12 Temmuz 2011 Salı

Sizi ilgilendiren haberleri kaçırmayın!


Gündemde merakla takip ettiğiniz bir konuda gelişmeler oldu mu? Sevdiğiniz yazarın yeni kitabı ne zaman raflarda olacak? Bu yaz ilginizi çeken bir kültür sanat etkinliği var mı? Peki en son moda trendlerini biliyor musunuz?

Böyle soruların cevabını merak ediyorsanız, hurriyet.com.tr'nin ücretsiz bir hizmeti olan Mind sizin için çok faydalı olabilir. Mind, önemsediğiniz konularla ilgili hiç bir haberi kaçırmamanızı sağlayacak. Merak ettiğiniz konularda yayınlanan haberler size e-posta aracılığıyla bildirilecek.

Peki Mind nasıl çalışıyor? Mind websitesine girerek (http://mind.hurriyet.com.tr) kaydolun ve takip etmek istediğiniz konuların listesini oluşturun. Örneğin: "diyet", "sergi", "Ara Güler", "defile" ve "Elif Şafak". Artık bu konularla ilgili yayınlanan haberlerden, tercih ettiğiniz sıklıkta gönderilecek e-postalar sayesinde haberdar olacaksınız.

Eğer bir haber yayınlanır yayınlanmaz haberdar olmak isterseniz, Mind'ın masaüstü uygulamasını da yükleyebilirsiniz. Ayrıca dilediğiniz zaman Mind websitesinden, takip ettiğiniz konularla ilgili geçmişte yayınlanan haber başlıklarına ulaşabilir ve bunları haber arşivinize ekleyebilirsiniz.

Mind, ilgilendiğiniz haberlere ulaşmanın en kolay yoludur. Siz de tıklayarak takip listenizi oluşturmaya başlayabilirsiniz...


Bir bumads advertorial içeriğidir.

Özlenen - Özleyen

Özlenen Kim?

Özleyen Kim?

Bir Öz var doğrudan

Bir Öz var.

Hidayetiyle Hidayete erenler,

Özün birliği içinde,

Öz olur giderler.

Huuu...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Şeyh Şamil

Efendim TRT’de yayınlandı, bir belgesel “Kafkas Fatihi” gibi bir ismi vardı, şimdi tam ismini hatırlamıyorum. Ruslarla, Kafkaslarda yaşayan Türkler, Çerkezler, Tatarlar arasındaki kahramanlık destanının anlatıldığı bir belgesel film. Baştan itibaren değil de “Şeyh Şamil” bölümünden bir sahneyi anlatacağım ve ilave edeceklerimiz var.

Şeyh Şamil’in 10.000 silahlı, atlı askeri vardır. Yıllarca Rus ordularını basar, kırar, kaçar, dağların aslanıdır. Yıllar böylece geçer. Yıllar geçtikce Kayıpları büyümüştür. Rus ordusu çok güçlenmiştir. En kötüsü bir-kaç yüz askeri kalmıştır. Teslim olmaya karar verir. Rus Çarı sarayın kapısında karşılar Şeyh Şamil’i. Kılıcını çıkarttırmaz, almazlar, hep belindedir. Bir aylık süre içinde düşmanda olsa saygı duydukları esirlerini sarayda ağırlarlar. Bir ayın sonunda sürgün cezasına gönderirler. Buraya kadar anlattıklarım tarihi belgesel dedikleri filimden öğrendiklerimizdir.

40 yıl evvel dinlediğim hikâyeyi anlatmanın tam zamanıdır.

Sarayda, gerçekten yüksek misafir gibi ağırlanır Şeyh Şamil. Öyle kibar, öyle yakışıklı, öyle güzel elbiseler giyer ve kendine yakıştırır, öyle bilgilidir ki, saray ve Rus ileri gelenlerinin hayranlığını kazanır, herkes onunla tanışmak için can atar. Her gece sarayda, O’nun şerefine partiler verilmekte, balolar düzenlenmektedir.

Şeyh Şamil öyle güzel dans etmektedir ki, sarayın tüm kadınları, kibar Rus hanımefendileri, misafirleri dâhil tamamı kendisiyle dans etmek üzere yarışırlar. Dans etme sırasına girerler.

