutuna ve ‘Aşk ve Zafer’ ve arif Nihat Asya için ‘Vefatından Bir Yıl Sonra’ isimli yazıları…

Ve… Şiirler: Halide Nusret Zorlutuna ‘Işınsu’ için, Dilâver Cebeci ‘Çâh-ı Bâbîl’, Yetik Ozan ‘Tutsak’, Halide Nusret Zorlutuna ‘Bahar Üçlemesi’, Yetik Ozan ‘Sancı’, Mehmet Ali Kalkan ‘Çiçekler Büyür’ ve derginin son iki sayfasını Arif Nihat Asya’nın Yelken şiiri süslüyor. Şöyle söylemiş A.Nihat Asya; “Herkes beni ‘BAYRAK ŞAİRİ’ olarak tanıyor, ama ben ‘YELKEN’ şairi olarak tanınmak isterdim.”

Sadece yazı başlıklarını ve yazarlarını verdiğimiz halde bu kadar uzadı yazımız.

Dergiye ulaşıp okuyunuz. En iyisi abone olunuz. Zahmetsizce kapınıza kadar gelsin.

Emine Işınsu’nun elyazısı ile teşekkür ettiği, Ömer Faruk BEYCEOĞLU Beyefendi’ye gönül dolusu teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

Emekleri başak olsun harmana,

Alın terleri altına dönüşsün.

Sanat, edebiyat, kültür ve tefekkür ufuklarında nice yıllar dalgalanması dileklerimizle hoş geldin ‘Töre’ diyoruz.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Kıyamet Senaryoları!


Washington Post gazetesi yazarı David Ignatius yazdığı bir köşe yazısında; (*)

“ABD Savunma Bakanı Panetta’nın İsrail’in İran’ı Nisan, Mayıs ya da Haziran ayında vurma ihtimalinin güçlü olduğunua inandığını belirtti. Ignatius, b tarihlerin, İran’ın nükleer silah üretimi konusunda ‘dokunulmazlık alanına’ girmesine fırsat vermeyecek şekilde, yani iş işten geçmeden harekete geçilmesi planlanarak belirlendiğini ifade etti”.

Panetta’ya basın mensuplarının sorusu üzerine adı geçen;

“Yorum yapmıyorum”. Diye cevap verdi. “Haberi yalanlıyor musunuz” sorusu üzerine ise; “Hayır, sadece yorum yapmıyorum. Ne düşündüğümü ve olayları nasıl gördüğüm sadece beni ilgilendirir.” Şeklinde cevap veriyor.

İran liderlerinin bu tehditlere anında cevap verdikleri biliniyor. Hatta karşılıklı tehditler bir savaş provasını da andırıyor. Ayetullah Hamaney;

“İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurması için uluslar arası kamuoyundan gelen baskıya boyun eğmeyeceğini belirterek, iran’ı tehdit etmek ve İran’a saldırmak, Amerika’ya zarar verecektir. Yaptırımlar bizim nükleerdeki kararlığımız üzerinde etki yapmaz. Petrol ambargosu ve savaş tehditlerine karşı bizim de doğru zamanda gündeme getirilecek tehditlerimiz var”.

İran liderliğinin Siyonist rejime karşı savaşacak tüm ülke ve grupların kendileri tarafından desteklenecekleri de ve bunu sık sık açıkladıkları da bilinmektedir.

İsrail tarafından hazırlanan bir reklam filminin içeriği de enteresan çağrışımlar yapıyor. İran nükleer tesisinin karşısında konuşlanan tebdili kıyafetli İsrail Ajanları, tablet bilgisayar üzerindeki konuşmaları sırasında birisinin bir tuşa basmasıyla nükleer tesis havaya uçuyor. Sanki kıyamete adım adım der gibi. Sanki yapacakları eylemleri önceden haber veriyor gibi. Sanki İran ve Ortadoğu halklarına korku yaymak istemeleri gibi.

İsrail Savuma Bakanı Ehud Barak’ın askeri seçeneği gündeme getirmesini ve İran üzerinde “yaptırımların askeri amaçlı nükleer programını durdurmayı başaramaması halinde harekete geçme seçeneğinin değerlendirilmesi gerektiğini” söylemesi de not edilmelidir.

Katar destekli Taliban birliklerinin Yemen’e yerleştirilmelerinin de Ortadoğu Politikası araçlarından olduğunu bildirmeye lüzum var mıdır?

