27 Temmuz 2011 Çarşamba

Anayasa’nın 14. Maddesi

PKK kuvvetlerinin siyasallaşması, özerklik ilanının kabul görmesi, Kürtçü bir takım kişilerin hedeflerine varılması gibi konularda, koca koca adamlar, isimlerinin önlerinde kimilerinin Profesör bile yazıyor, Anayasa’nın 14. Maddesinin değiştirilmesinin demokrasinin geliştirilmesi için elzem olduğunu söyleyebiliyorlar. Ne varmış ki bu madde de demokrasinin önünü tıkıyormuş, biraz yakından bakalım.

“Madde 14: Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.”

Yani;    1. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı,
         2. Demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı,

Amaçlayan faaliyetler, anayasada belirlenen hak ve hürriyetler şeklinde yorumlanamaz. Amaçları ne ola ki bu kişilerin. Bize devletin bölünmesini, laik cumhuriyetin ortadan kaldırılmasını alenen salık verebiliyorlar. Özgürlüklerin kullanımı hakkı, devletimizi bölünmeye götürse bile, cumhuriyetimizi ortadan kaldırmayı hedeflese bile, demokratlığın gereği gibi bize nasıl da dayatılabiliyor?

Hangi akıl, içine kirlilik girmemiş hangi zihin bu görüşleri bize demokratlıkmış gibi yutturabiliyor?

Tek amaçları, Devletimizi bölmek ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmak.

Başka türlü yorumlayamıyorum.

Laf kalabalığına getirilen ve zerk edilen bu tehlikeli fikirlerin ayıklamasını iyi yaparak, gerekli tedbirleri almalıyız. Hele ki, yeni anayasa çalışmalarının kısa bir süre sonra önümüze konulacağını da düşünürsek!

Hayatlarının hiç bir döneminde demokrat olamamış zihinler, demokrasi adına bize ne yapacağımızı dayatmasınlar.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Bir “Garip” Doktor

Tıbbiyeyi bitirdiği yıl ihtisas sınavını kazanarak dâhiliye bölümüne kayıt yaptırdı. Tam zamanında bitirdi ve aynı yıl Anadolu’nun güzel bir ilçesine tayini çıktı. Ertesi yıl yeniden sınava girdi, bu kez üroloji uzmanlık bölümüne kayıt oldu. Bu dalı yarılamışken Adli Tıp dalında da uzmanlık eğitimine başladı ve hepsini zamanında bitirdi.

Adli Tıp uzmanlığını bitirdikten sonra da Antalya adli Tıp Başkanlığına tayin edildi. Bir yıl çalıştı. Bir bayram ziyareti için Ankara’ya gitmek üzere hava yollarından bir bilet satın aldı. İşte ne olduysa bu seyahatte oldu. Uçak Ankara Esenboğa Havalimanı’na inmek üzere iken düştü.

Müthiş bir can pazarı yaşandı. Doktor Saffet sağ çıkanların içinde idi. Ancak, vücudunda kırılmayan bir tane bile kemik kalmamıştı.

İki yıl hastanede yattı. Bir milyon civarında ameliyat oldu belki. Bütün kemiklerine demirler, platinler eklendi, takıldı. Her iki ayağında da demir protezler, omuzları farklı madenden, ellerindeki kemikler, kaburgaları ilaveli.. hepsi hemen bütün kemikleri böyleydi. İki yıl sonra demir adam olarak taburcu oldu hastaneden. İki yılda evde iyileşmeyi bekledi. Kazadan dört yıl sonra yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı demirden doktor. Yaklaşık dört buçuk yıl süren tedavi süresi içinde Türkiye ve dünya da yayınlanan dergiler, kitaplar ve sair ilmi yayınları takip ederek literatürden geri kalmamaya, öğrenmeye gayret etti. Beşinci yılını doldururken de çalışamaz raporu verildi ve malulen emekli edildi.