Dağların aslanı Şeyh Şamil, Çarın Sarayının kalbini de kazanmayı başarmıştır.

Bu tabloyu tarihçiler niye anlatmaz bilemem. Belgeselciler niye filmlerinde işlemez anlayamam.

Oysa, içinde bulunduğumuz yıllarda böylesi hakikatlere öyle ihtiyacımız var ki!... “ben dans etmeyi bilmem” diyebilen, bu özelliğini de dini eğitimine veren ve dinin gereği imiş gibi vurgulayan, yüksek idarecilerimizin bulunduğu şu yıllarda…

8 Temmuz 2011 Cuma

Dişçi Hüseyin


İlk mektebi bitirdiği gün diş atölyesinde çıraklığa başladı Hüseyin. Kısacık boyu, çelimsiz haliyle kalfaların ve ustasının gözüne girmeyi başardı. Sevilir oldu. Dükkânın temizliği, çay söyleme, getir götür işleri onundu artık. Yaptıkları işin neye yaradığını aylar sonra öğrendi. Meğer insanlara diş yapılırmış. Bir iki yıl sonra da dükkânda yapılan dişleri diş hekimlerinin muayenehanelerine Hüseyin götürmeye başlamıştı. Doktorların provaları nasıl aldıklarını, dikkatlice seyreder, kafasına nakşederdi. Zaman geçtikçe hekimlerle de arkadaşlığını ilerletti. Bazı hekimler diş çekimlerinde, muayenelerinde seyretmesine müsaade ettiler. Artık, kalfa olma sırası kendisine geldiğinde onlarca diş hekimi tanıyordu. Hepsinden her gün bir şeyler öğreniyordu. Çürük diş, doldurulacak diş, çekilecek diş…

Kendisine atölyede çene yaptı. Üzerine dişler döşedi. Evlerinin bir odasına kurduğu küçük çalışma masasında bu çene üzerinde çalışıyor, kendisinin dizdiği dişleri çekim yapıyor, temizliyor, parlatıyordu.. Takıldığı yerleri hekimlere soruyor, bir güzel anlattırıyordu. Her bir şeyi iyice kafasına yazıyordu Hüseyin. Kalfalığı sırasında ustası ile birlikte ava gitmeye de başladı. Birkaç haftada bir tarlalarda, bayırlarda av peşinde koşardı. Keklik, tavşan, üveyik ararlardı.

Bir gün hurdacıdan sağlam bir dişçi koltuğu buldu, ucuza kapattı. Eski idi, fakat üzerinde çalışılırsa hallolabilecek ayarda idi. Evlerinin bodrumunda bulunan soba borularını dışarı çıkarıp koltuğu oraya yerleştirdi. Artık hafta sonlarında, akşamları yapacak bir işi vardı. İki yıl uğraştı koltukla. Ama ortaya göz alıcı iyi bir iş çıkmıştı. Artık koltuğu da vardı. Sıra hasta bulmaya gelmişti. O da çok zor olmadı. Birkaç arkadaşına söyledi. Hısım akrabadan, dostlardan dişi ağrıyanları birer ikişer gönderir oldular. Sevabına iki yıl da böylece çalıştı Hüseyin.

Evlerinin yakınlarında dev bir bina yapıldı. On beş katlı ve uzun bir bina. Üç dört değişik girişi var. Çok kalabalık bir bina. İşte o binan arka tarafında, gözlerden uzak, zemininde küçük bir dükkân kiraladı, neredeyse bedava denecek bir paraya. Hemen pencerelerini gazete kâğıdı ile kapattı, temizliğini yaptı. Her akşam azar azar olmak kaydıyla odunluktaki diş ünitesini taşıdı dükkâna. Bir ay içinde her şey tas tamam olmuştu. Pencereye kalın bir perde de olmak üzere. Artık hastalarını kendine ait muayenehanesinde kabul edecekti. İlk başlarda yine tanıdıklardan, konu komşudan, kendi köylülerinden hasta kabul etti. Para almaya da başladı küçük küçük. Çekim yapıyor, dolgu yapıyor, hareketli veya sabit protezler takıyor… Hem dua alıyor, hem kesesini dolduruyordu. “Hüseyin Diş Atölyesi” isimli bir levha bile taktı. Kalıplar, protez yapımında kullandığı malzemeler ve aletler olmak üzere bayağı bir atölye olmuştu.