Ortadoğu’da ilk amaçlanan Sünni – Şii çatışmasıdır. Bunun provaları yapılmaktadır. Sünni – Şii çatışması iç savaş demektir. Bu takdirde Türkiye’nin de tarafını belirlemesi gerekecektir ki, ABD Türkiye’nin İran’a karşı tavır alarak politika belirlemesi hususunda gerekli çalışmaları yaptığı da bilinmektedir. Yani, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap Ülkeleri ile birlikte olarak, İran, Suriye ve Hizbullah grubuna karşı bir savaş ihtimalinden yüksek sesle konuşulmakta ve tartışılmaktadır.

Türkiye iktidarının önemli isimlerinden H. Çelik’in, Ana Muhalefet Lideri Kılıçdaroğlu hakkında ‘Alevi’lik vurgusunu iyi okumak lazımdır. Rastgele söylenilen bir söz değildir. Tam da Suriye gerginliği sırasında ve oradaki vuruşmalar sırasında dilendirilmiş olması, Türkiye’yi yönetenlerin tarafının bildirilmesinden başka bir şey değildir.

Bu arada Türkiye iç politikasında geniş kesimlerin saygı beslediği Atatürk sözleri, onun uygulamaları konularında kimi değişiklikler yapılması tartışmaları belki de dış politika gelişmelerinin gözden uzak tutmak istenmesi ile ilgilidir.

Büyük ve riskli olaylara gebe görünen Ortadoğu psikolojik (İran, Suriye ve Türkiye) harekâtı belki de üçüncü savaş sinyalleridir kim bilir!

(*) 03.02.2012, Hürriyet

3 Şubat 2012 Cuma

Türk Tarihinde Bir ilk

Daha iki gün önceki yazımızda şunları yazmıştık:

Tarihinin hiç bir döneminde Türk dışarıya kapalı olmamıştır. Komşularıyla, diğer ülkelerle ticari, askeri, kültürel ilişkilerini kuvvetle ilerletmiş ve geliştirmiştir. Bizim bilgimiz bu yöndedir. Hatta bu ülkelerden kültürler ithal etmiştir. Diline kelimeler almıştır. Onların kullandığı eşyaları, makineleri almıştır. Bunları kullanmakta hiç bir beis görmemiştir. Onların kütüphanelerindeki eserleri kendi diline tercüme ettirmiş, onların ilim adamlarını, sanatçılarını ülkesine davet ederek ve onlara yaşayacağı mekân, geçineceği maaş vermiştir. İspanya ve Almanya’daki Yahudilerin Türkiye’ye kabulü de böyle olmuştur. Öyle ki, onları kendimizden biri gibi görmüş, büyüklerine gerekli hürmet ve itibar verilmiştir.

Hatta iddia ile söyleriz ki, Türk kadar yabancı kültürlere açık bir millet daha yoktur. Bu vasıf onun ilerlemeci, yükselmeci karakterinden gelir. Tarihi yer değiştirme arzusu, dolayısıyla göçler, uzak diyarlardaki bilinmeyenlerin öğrenilmesi iştiyakıyladır. Bu itibarla, ön yargılarını, statülerini… Bir kenara bırakarak yeni ülkelere, yeni bilgilere, yeni bilgelere kanat açar.

Zamana uymada sorunu yoktur. Zaman Hakk’tır. Asır Hakk’tır.”

Hürriyet Pazar ekinde Paul Auster isimli bir Amerikalı yazarın röportajı yayınlandı. Auster’in Türkçeye çevrilmiş 25 ten fazla kitabı varmış. Hikaye, roman ve senaryolardan oluşan. Auster’den bahsetmemizin sebebi röportajında:

“Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum! Kaç kişi oldu? 100’ü geçti mi? biz demokratlar Bush’lardan kurtulduk. Bir savaş suçlusu olarak yargılanması gereken Cheney’den kurtulduk. Neler oluyor Türkiye’de! En çok endişelendiğim ülke. Demokrat yasaları olmayan ülkelere gitmiyorum davet alsam da. Aynı sebeple Çin’den gelen davetleri de geri çeviriyorum. Bu hükümetleri protesto ediyorum”.

Sözleri kıyametleri kopardı Türkiye’de.