İthalat ve ihracat işlemleri yapmakta olan bir arkadaşının bürosuna sık sık giderek ekseriyet zamanını orada geçirirdi. Orada ticarete meyletti. Dünyanın pek çok yerinden dostlar edindi. Çin, Pakistan, İsrail, Arap Ülkeleri, Avrupa, Kanada.. pek çok devlette yeni insanlar tanıdı. Yeni akıllarla tınıştı. Sonra kendi bürosunu kurdu. Dünyada tanıdığı şirketler ve insanlarla iş ilişkileri geliştirdi. Bürosunun bir köşesine de bir paravan yerleştirdi, paravanın arkasına hasta muayene sedyesi kondurdu. Misafir ve ziyaretçilerini artık kendi bürosunda kabul ediyor, kitaplar okunuyor, sohbetler ediliyor, çaylar içiliyordu. Hastalıklı birini gördüğünde de paravanın arkasına çağırarak muayenesini yapar, reçetesini yazardı. Reçete bedelini ödeyemeyecek durumda olanların reçetesini, büro çalışanlarından birini göndererek bizzat yaptırırdı.

Doktor Saffet’i tanıdınız. Şimdi bir özelliğini daha öğreneceksiniz.

Efendim, Doktor Saffet muayene ettiği hastalarından mutlak surette vizite ücretini alırdı. Karşılığını almadan asla hasta bakmazdı. Ben birkaç sefer karşılaştım. Bir seferinde bürosunda sohbet ediyorken bir hastası geldi, paravanın arkasına geçerek yarım saat kadar muayene yaptı. Sonra reçetesini yazdı. Reçeteyi alabilecek durumu var mı, yok mu? Sordu. Sonra ver bakalım ücretimi dedi. Hasta elini cebine soktu, beş altı adet bozuk parayı uzattı doktora, doktor şöyle bakarak içinden bir on kuruş aldı Allah bereket versin dedi.

Başka bir zaman yine sohbet halindeydik. Telefonu çaldı. Konuşmalarından anlıyorum ki bir köyden arıyorlar. Ertesi günü gelmek istiyorlarmış. Müsait mi, değil mi? soruyorlar. Neyse müsait olduğunu, gelmelerini söyledi. “ücreti unutmayın ha..” dedi. Sonra “Yo yo, yağı yoğurdu boş ver, bir tane bazlama getir”. Dedi. Bizim doktorun vizitesi bu sefer ayni ücrete dönüşmüştü. Bana doğru dönerek “taze bazlama yapmışlar, şimdi olsaydı ne de güzel giderdi..” dedi.

Güzel Yurdumun, güzel insanları anlatmakla bitmiyor. Yeter ki bizler onları görmeye azmedelim.

22 Temmuz 2011 Cuma

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.

Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, kravatını giyinmiş, iki dirhem bir çekirdek, şöyle ikindi vakti civarında Posta Caddesinden aşağıya doğru yavaş yavaş yürümektedir. Hava yağdı yağacak.

Hiç ummadığı bir kişi ile karşılaşır. Hiç aklına gelmezdi… Neyzen Tevfik ile bir anda burun buruna gelmişlerdi. “Vay efendim, Neyzen Baba’m” diyerek sarılır, ellerini öpmek ister. Ayaküstü hal-hatır sorulması faslını geçerler. Neyzen, “gel, şuraya gidelim” der. Reddetmek, mümkün müdür? Baş eğer ve Neyzen Tevfik’in dediği dükkâna girerler, Posta Caddesi’nin en işlek meyhanesidir burası. Ramazan Ayı içinde olduklarından, dükkânın kapısı kapalı, camları sararmış gazete kâğıtları ile kaplı, sanki hizmet vermiyormuş gibi bir durumu vardı. İçeri girdiklerinde gerçekten bir kişinin dışında kimse yoktu, o da tek başına oturmuş demlenmekteydi.