Bir gün ava tek başına çıktı. Tüfeğini aldı, kütüklüğü doladı beline, avcı çantasını yanına taktı, şapkasını da başına geçirdi tarlalarda av aramaya başladı. Akşam yaklaşıyorken, hava karardı kararacak bir halde iken ilginç bir şey gördü Hüseyin. Bir yılan ve fare kavga ediyorlardı. Gözlerine inanamadı. Yılan fareye saldırıyor, fare birkaç metre ötedeki ota gidiyor, otu geviyor, kemiriyor dönüp yeniden yılana saldırıyordu. Çok ilginç olan bu durumu üç beş sefer seyretti Hüseyin. “Allah Allah, nedir bu ot, ne yapıyor ki” diye düşündü. Farenin yılana doğru gittiğini gördüğünde, otu kökünden çıkarıp başka bir tarafa attı. Fare dönüp otu aradı, bulamadı, bir oraya, bir buraya koşuşturdu, bulamadı ve bulunduğu yere yığıldı, öldü. Yılan gelip ağzına doldurdu fareyi ve yuttu. Hüseyin, kendisine kızdı. Farenin kahramanca kavgasını kendisi yüzünden kaybettiğini düşündü. Tüfeğini çekti, gez göz arpacık derken yılana boşalttı çifte fişeği. Yılan layığını bulmuştu.

Ertesi gün atölyede ustasına anlattı olayı, inanamadılar. Ustası “hangi ottu” diye sordu. “Valla ustam hangi ot olduğunu sonradan bende çok düşündüm, ama hatırlayamadım. Attığım otu da bulamadım.” Dedi Hüseyin. “Eşeklik etmişsin” dedi ustası. Böyle bir ot atılır, unutulur muydu? Ne kadar kıymetli bir ot olduğunu Hüseyin de düşünmüştü fakat iş işten geçmişti.

Hüseyin hala kendine ait muayenehanede diş çekiyor, diş yapıp takıyor, ara sıra ava gidiyor. Hala fare ile yılan kavgasını hatırlıyor. Bir daha görürüm umuduyla gezinip duruyor…

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Uydurma Hadisler Üzerine

Efendim sizlere üç delikanlıyı tanıtayım bugün. Erdoğan, İnşaat Mühendisliğinde okuyor, üçüncü yılı, Turgut, Kamu Yönetimi okuyor son sınıfta, Hakkı Türk Dili ve Edebiyatı okuyor son yılı. Üçü bir ev kiralamışlar, ev işlerini ortaklaşa yapıyorlar. Kimse kimseye yük değil. Çay ocağında ve yolumuzun üstündeki küçük parkta görürüm onları. Okul dışı zamanlarda hep birlikteler. Ellerinde bir kitap vardır, konuşurlar, tartışırlar. Çay ocağında mahallenin emeklileri ile sohbetleri pek tatlıdır. Sohbetin makaraya dönüştüğü sıralarda Hakkı bir şiir okur veya okumasını rica ederler o da kırmaz, Haşim’den, Yahya Kemal’den, Yunus’tan.. ne bileyim işte aklına ne gelirse okuyuverir. Ortalığı yatıştırır. Mühendis titizliği ile genellikle Erdoğan düzenleyici rol oynar. Turgut her söze karışmaz, sırasında da en acımasız eleştirilerini anlatmaktan, söylemekten kaçınmaz. Haftanın araştırma, tartışma konusu Hadisi Şeriflerdir. Hele şu ‘mevzuu hadis’ sözüne tahammül edememektedirler. Bir türlü akılları ermez. Nasıl olur da peygamberin söylemediği, yaşamadığı, tavsiye etmediği sözler, hayat tarzları onun adına söylemiş gibi, yaşamış gibi uydurulur?