Başbakan R.T. Erdoğan Auster’e; “Türkiye’ye gelsen ne olur, gelmesen ne olur?” dedi. Türk tarihinde bir ilk dediğimiz de budur. Yazarlar, ilim adamları, araştırmacılar, felsefeciler… nadir insanlardır. Mamur şehirlerde onların imzaları vardır. Türk tarihinde ilk olarak Sayın Başbakan’ımız bir yazara, sanat adamına “Gelmesen ne olur?” diyebildi. Pek çok pot kırmıştı, pek çok argo sözcükleri dile getirmişti Başbakan, bu sözü tarihe geçecek, kötü sözlerin içinde yer aldı. Bu söz ayrıca Türk Milletini de aşağılayıcı bir sözdür. Misafirperverlikte övündüğümüz özelliğimiz bundan böyle dillendirildiğinde Başbakan’ın bu sözleri ile karşılaşacağız. Nitekim bir yazarımız; “sağa sola böyle bir üslupla posta koymakla kimse bir şey kazanamaz. Bu üslup her şeyden önce bir başbakana yakışmaz” diyerek öğüt verdi ve bizim endişelerimizde haklılığımız ortaya koydu.

Önceki dönemde Milletvekili olan Mehmet Ocaktan konuyla ilgili bir yazı yazdı. Milletvekiliği döneminde derde şifa olacak bir satır işi olmayan bu devasız yandaş kalem, Auster’in Türkçeye çevrilen bütün romanlarını severek ve coşkuyla okuduğunu bildiriyor. “Amerika’daki Neo-Con’ların akrabası olan sömürgeci tipler hariç, demokrat aydınlar, kendilerine anlatılan her olumsuz Türkiye fotoğrafına samimi olarak inanıyorlar ve bir demokrat olarak endişeleniyorlar.

Çünkü onlar, kendilerine bu karanlık tabloyu çizenlerin aslında ‘ulusalcı’ bir ruhla beslenen faşolar olduğunu, hayatları boyunca darbecilere alkış tuttuğunu, Türkiye’de hep ‘kaos’ ve ‘Askeri vesayet’e yatırım yaptığını bilmiyorlar.”

Bir yazar, üstelik kendisinin coşkuyla okuduğu bir yazar bir cümle söz söylüyor. Lafı getirdiği yere bakınız. Neo-Con’lar ve Türkiye’de Ulusalcılar! Ne alaka! Kaldı ki, sizleri iktidara taşıyanların Neo-Con’lar olduğu yazıldı çizildi. Karanlıklar Prensi’nin AKP’yi iktidar yapmak için yıllar önce çalışmalar yaptığı kitap sayfaları arasında öylece duruyor. Şimdi bu yaftayı atıp, başkalarına bulaştırmak istiyorlar. Böylece temizlik mümkün mü?

Başbakan’ın sözü bir Türk’e yakışmayacak kabalıktadır. Bunun tevili filan da olamaz. “Gelsen ne olur, gelmesen ne olur” sözü kara yazıyla geçmiştir tarihe, sırasında da bu sözü çıkarıp Türk Başbakanı söylemiştir diyerek yüzümüze vuracaklar. Böyle giderse ileride Türkiye’ye davet edebilecek yazar, sanatçı, ilim adamı bulamayabiliriz, bu yönde tedbirler alınıp ‘gönüller yapılmalıdır’.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Ekonomi, Emperyalizm ve Türk


“Emperyalizm ve Atatürk” başlıklı yazısında Taha Akyol şöyle bir cümle kurar.

Lenin’in emperyalizmi “sermaye ihracı” olarak tanımlaması zamanı geçmiş bir teoridir. Bugünkü “küreselleşme” çağında sermaye hareketleri farklıdır. Sosyalist ekonomilerin çöküşü, Lenin’in bu teorisinin de çöküşüdür.”

Sonra sözü Atatürk’e getirir. Atatürk’ün yabancı sermaye hakkındaki görüşlerine. Özetle Atatürk’ün yabancı sermayeye karşı olmadığını, Atatürk, emperyalizmi askeri güç kullanarak bir ülkenin işgal edilmesi olarak tanımlamış, Lenin gibi “sermaye ihracı”nı emperyalizm saymamış, üzerinde bile durmamıştır.” Diyor.

Açık toplum hakkında görüş irad ederken de; Bugün ülkeye yarar sağlayacak bir iktisat politikası geliştirmenin önşartlarından biri, dünya ekonomisine 19. yüzyıl teorileri değil, çağımızın dinamikleri açısından bakmaktır.” El-Hakk doğrudur, katılıyorum.

Onun için ben Volkswagen ve Hyundai’nin Türkiye’ye yatırım yapmasını “iyi haber” olarak görüyorum, çok iyi haber.” Cümlesi ile yazısını bitirir.

