Ana içeriğe atla

Ortada Akıl Yok ki, Karışıklığı Olsun!


Öyle değil mi? Karışması için, karışacak olandan, karışması istenilenden olmalı. Ha, yok da değil. Yok diyemeyiz. Her bireyin payına olabildiğince, kullanabildiğince hakkı verilmiş ve kullanımına sunulmuştur. Gerisini kendisi bilir.

‘İrade-i cüz’iye diye kendimizi hayalen mutmain hale getirdiğimiz zanlarımız, kullanım programını bile bilemediğimiz bir, ‘bahşedilmiş’ insan olabilme özelliklerinin en önemlisi olan ‘aklın’ nerede ve nasıl bulunduğu ve kullanımı için hangi verilere, hangi güçlere, hangi kolaylaştırılmış emirlere ihtiyacımızın olduğunu, unutarak ve önemsemeyerek, sadece anlamadığımız dillerle yazılmış ve manasına nüfuz edemediğimiz kullanım kılavuzunu cebimizde gezdirmekten başka, ne yapacağımızı, ne işimize yarayacağını bile anlamadığımız ve kullananlara kul köle olduğumuz çok çok önemli hayatı idame ettirici ve dünya alanında en mühim yol arkadaşı.

Olsun. Nasılsa başkaları tam kapasite kullanıyor ya, onlardan yansıyan bize yeter. Böyle de düşünebiliriz. Aslında böyle de düşündüren akıldır. Akıl ama yanında bulunan, şeytan ve yardımcılarından başkası değil. Oysa dilenmek ve Allah’tan başkasından istemek kesinlikle yanlış görülür. Biz, verilenleri değerlendirmek ve tam kapasite ile kullanmak üzere görevlendirilmişizdir. Çünkü ‘yapılması ve yapılmaması’ istenenler ancak akıl sahiplerine hitap eder.

Var. Eğer ki, kullanmıyorsan ‘var’sa ne yazar? Yok hükmündedir. Bu ‘köleliğin’ yürüdüğü bir devri anlatır. Özgürlüğü tatmamışların halidir.

Kullanmak nasıl olur?

Akıl, bedeni idare eder. Öyleyse, beden nazik ve esnek olduğu müddetçe idaresi kolaydır. Aklı yormamak taşıyabileceği yükten fazla yük yüklememek esastır. Bedene bağlı ve yaşaması için gerekli besinlerin fazlası, hantal bir yapıya kavuşturacak ve idaresi zorlaşacaktır. İlk dikkat edilmesi gereken husus budur. Kan akışkanlığını hızlandırmak, kan yollarının (damarların) daima açık olmasını sağlamak akıl için önemli bir yardım olacaktır. Kalp civarındaki damarların yağlanmaması ve yolların kalp çıkışından itibaren düz bir yol benzeri olması, çakılların, temizlenmesi, tepeciklerin tıraşlanması gerekecektir.

Bunun yolu, bildirilen emirlere uyulmaktan geçer. Emrin dışında hayat sürenlerin kan yollarının tıkanması ihtimali yüksektir. Burada akıldan bahsedilemez.

Bir de akıl, geldiği yere özlem duyar. Onu, bütüne doğru yukarılamak ve yolunu daima o yöne doğru tutmak, onun işlevlerini yapmak ve doğru yolda sabitlenmek üzere yönünü çevirmek belki de ilk yapılması gerekenler içinde olacaktır. Bu durumdan zevk alacak ve bu yolda kaldığı sürece de ‘geliş yerinin’ yardımı eksik olmayacaktır. Ki, geldiği yer; Külli akıldır. Ve böylece, akıl, kendi hakikatini idrak edebilir. Ki, akıl ancak bu halden itibaren gerçek akıl olmaya başlar. Bunun dışındakiler, hayal âleminde zanlarıyla ömür tüketirler. Ve aslında bu tipler henüz dünyaya ayak basmamışlardır, dünyada olmayanların ise, akla ihtiyacı yoktur.

Demek ki, aklın, ilim ve irfan ile terbiye edilmiş olması, geleceği kavrayabilmesi için gerekmektedir. Bu akla, kavrayıcı, kapsayıcı akıl da denebilir. Dünyalık akıl ile ancak, yeme-içme-barınma-üreme ameliyeleri gerçekleştirilebilir. Bunların dışındaki dünya ve ölüm ötesi sonsuz hayat hakkında bir fikirleri yoktur zaten onları da ilgilendirmez. Yani, yok! Hükmündeki akıl.

İrfan sahibi, akl-ı küll mertebesinden bakar hayata bu da, nur-u Muhammedi mertebesinin hakkını vermiş ve hem hal olmuş akıl demektir. Dikkatle incelemek gerekirse, bu dünyaya verilmiş ilmin, ana kaynaktan ve o kaynağa tabilerinden gelmiş olduğunu kolayca görürüz. Kime verilmiş olursa olsun, kaynağa tabidirler ve yine dikkatle bakarsak tamamı tevazuu sahibi zatlardır. İlim tahsili adına, nefs kayalıkları inşa etmekle, âlim olunmaz ve bu insanlardan bir şey beklenmez. Kaç yüz yıldır İslam Âleminin içinde bulunduğu durum da budur.

Kısa sürede terk edilmesi gerekenler, bırakılmamacasına sahiplenildiği sürece bu dünyada bize gelişme de olmaz, ilmi gelişme de, huzur da!…

‘Kısa sürede terk edilmesi’ni sağlayanlar ise, ‘kendini sakin ve tarafsız olarak eleştirebilenler, bulunduğu yeri değerlendirebilenlerdir’. Zira bu dünya hayatı bir daha ele geçmeyecektir. Akıllı insan, daha ziyade yarınını düşünen kimsedir.

Hz. Mevlana’nın bir beytini şöyle şerh etmiştir Hüseyin Avni Konuk:

“Hekim-i ilahi, işi anladıktan sonra dedi ki; O ulûm-ı zâhiriyye doktorları, bundan, bu cehil hastalığını gidermek için her ne öğretmiş ve kendi bilgileri dairesinde her ne ilaç yapmış iseler, o bu aklı tenvir ve ma’mur etmek olmamıştır; belki büstün harâb etmek olmuştur.”

Bu durumda ya yanlış hekime gidilmiş, ya da hekimin teklifleri yanlış uygulanmıştır.

Beyit, tam da bizim halimizi anlatmaktadır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…