Bu üç kafadarın hep bekledikleri, birisi vardır çay ocağında. Kapıda göründüğü anda hep birlikte anlaşmışlar, sözleşmişler gibi hemen onun yanına giderler. İnce uzun boylu, daima takım elbiselerini giymiş, kravatını takmış, saç sakal tıraşını layıkıyla olmuş bir halin dışında gören olmamıştır. Onun sohbetinden zevk alırlar, konuşmaları yerli yerindedir. Lüzumsuz bir kelimesi bile yoktur. Dede derler. Üç evlat dört torun sahibidir. Memuriyetten sekiz yıl önce emekli olmuş, kendi yağı ile geçinip giden, güler yüzlü bir Türk Aydınıdır.

Dede kapıyı açıp girdi içeri. Etrafa şöyle bir baktı. Her zamanki köşedeki yerine geçip oturdu. Bizim delikanlılar da hemen sohbetlerini keserek Dede’nin yanına taburelerini çektiler. Çaylar söylendi. Hal hatır faslı geçildi. Hakkı elindeki, Yaşar Nuri Öztürk’ün İmamı Azam isimli kitabı masanın üzerine bıraktı. Dede kitabı tanıdı.

-“Haa” dedi. “İmamı Azam.” “Tartıştığınız konu neydi?”

-“Hadisler, özellikle uydurulmuş hadisler. Uydurma Hadis olur mu Dede?”

Çaylarını yudumladılar. Taburelerini masaya yaklaştırdılar. Dede kitabı eline aldı. “Bu kitabı geçen hafta okumuştum” dedi. Karıştırdı sayfalarını. Bir yerde durdu.

-“Size bir cümle okuyayım”. Okuma gözlüğünü burnunun üzerine yerleştirdi. “Sayfa 302 ‘Âişe’nin kezzab tabiriyle damgaladığı tek isim Ebu Hureyre’dir. Bu sıfatla defalarca itham etmiştir.” Çocuklar, kezzab Arapça bir kelime ve aşırı yalancı, ileri derecede yalancı demektir. Kim söylüyor bu sıfatı? Hz. Âişe. Âişe kim? efendimizin karısı. Bizlerin de anası. Kime söylüyor bu sözü? Ebu Hureyre’ye. Kim bu Ebu Hureyre? En fazla hadis rivayet eden kişi. ‘Yaşar Nuri Hoca şu kanaate ulaşır 289. Sayfada. Tartışmasız bir emevi meddahı, tavizsiz bir Muaviye hizmetkarıdır’ Açın hadis kitaplarını, dinleyin vaizlerin, imamların hutbelerini, vaazlarını defalarca bu kişinin rivayet ettiği hadisleri anlatırlar. Yani ileri derecede yalancılıkla itham edilen kişi…

Sinirlendi Dede. “Çayları tazele Hikmet” sert çıktı sözler ağzından. Haklıydı Dede. Milleti, Âlem-i İslam’ı böylece yanıltıp, yanlış bilgileri zehir olup zerk ediyorlardı. Elindeki kitaptan bir sayfa daha açtı; “Bakın şuraya, ‘Muaviye, Ali hakkında çirkin isnatlarda bulunmak üzere Sahabe ve tabiûndan iki ekip görevlendirdi. Bu ekiplere, herkesin karşı çıkamayacağı imkânlar ve bağışlar sağladı. Bu kişilerin sahabeden olanları arasında ebu Hureyre, Amr bin el-Âs, Mugibe bin Şûbe ve Semire bin Cündeb de vardı.’”

“-Nedir şimdi bu. Neler oluyor. Yeni bir konuya geçmeyelim. Sahabe konusu. Yani bunlar da mı Sahabe diyebilirsiniz. Yeter bu kadar. Yalnız size Hadislerle ilgili bir ölçü vereceğim. Dikkatle dinleyin.”

Kitabı masanın üzerine bıraktı. İskemlesinde şöyle bir gerindi. Çayından bir yudum içti. Gözlerini kıstı. Başını yana doğru eğdi. “uydurma, uydurulmuş hadisi nasıl anlayacağız? Bu önemli bir konudur. 1. İlk bakılacak Kur’an’dır. Rivayet edilen hadis Kur’an hükümlerine uygun mu, karşı mı duruyor. Kur’an ayetlerine, hükümlerine karşı bir manası varsa bilin ki uydurmadır. 2. Kur’an’da bulamazsanız, İlme bakarsınız. Efendimizin sözleri ve hayatı ilme asla karşı olamaz. 3. Burada da bulamazsanız gönlünüze müracaat edin. Gönlünüz tasdik edebiliyorsa doğrudur. Tasdik edemiyorsa uydurmadır. İşte size üç mihenk taşı. Yalancılardan korusun bizi ve milletimizi.”