Ve başlarlar içmeye. Kadehlerden biri gelir biri gider. Baba’ya da ayak uydurmak zordur. Zaman zaman içeri girenler oluyordu. Dışarıda yağmur yağdığını öğrendiler. Tahir Hoca artık söz verdiği geceyi de unutmuştu, mecburen.

Vaktin epeyce ilerlediği bir anda çıkarlar dışarı. Minarelerden sala sesleri duyulmaktadır. Yatsı namazı için hazırlıklar yapılmaktadır.

Yağmur yağıyordu, yerler çamur içindeydi. İnsanlar üçer beşer camilere doğru yürümekteler.. Neyzen Tevfik, Tahir Hoca’nın yakasından tutarak bağırır; “Yat ulan yere”. Yatarlar, bir emir daha; “Yuvarlan”. Yuvarlanırlar. Camiye gidenler, iki sarhoşun çamurlar içinde yuvarlandığını görünce; “Sizi sarhoşlar, şu mübarek gecede yapılır mı hiç?..” derler ve tekme atarlar, tükürürler, aşağılarlar…

Bir müddet devam eder bu durum. Islanmamış, çamurlanmamış bir yerleri kalmamıştır. Neyzen Baba’nın zaten dağınık saçları, pejmürde kıyafetleri, Tahir Hoca’nın siyah takım elbiseleri, beyaz gömleği çamur, kir, pas içinde kalmıştır.

Zorla da olsa ayağa kalkarlar, birbirlerinin koluna girerek destek olup yürümeye çalışırlar. Ulus heykel meydanından aşağıya doğru yürürken, ana yolda son model bir otomobil durur. İçinden zengin olduğu, her halinden belli, kerli felli bir kişi iner. Bu iki kafadara doğru kollarını da açarak koşar adımlarla yürür; “Aman efendim, kimleri görüyorum”. Der ve kucaklar Neyzen Tevfik’i. Arabaya bindirir. Gaziosmanpaşa semtinde bulunan evine götürür. Hemen banyo hazırlanır. Bir güzel yıkanırlar, temiz elbiseler verilir. Giyerler.

Bu halden sonra şu cümleler Tahir Hoca’ya aittir.

“O evde üç gün üç gece rakı içtik. İşte Neyzen Baba o şarkıyı orada besteledi.”

“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi/Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni.”

20 Temmuz 2011 Çarşamba

İki Dünyada Birden Yaşamak

 “Biz çekilmedikçe, bilgeler hayatımızdan çekilmeyecektir”. Cümlesini okuyana dek sıkıntıdan patlayacaktım, kusura bakmasın ama Hoca çuvallamış bile dedim, bu cümleyi okuyunca da nihayet oh dedim! Çünkü yazısına “Bilgeler çekildi mi hayatımızdan?” Soru başlığını koyarak girmiş ve ilk cümle olarak da; “çekilmeleri gerekiyordu” diyerek başlamıştı. Yazının sonuna kadar ter bastı, son cümlede oh dedim. Profesör Ahmet İnam’ın 23 Haziran 2011 tarihli Akşam Gazetesinde yayınlanan makalesinden bahsediyorum. “çekilmeleri gerekiyordu” kesin kanaat bildiren cümlesi soğuk duş etkisi yaratmıştı, zihnimde bıraktığı sedalar ise hayıflanmama, üzülmeme neden olmuştu, tadına doyulmaz nefasetteki onlarca yazısının ardından…

İki dünyada yaşıyorsun. Birincisi, ovaları, dağları, dereleri ve gökyüzü ile seni barındıran ve içinde yaşatan dünya, ikincisi, senin içinde barınan ve senin içinde yaşattığın dünya. İki dünya bir birine alternatif değil ama zıttır. Aralarında çatışma, didişme olabilir. Savaşlar kırılganlıklar olduğu zamanlarda, kırılganlık durumunu düzeltmek tedavi etmek için bir ustaya, uzmana gidilmesi iktiza eder.