Tarihinin hiç bir döneminde Türk dışarıya kapalı olmamıştır. Komşularıyla, diğer ülkelerle ticari, askeri, kültürel ilişkilerini kuvvetle ilerletmiş ve geliştirmiştir. Bizim bilgimiz bu yöndedir. Hatta bu ülkelerden kültürler ithal etmiştir. Diline kelimeler almıştır. Onların kullandığı eşyaları, makineleri almıştır. Bunları kullanmakta hiç bir beis görmemiştir. Onların kütüphanelerindeki eserleri kendi diline tercüme ettirmiş, onların ilim adamlarını, sanatçılarını ülkesine davet ederek ve onlara yaşayacağı mekân, geçineceği maaş vermiştir. İspanya ve Almanya’daki Yahudilerin Türkiye’ye kabulü de böyle olmuştur. Öyle ki, onları kendimizden biri gibi görmüş, büyüklerine gerekli hürmet ve itibar verilmiştir.

Hatta iddia ile söyleriz ki, Türk kadar yabancı kültürlere açık bir millet daha yoktur. Bu vasıf onun ilerlemeci, yükselmeci karakterinden gelir. Tarihi yer değiştirme arzusu, dolayısıyla göçler, uzak diyarlardaki bilinmeyenlerin öğrenilmesi iştiyakıyladır. Bu itibarla, ön yargılarını, statülerini… Bir kenara bırakarak yeni ülkelere, yeni bilgilere, yeni bilgelere kanat açar.

Zamana uymada sorunu yoktur. Zaman Hakk’tır. Asır Hakk’tır.

Günümüzde de Türk’ün ‘göç’ü devam etmektedir. Hiç durmamıştır. Dünyanın hemen her ülkesine milyonlarca Türk göç etmiş, oralara yerleşmiş, okullarında eğitimini tamamlamış, devlet dairelerinde memuriyete girmişler, oralarda iş yerleri kurarak, yanlarında yüz binlerce ora vatandaşını çalıştırır olmuşlardır.

“Emperyalizmin askeri güç kullanarak topraklarını işgal etmesi” Atatürk fikridir. Eğer Lenin gibi sermaye ihracını emperyalizmden saysaydı, devrinde neredeyse sıfır olan Türkiye ekonomisi katlanarak artışlar sağlayamazdı. Çok meşhur bir tanımlamadır; “iğne bile üretemeyen bir ekonomiden, uçak ihraç eder” duruma geçilmiştir.

Artık dünyayı dev şirketler idare eder olmuşlardır. Ülkelerin parlamentolarına hâkimdirler, istedikleri yasaları istedikleri doğrultuda çıkarabilecek etkinliktedirler. Yani, emperyalizmin çağımızda yönü ve tanımı da değişmiştir. Ekonomik ilişkileri zamanımızın ‘küreselci’ yaklaşımıyla açıklamak doğrudur ama, emperyalist düşünceyi de zamanımız görüş, düşünüş ve yorumlarıyla açıklamalıdır. Birisini Lenin’in mantığı, diğerini de bugünün mantığı ile anlatırsak bir çelişki doğabilir.

Artık dev şirketler ülkelerin toprakları ile değil ekonomik katkıları ile ilgilenmekte, şirketlerine verecekleri katma değerleri düşünmektedirler. Bu sebeple de, yeni yatırımlar değil, ülkedeki mevcut kurulu düzenlere sahip olmak istemektedirler. Bugüne kadar özelleştirilme adı altında Türkiye’mizde de bu görülmüştür. Satılan fabrikalar kuruluş amacı dışında kullanılarak, tamamen rant hesabı ile bakılmaktadır.

Yabancı sermayenin doğrudan yatırım yapmasına ise hiç bir zaman karşı çıkılmaz. Yeter ki işiyle gücüyle meşgul olsun, işleri arasına ülke yönetmeyi katmasın.

Dünya ekonomik Forumu’nun Davos toplantıları devam ederken şu cümle aklımıza geldi; Forum’un düzenleyicisi şöyle bir laf etmişti: “Burası dünyanın sanatoryumudur”. Ne demek istiyor da acaba? Dünya devletlerine nizam vermeye yönelik bir söz olarak algılıyorum ben. Hâlbuki ABD olsun, AB olsun ağır hastadır bu günlerde. Kendilerine deva bulamayan zengin şımarıklar nerde bizim gibi ekonomisi sürekli risk altında bulunan ülkelere yardımcı olsunlar?

Ama emperyal hedeflerini asla unutmuyorlar, her halükarda şirketleri vasıtasıyla ülkelerde iktidarlarını kurmak ve geliştirmek istemektedirler.

Gerekli tedbirleri almak kaydıyla, yabancı şirketlerin doğrudan sermaye getirmesinde bir sakınca yoktur.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...