“Amin.” Dediler. Gülümsediler. Problemleri çözülmüştü.

Bir daha bu konuya hiç dönmediler.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

“Samsun’a çıktığım gün umumî durum ve manzara”

1919 yılı Mayıs ayının 19 uncu günü Samsun’a çıktım. Umumî durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harb’in uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve Hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz, korkarak, yalnız Padişah’ın iradesine tâbi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangibir duruma razı.

Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilâf Devletleri, ateş-kes anlaşmasının hükümlerine uymağa lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet, başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919 da, İtilaf Devletleri’nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Buradan başka, memleketin her tarafında, hristiyan azınlıklar gizli, açık, milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine çalışıyorlardı.

Sonradan elde edilen bilgiler ve vesikalarla iyice anlaşıldı ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde teşekkül eden Mavri Mira Cemiyeti,(vesika 1) vilâyetler dahilinde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaç’ı, Resmi Muhacirin Komisyonu (Göçmen işleri komisyonu), Mavri Mira Cemiyeti’nin faaliyetlerini kolaylaştırmakla vazifeli. Mavri Mira Cemiyeti tarafından idare olunan Rum okullarının izci teşkilatları, yirmi yaşından büyük gençler de dahil olmak üzere, her yerde kuruluyor.

Ermeni Patriği Zaven efendi de, Mavri Mira Cemiyeti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da, tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşkilat kurmuş ve İstanbul’daki merkeze bağlı olan Pontus Cemiyeti rahatça ve başarıyla çalışıyor (ves .2).

Durumun dehşeti ve korkunçluğu karşısında her yerde, her bölgede bir takım kimseler tarafından bunlara karşı kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanılmıştı. Bu düşünceyle girişilen teşebbüsler bir takım cemiyetler doğurdu. Meselâ Edirne ve Çevresinde Trakya – Paşaeli adıyla bir cemiyet vardı. Doğu’da (Ves. 3) Erzurum’da ve Elazığ’da (Ves.4) genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilayat-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti  (Doğu Vilayetleri Milli Hakları Koruma Cemiyeti) kurulmuştu. Trabzon’da Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma) adında bir cemiyet  mevcut olduğu gibi, İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresi Bağımsızlık Cemiyeti) vardı. Bu cemiyet merkezinin gönderdiği temsilcilerle, Of kazası ile Lazistan (rize) sancağı dahilinde şubeler açılmıştı (Ves.5,6)

İzmir’in işgal olunacağına dair mayısın onüçünden beri apaçık belirtiler gören, İzmir’de bazı genç vatanseverler, ayın 14/15 inci gecesi bu çok ıztıraplı durum hakkında görüşmeler yapmışlar ve oldu-bitti haline geldiğine şüphe kalmıyan Yunan işgalinin ilhakla neticelenmesine engel olmak kararında birleşmişler ve Redd-i İlhak (Yunan hakimiyetini reddetme) prensibini ortaya atmışlardır. Aynı gecede bu maksadın herkesçe benimsenmesini sağlamak için İzmir’de Yahudi Maşatlığına toplanabilen halk tarafından bir miting yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin, Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle bu teşebbüs ümid edilen derecede maksadı sağlayamamıştır.

(Bu girişten sonra memlekette kurulan dernekler, teşkilatlar, teşebbüsler hakkında uzun uzun bilgi verilir, daha sonra ordunun durumu ve kendilerine tevdi edilen müfettişlik vazifesi ayrıntılı olarak anlatılır.)

Düşünülen Kurtuluş Çareleri:

Şimdi efendiler, müsaade buyurursanız size bir soru sorayım: bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar hatıra gelebilirdi?

İzah ettiğim hususlar ve müşahedelere göre üç çeşit karar ortaya atılmıştı.