Bizi barındıran dünyanın kırılganlıkları anında gidilecek, yardım talep edilecek kişi ve kurumlar var bunlar; “doktorlar, mühendisler, bilim danışmanları. Hele hele geliştirdikleri inanılmaz ‘teknik’lerle sizin ’toplum önünde konuşamama’,’kendine güvenememe’,’girişimci olamama’, ‘gergin ve sinirli olma’ ‘cinsel yaşamınızda mutlu olma’ sorunlarınızı şıp diye çözen kuruluşlar var.’Al sana şu kadar daha dolar beni sportmen yap, güzelleştir, zeki bir insan haline getir’ diyorsunuz, onlar geliştirdikleri inanılmaz bilimsel, inanılmaz derin, inanılmaz felsefi yöntemlerle dilekleri yerine getiriyorlar.”.. “içi yanan çağımın insanını tuzaklarına düşürüyorlar”.  İnam Hoca’nın “içi yanan çağının insanlarını” içi yanarak böyle anlattığını görüyoruz yazısında.

Efendim, birde senin içindeki dünyadan bahsettik, bu dünyadaki kırılganlıklar vuku bulduğunda da gidilmesi gereken ustalar, uzmanlar vardır. Hoca’nın vurguladığı Bilge’ler. Bilge’lere gidilmelidir. Peki Bilgelerin adları nedir, adresleri nasıldır, nerelerde bulunurlar, ne yaparlar, nasıl geçinirler, ne yerler-içerler?.. Sorularını cevaplamalıyız. Efendim bizler onları bulamayız, Onlar bizi bulur. Bulunmak! Bulunmak kaybolma sonunda ortaya çıkan bir olgudur. Bulunabilmek için kaybolmak, kaybolmak için yola çıkmak lazım gelir. Ancak, yola çıkan kişi yolunu kaybedebilir. O halde bulunabilmemiz için yola çıkmamız, aramamız ve yolumuzu kaybetmemiz bizden istenendir. Yani bizden istenen Talip olmamızdır.

Bilgeler; bizler, sizler, onlar gibi sıradan bir hayat yaşarlar. Çarşıda, pazarda, bakkalda, kahvede, barda, kıraathanede, esnaf ise dükkanında, memur ise masasının başında, iş adamı ise yazıhanesinde.. yani bildiğimiz, hepimiz gibi yaşayan insanlardır. Görünüşlerinde hiç bir fark yoktur. Tanışıldıktan sonra farklılıklar ortaya görülür olur. Çok konuşmazlar, bilmedikleri konularda ağızlarını açmazlar, sorulursa söylerler bir iki cümle, sorulmazsa karışmazlar. Yardımseverlerdir. Daima mütebessimdirler, severler, sayarlar, karşıdan bekledikleri hiç bir şey yoktur. Kendilerine verilen görevleri ellerinden geldiği kadarıyla en iyi bir şekilde yapmaya çalışırlar. “Etrafları hep iyi insan” olarak tanır, kimseye bir zararları dokunmaz, bilerek ve isteyerek kimsenin kalbini kırmazlar. Sinirlendikleri, kızdıkları anlar olmaz mı? Olmaz olur mu? Olur tabi. O’nların kızgınlıkları bizlerinki gibi değildir. Kızgınlıkları, kırılmaları kendilerine yapılanlarla ilgili değildir, mesela bir küçük çocuğu döven birisine kızabilirler, yaralı bir hayvana tekme atan birisine kızgınlık belirtebilirler, yetimin hakkını vermeyenlere kırılabilirler, layık olmadığı halde başkalarına asılsız iftira edenlere bozulabilirler… aman ha aman bu gibi durumlara düşmemeye gayret edilmelidir. O’nların kılıcı Zülfikâr’dır. Hani Türkçe’mizde bir söz vardır ya; “eceli gelen köpek cami duvarına siyer” diye, işte bu söz tam da bu durumu anlatır.

Neyse efendim işte bu Bilge’lere gidilir.

