12 Ağustos 2015 Çarşamba

Akıl Üzerine Tartışma


Dilinizi bozmaz, kavramları aynı yollarla algılar, bakışlarınızı ortak noktalarda birleştirebilirseniz,

Kolayca anlaşırsınız.

Yanda oturan lafa karışarak:

“Bu söylediğiniz dünyanın en zor işidir. İki öz kardeşten bile beklemek saflıktır” dedi.

Onun bulunduğu taraftan böyle görünüyordu anlaşılan. Doğruya, doğru deriz. Kolay değil elbette, kolaylıkla mı girilir savaşlara, kolaylıkla mı bitirilir savaşlar. Tabi ki, bir sürü zorluğu var. Ama karşılıklı iyi niyetler ortaya konulursa, anlaşmaya ortaklaşa çabalarla kolaylıkla varılabilir. Bu yolda, taraflardan birinin çabası, diğerinin eski hali muhafazası, uzlaşmadan, barıştan, anlaşmadan uzaklaşma sonucunu doğurur. Biz bu durumu, millet olarak son Beş yıldır fiilen yaşıyoruz.

Dil ayrıştı, farklı anlamlar yüklüyoruz kavramlara, her neye baksak bakış noktalarımız farklı noktalardan, tabi ki, anlaşmak imkânsız.

Bu ‘anlaşmak - uzlaşmak’ kelimesine ulvi manalar yüklemeye yer yok. İster anlarsın, istersen anlamaz, keyfin bilir ki, madem akl-ı cüz sahibisin. Ne de olsa doğrular, herkese göre değişiyor. “Senin doğrun sana, benim doğrum bana” der geçeriz.

Kavram kargaşası nereden doğuyor derseniz;

Problemi soran da, cevaplayan da akıldır.

Burada akıl, çözülmesi gereken en büyük bilinmeyen veya bilindiği sanılan. Doğru yolu gösteren de o, yanlışa düşüren de o. Savaşlara götüren, barış çağrısı yapan, çözülmez problemlere gark eden, yüzyıllardır çözülemeyen problemi şıppadak çözen de o. Ahırını berbat eden de o, ahırını güzelleştirecek olan da o. Yola onunla çıkılır, yol onunla bulunur ancak. O yoksa din de yoktur.

Akıl, her birimde aynı seviyede mi çalışır? Aynı renkte mi faaliyette bulunur? Aynı doğrultu da mı sahibini yöneltir?

Burada, yukarıda lafa karışan kişinin ‘saflık’ tabirini kullanmak gerekecektir.  Kaldı ki, o kişi söylediği cümlede haklıydı. Dünya üzerinde kardeş bile olsa, ikiz kardeş bile olsa iki aynı kişi yoktur ki. Benzer iki şey yoktur ki, birbirini tekrar eden iki tecelli yoktur ki. Hatta gökyüzünden yeryüzüne düşen her damla yağmur tanesinin bile birbirlerine benzerliği yok. Öyleyse benzer iki beyin de, iki akıl da, bir konuda aynı düşünen iki beyin de yoktur diyebiliriz. Yani farklı çalışır, değişik işler yapar her akıl ve her akıl sahibi.

İşte anlaşmazlığın noktası, işte bize anlaşmazlık gibi gelen nokta.

Akıl varsa, her şey kolay, akıl varsa, hiç de kolay değil.

Ne yapılmalı, çözüm nedir?

İşe ‘akıl’ı eğitmekle -terbiye- başlamalı deriz. Bu nasıl olacak derseniz;

Aklını nefsin emrine verenlerin, aklını gönlün emrine verenlerle bir arada olamayacaklarını söylemekle işe başlarız. “Tatlı suyla, tuzlu suyun birleşemedikleri” gibi.

Ve çözüm bu cümlede gizlenmiştir.

Bu ülkenin okullarında kaç tane derslik var? (bilmiyorum) diyelim ki Yüz Bin.

Hah, işte okulların o sınıflarında eğitim alan bir öğrencinin aklını gönlüne evirebilirseniz, hayatınız (hem dünyanız, hem ahırınız) kurtulur.

Zor mu?

Çok bir şey mi istedik canım efendim?

Mesela Kırk öğrencilik her sınıfta sadece bir öğrenciyi istediğimiz yönde eğitin,

Ben size Bir değil, Milyon dünya kurayım.

Buyurun, Halep oradaysa arşın burada.


2 yorum:

  1. İlhan Yalçın :

    Hocam, ben akıldan daha çok adalet, hak, dürüstlük, doğrudan yana olma duygularının içselleştirilmemesinden, karakterin en önemli parçası haline gelmemesinden bu haldeyiz diye düşünüyorum.
    Zira, bu "menfaat" akılı geri plana atıyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sanırım belirttiğiniz vasıfları da harekete geçirecek olan (eksi veya artı) yine akıldır.

      Sil