Birincisi: İngiltere’nin himayesini istemek.

İkincisi: Amerika’nın mandasını istemek.

Bu iki çeşit karar sahipleri, Osmanlı Devleti’nin bir bütün halinde korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nu, muhtelif devletler arasında paylaşılmasındansa, bütün halinde, bir devletin himayesi altında bulundurmayı tercih edenlerdir.

Üçüncü karar: mahalli kurtuluş çarelerine başvurmak… Mesela bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı ihtimaline karşı ondan ayrılmamak tedbirlerine başvuruyor. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılacağını oldu-bitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmağa çalışıyorlardı.

Efendiler ben bu kararların hiç birisinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassızdı. Hakikat şu ki, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşılmasını sağlamağa çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi mânâsı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.

Neyin ve kimin korunması için, kimden ve ne yardım sağlanmak isteniyordu?

O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir TÜRK devleti kurmak!...

İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da, Anadolu topraklarına ayak basar asmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

 Bu kararın dayandığı en kuvvetli muhakeme ve mantık şuydu: esas Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.

Yabancı bir devletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, aciz ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir, gerçekten bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez.

Hâlbuki Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir!..

Öyleyse ya istiklâl, ya ölüm!

İşte hakikî kurtuluşun parolası bu olacaktı.

…
(1000 temel eser, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı yayınları,birinci basılış,Milli Eğitim Basım evi,İstanbul 1973- 1.Cilt )

(NOT: Yorumsuz.)

(1927 de CHP genel kurulunda 6 günde okunan hitabenin giriş cümleleri böyledir.)

1 Temmuz 2011 Cuma

Semender, Yılan ve Kurbağa

Geceyi bölen canavar düdükleri ile uyandıktan sonra uyku da tutmaz bir daha. ‘Kimi götürdüler’, ‘kimdir hasta’ meraklı soruları kendi kendine sorulur. Pencereden sarkarak cankurtaran aracının nerede durduğu öğrenilmeye çalışılır. Karşıdan, yandan birkaç ışık daha yanmıştır. Yalnız değilsindir gecenin ortasında.

Televizyon açılır sonra. O kanal senin bu kanal benim gezintiler sonunda, belgesel yayınlayan bir kanalda durulur. Camdaki resimler ilginçtir. Merakla seyredilir.

Kertenkele ailesinden, serçe parmak büyüklüğünde bir semender. Üzerindeki renkler sayılamayacak kadar çok. Yeşil, kırmızı, mavi.. “küçücük bu alana nasıl da sığdırmış” diyesin geliyor. Etrafını seyrediyor. Bakışları karşıyı delip geçiyor adeta. Aslan bakışlı. Dev gibi bir yılanla karşılaşır. Yılan biraz mesafeli durur. Çatal dilini çıkartarak etrafı kokluyor. Semenderin gözüne gözüne bakıyor. Başını sağa sola sallıyor. Dilini çıkarıyor, havayı koklar gibi. Belli ki aç. Yiyecek arıyor. Semender tam aradığı gibi. Kuyruğunu sallıyor. Dilini çıkarıyor. Bakışmalar uzun uzun, sanki saatlerce bakışıyorlar gibi. Semender kımıldamadı bile. Dev yılan başını yana çevirdi, döndü ve gitti, başka mecralarda aramaya rızkını.

Semender etrafına bakındı. Kıvrak adımlarla yürüdü, yürüdü. Ağaçların arasından, otların içinden, küçük su birikintilerinden ustaca geçti. Birden bir karanlığa düştü. Ağzını açmış bekleyen kocaman bir kurbağanın ağzındaydı şimdi. Olan olmuştu. Biz semenderin yürüyüşünü, çimlerin arasında dans edişinin zevkini çıkartırken, koskoca bir kurbağanın ağzına girmiş ve yok olmuştu. Fakat kamera kurbağayı çekmeye devam ediyordu.

O da ne? Bir şeyler oluyor. dev kurbağanın gözleri kapandı. Ağzı bir tünel çıkışı gibi açıldı. Semender çıktı dışarı. Yürüdü gitti.

Aç gözlü kurbağa ölmüştü.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...