“Biz çekilmedikçe, Bilgeler hayatımızdan çekilmeyecektir.” demişti ya İnam Hoca, her şeyin bize bağlı olduğunu, biz istersek nelerin olabileceğini bilerek, düşünerek; Bilgelerin hayatımıza girmesi ve iç dünyamızı aydınlatması temennisi ile…

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Nasrettin Hoca’yı Hiç Böyle Okudunuz mu?

-Meşhur hikâyedir. Hoca elinde yoğurt kâsesiyle Akşehir Gölüne gider ve yoğurdu göle döker. Ne yaptığını soranlara; “göle maya çalıyorum” cevabını verir. “Hiç göl maya tutar mı” diye sorarlar, Hoca; ”Ya tutarsa” der. Bu, “ya tutarsa” cevabı muhteşemdir. Hikâyeden ne anlayacağız?

Bu gün anlatıcı herkesin bildiği fıkra ile başladı sohbetine. Soruyu da yapıştırdı peşine. “hikâyeden ne anlayacağız?”. Altmış yaşına gelmiş olmakla birlikte, yıllardır hem söyleyip hem güldüğümüz bu fıkrayı, Hoca, gerçekten neden söylemişti? Hiç düşünmediğim bir konudur. Şöyle bir analitik düşünce ile şunlar bulunabilir. 1-Göl, 2-Maya, 3-Hoca, 4-Mayanın tutup tutmayacağı. Tabi Hoca’yı konuşturan Halkta işin içinde.

Köy odasının orta yerine yarım metre kadar yüksek yapılan sedire oturmuş, bazen kalkarak, etrafı seyrederken, bazen oturduğu yerden konuşurdu, Anlatıcı. Omzuna attığı mendil ile terlerini siler, kimi zaman mikrofon gibi ağzına götürür, bazen de yelpaze yapardı mendili. “Hey sen.. sen,sen sana diyorum”. Dediği zamanlarda da işaret parmağı gibi kullanırdı mendilini. Dinleyiciler ağızları açık dinlerlerdi. Nefes bile almazlar, dikkatten bir şeyleri kaçırmamaya çalışırlardı. Odanın çaycısı demlikte çayı hazır eder. Anlatıcının işareti ile hemen bardakları doldururdu. Anlatıcı da bu aradan istifade ile dışarı çıkar, biraz nefeslenirdi. Ara bittikten sonraki ilk lafı “Sen söyle bakalım, nerde kalmıştık” olurdu. İşaret ettiği kişi bilemezse, sonraki güne bir ceza kesilirdi kendisine. Kimse de itiraz etmezdi.

Sorulan kişi; “göl, maya, hoca, halk” dedi. Anlatıcı kafasıyla tasdik etti. Bir iki tur attı sedirin üstünde. Kollarını ileri uzatarak, elleri ile sanki bir nesneyi tutar gibi yaptı.

-“Evet. Göl, çokluğu, kalabalığı, ahaliyi, insanları, milleti anlatıyor.”

“Ne!..” dedi. Birisi yüksek sesle, hemen “Şıışşşt. Sus.” Denerek topluca susturdular hayret ifadesi ile konuşmacıyı kesen kişiyi. Anlatıcı, seslerin kesilmesini beklerken etrafı iyice süzdü. Ne kadar meraklandırmıştı, ne kadar dikkat kesilmişlerdi?

-“Şimdi şöyle sora biliriz, göl ahaliyi temsil ediyorsa, maya nedir? Var mı bir fikri olan? Deyip,  etrafını taradı. Çıt çıkmadı. “Maya”. Dedi, Anlatıcı, “Maya Hakikattir. Hakikatin bilgisidir. Ademiyet meyvesinin çekirdeğidir.”

-“Yani, halkın içine bilgi, sır salıyor Hoca öyle mi?”

