Ana içeriğe atla

Bülent Bey, ‘Dönmeyenler’den miş!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, siyaset meydanlarında oy avcılığı yaparken "Mevlevi, ’bizim zikrimiz çok güzel, Allah deriz döneriz, döneriz Allah deriz’ demiş. Nakşi de ’Çok güzel de biz böyle yapmayız. Biz bir defa Allah deriz, bir defa dönmeyiz’ demiş. İkisi de aslında Allah’a zikrediyor da biri dönmeden zikrediyor biri dönüp zikrediyor. Çok şükür biz de dönmeyenlerdeniz. Bir defa bu yola çıktık, çok şükür başımız hiç öne eğilmedi. Ne zulümler, ne haksızlıklar gördük. Postmodern darbeler, muhtıralar, 28 Şubatlar çıktı, eğilmedik" (Radikal, 7 Eylül 2010)

Cehaletini, cesurca anlatıyor. Özellikle siyasiler bilmedikleri konularda konuşmayı, bilmedikleri, bilemedikleri anlamadıkları konularda ahkam kesmeyi, halk kitlelerine, onların hoşuna gitsin, oylarını versinler diye nasıl da anlatıyorlar. Bilmiyorsun. Bari sus. Ya da, siyaset konuş, anayasa konuş, devlet yönetimini konuş, mesleğin olan hukuk konuş… hayır illa ki, manevi manalar yüklü bir konuyu taşıyacak meydana, oy avlayacak. Halkın-kitlelerin bilgisizliğinden, masumiyetinden istifade ile. “çok şükür bizde dönmeyenlerdeniz. Bir defa bu yola çıktık, çok şükür başımız öne eğilmedi. Ne zulümler, ne haksızlıklar gördük. Postmodern darbeler, muhtıralar, 28 Şubatlar çıktı, eğilmedik.” İyi yapmışsınız sayın Arınç, eğilmemekle, iyi yapmışsınız. Aferin size. Peki ama, bir önceki anlattığınız hikaye ile ne ilgisi var bu cümlenin? Mevlevi’yi Nakşi’yi bir hikayede anlatıyorsun. Arkasına siyaseti bağlıyorsun. Olacak iş mi bu? Seni dinleyenler, halk nasıl anlayacak? Hiç düşünüyor musunuz? Halk, senin anlattığının içinde sadece Mevlevi ve Nakşi kelimelerini, çok şükür kelimesini anlar. O kadar. Bu kelimeler de size oy kazandırır değil mi? biliyorsunuz canım. Bilmediğiniz bir şey var sadece. O da anlattığınız hikayenin ne anlama kullanıldığı erbabınca.

“Dönmeyenlerdeniz” demekle ne anlatıyor Arınç Bey acaba?

Hazineden bir bölüm, yerlere saçılabilir mi? cebindeki parayı etrafa atabilir misin? Çocukların eline altın verebilir misin? oynasın diye. Yarın birisi çocuğun elindekini değersiz bir şeker karşılında alır değil mi? hazineyi ortaya saçma. Bilmiyorsun sus. Hatta bilmediğini de bilmiyorsun. Dücane Cündioğlu’nun deyişiyle “bilmediğini bilmeyene ne öğretebilirsin?. Hiç.” Siyaset meydanlarında siyaset, ekonomi, hukuk anlatılır. Sosyolojik veriler tartışılır. Maneviyat değil.

Konu açılmışken, Bülen Arınç beye dönmesini tavsiye edebiliriz. “Dön” ki, belki “Halk”a hizmet etme fırsatı düşer.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…