-“Aynen öyle, Hakikat bilgisini anlatıyor, sonrada anlattığı bu bilginin gönüllerde yeşermesini bekliyor. İşte ‘Ya Tutarsa’ dediği sonuçta bu oluyor. Kimsenin ummadığı insanlardan ne cevherler çıkabileceğini de anlatmış oluyor.”

***

Yüzyıllar içinde bilgi ve mesajlar dilden dile dolaşır, ilk söyleyen ile son yorumlayan arasında Bilge’lik köprüsü kurulur. Söyleyen de, şerh eden de aynı ağızdır.

15 Temmuz 2011 Cuma

110 Yıl Yaşamak


 Hürriyet Gazetesi yazarlarından Rahmi Turan (kendisine ayrı bir saygım vardır) 04.07.2011 tarihli yazısını; “Sağlık, hayatta en büyük zenginliktir”. Diye bitirir.

Şimdi; İmparatorların ağzından çıkan;

“Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi”

Cümlesini de biliriz, biz. Fakat yazarın bu cümlesine takıldım. “Sağlık, hayatta en büyük zenginliktir”.

Acaba öyle mi?

Sokakta, kaldırımda, çarşıda, pazarda insanlar görüyoruz. Yürüyorlar, eşya taşıyorlar, gülüyorlar, koşuyorlar, içiyorlar, yiyorlar, konuşuyorlar… yapıyorlar da yapıyorlar… yani görünüşte sağlıklılar.

İki kişi kavga ediyor, bir birlerinin burunlarını kırmışlar, ha bire vuruşuyorlar. Dönüp bakan bile yok. Hani etrafındaki sağlıklı insanlar!..

Uzun yolda bir araç kaza yapmış. İnsanlar aracın içinde kıvranıyorlar, her gelen araç içindekiler görüyorlar. Gaza basarak süratini artırıyorlar. Bunlarda sağlıklı insanlar!..

Ayağı kırılmış bir kedi, zar zor yürüyor. Aynı kaldırımdan geçmekte olan sağlıklı insanlardan birisi tekme atıyor kediye, diğerleri tınmıyor bile, bunlar da sağlıklı insanlar!..

Örnekteki insanlar sağlıklı kişiler. Yani yazarın “hayattaki en büyük zenginlik” dediği kişilerden. Zengin kişiler yazara göre.

Ne yapacaksın 110 yaşına kadar yaşayıp da? 70-80 yılda bulamadığın mutluluğu bir 30 yıl daha yaşayınca mı bulacağını sanırsın?

“Ben dünyaya niye geldim” sorusunu sormanın tam vaktidir. Cevabını 70 yılda veremediğin soruyu, bir 30 yıl daha yaşarsan vereceğini mi sanırsın?

Kısmet. Kısmet meselesidir bu, birisinin 15 yılda hallettiği sorunu, bir başkası 115 yılda da halledemeye bilir, eğer yoksa kısmeti.

Bir de sayın yazarımız; “insanlığın klonlama ya da daha başka yöntemlerle ölümsüzlüğe kavuşacağının iddia edildiğini söylüyor. ‘Ölümsüzlük’ düşüncesinin hoşuma gitmediğini ve bana oldukça gerçek dışı geldiğini söylemeliyim. Bence ölümsüzlük yerine, yaşam süresinin 110 yıl ya da 120’li yaşlara kadar çıkabileceğine inanmak daha akla yakın.”

İnsanlığın klonlama ya da daha başka yöntemlerle ölümsüzlüğe kavuşacağı… diyor ve/veya bu düşünceyi savunan, anlatan, kabul eden diğer yazar ve düşünürlere de bir cevabımız olsun.

“Öle öle insanlaşır”, ‘ölmeden önce öldüğü’ için insan olur, ab-ı hayatı içer ve sonsuzluğa ulaşır.

“İnsan” zaten ölümsüzdür.

İnsan ölümsüzdür.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Borçlanma ve Hayat – Niye Borçlanıyoruz?

2004 yılı idi. Ufak tefek ev ihtiyaçlarını almak üzere bir bakkaldayım. Hani şimdilerde süper market diyorlar ya. Alış veriş yaptığın yer market olunca, daha bi keyifli oluyor. Geçirilenleri pek hissetmiyorsun. Bakkal olunca!.. oo   sormayın hemen “yahu ammada kazıkcısın..” der dururuz. Elin ‘büyük bakkal’ı olunca da, ne yapalım “elle gelen düğün bayram..” der geçeriz. Neyse, birkaç parça malzeme alıp ödeme mekânına sıraya girdim. Tam önümde öğrenci olduğu belli delikanlı birisi. O da birkaç küçük tüketim malzemeleri almış. Ödeme için kredi kartını verdi. (O zamanlarda tüketim malzemeleri için de taksit yapılabiliyordu). Kasadar; “tek çekiş mi, 6 taksit mi?” diye sorudu. Delikanlı taksitli olmasını söyledi.

Sanane be aslanım, ne karışıyorsun, karışma, el ne yapar yapar, nasıl öderse öder, sana ne? Yok. Dayanamadım. Muhtemelen babasının kredi kartına ek yapılan bir karttı çünkü. Bir babanın hakkını aramak gerekirdi. “Delikanlı, ne diye taksit yapıyorsun, zaten küçük bir para, öde gitsin..” gibi bir ikaz cümlesi çıktı ağzımdan. Daha laf bitmeden, “sana ne be amca, işine bak sen..” demez mi, delikanlı. Kafamı sallayıp bitirdim konuşmayı. Bir de kendime kızdım ki, sormayın.

Ödemeyi yapıp çıktım dışarı, birazda sinirlenmiş miydim ne?

Delikanlı dışarıda beni beklemiş, bana doğru yürüdü. “al bakalım, düzelt düzeltebilirsen bee.. Sana ne, ne karışırsın…” diye mırıldanırken; delikanlı biraz da çekinerek, “efendim, sizden özür dilemek için bekledim.” Dedi. “Ohh.. “ dedim. Kendi kendime. “Estağfurullah. Seni kırmak istememiştim. Madem, bekledin niye ikaz ettiğimi anlatayım sana”. Dedim. Delikanlı, öğrenciymiş, üçüncü sınıftaymış. Gelecek seneye mezun olacakmış. Nişanlıymış. Okul bitince evlenecekmiş. Babasının küçük bir dükkânı varmış. Bağ-Kur emeklisiymiş. İşte, ayaküstü bunları anlatıverdi.

“Bu bir tuzak.” Dedim. “Borçlanma, borçlandırma bir tuzak.” “şimdi sen bilmiyorsun, bu hesaplar nasıl takip edilecek, nasıl ödenecek. Hesaplar bir karışırsa, çık işin içinden çıkabilirsen. Çok zordur. Bütün mesele seni, beni, bizi borçlandırmaya sevk etmek. Bizler borçlandıkça onların keyfi yerine geliyor. Bu bilinçli yapılan ve bilinçli uygulanan bir politikadır… onlar dedim de, onlar dünyayı yönetmeyi akıllarına takmış, küresel güçlerdir… zaten devletimiz taşıyamayacağı kadar borçlandırılmış vaziyette, bir de halk borçlandırılırsa işler tamam demektir…” epeyce anlattım gence. Bilmem bir faydası oldu mu?

Okuduğum bir haberde, bu günlerde 41 Milyon kişinin, kredi kartlarından dolayı başının dertli olduğu, ödeme zorluğu çektiği işleniyordu. İşte o delikanlıya tam da bunu anlatmak istemiştim. Bu kadar kredi kartı borçlusu olursa bir ülkede, en ufak bir krizde, ya da söylenti de kâğıttan kaleler yıkılır gider… Borçlanılarak elde edilen refah yalancı bulutlar gibi kaçar gider… Kim bilir, belki de o delikanlı şimdi bu haberleri okuyor ve bize dua ediyordur.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...