8 Ekim 2014 Çarşamba

Küçük Bir Analiz, Bir-İki Teklif


Yapılan ittifaklar, kendine ait olmadığını sandığı kitlelerden destek beklemek için kendini aşarak, diğer taraftan olduğuna şüphe duyulmayan kişileri aday yaparak, yine kendine ait olmadığını sandığı kitlelerden oy devşirmeye çalışmak… Olmadı. Onların oylarını almaya çıkarken, hazır oylarından da oldu. Hem MHP, hem de CHP içindir sözümüz, olmadı işte. Oysa Türk demokrasisi tarihinde, koalisyonlar tecrübeleri hariç, benzeri bir uzlaşma görülmemişti. Heba edilmiş olsa da, başarılı olamasa da denenmiş olması, demokratik tecrübe adına önemlidir. Özellikle CHP içinde, ‘sağa kaymak’ olarak adlandırılan eleştirilere sebep oldu. Bunu doğal karşılamak gerek, çünkü başarısızlığın sebeplerini aramak kurultayların işidir.  Benzer tartışmaların yapılabilmesi adına, seçimden sonra, 11 Ağustos tarihli yazımızda ‘Ülkücü Kuruluşlar Kurultayı toplanmalı’ önerisini getirmiştik. İstişarelerden doğru kararlar çıkar. Siyasete yön verir. Tabanın  -milletin- istek ve kabullerine dayanmayan siyasetlerde başarısızlık kaçınılmazdır. Bu sonuç da tecrübe edilmiştir.

Belirlenen ‘Çatı Adayı’ iki parti seçmenleri üzerinde de beklenen hayalleri, kurdurtamadı, 12 yıllık iktidarına rağmen, bolca eleştiri bulunmasına rağmen, yeni şeyler söyleyemedi, beklenen etkileşimi sağlayamadı her iki partinin seçmen tabanına. Cumhuriyeti kurmakla öğünen büyük bir geçmişe sahip CHP tabanı, yıllardır kurduğu hayallerinden vaz geçemedi, 45 yıllık siyasi mücadele hatırası olan MHP tabanı da, kurduğu öz hayallerinden sıyrılıp, yeni bir maceranın peşinden gitmeye katlanamadı. Böylece, siyasi tabana uzlaşmalarla, anlaşmalarla, tüzüklerle, disiplin kurullarıyla bazı hayallerin dayatılamayacağı da anlaşılmış oldu. Çünkü herkesin hayali kendi zevkidir kuralı burada da değişmedi. Her iki partinin tabanı da karakterlerine müdahaleyi kabul edemediler. Parti üst yönetimlerinin tabanı, karakterlerine göre tahlil ederek yönetmesinin kaçınılmaz olduğu bir kere daha anlaşılmış oldu. Onlara ya, eski hayallerinin üzerine minik ilaveler katarak, ya da dünyadaki ilmi ve sosyal gelişmelere göre ana hayallerden geçmeden, radikal değişimlere giderek meseleleri anlatmanın en iyi yol olacağı kabul edilmelidir.

Başarı için gözden ırak tutulmaması gereken ilk şart; her nereye seçilecekse bir aday, aday yapılmazdan evvel mutlak surette tabanın, olabildiğince geniş üyenin (aslında tüm seçmenin)  onayının alınması gerekir. İkinci gerekli şart ise; olabildiğince üyelerin ve oy verecek halkın maddi ve manevi seçim giderlerine katkı yapmasının, afiş asılması, bildiri dağıtılması gibi işleri bizatihi yapmalarının sağlanması. Bu noktada, Sakarya Savaşı’ndan evvel Atatürk’ün, ‘her evden bir çift çorap ve çamaşır’ verilmesi kanununun manası iyi anlaşılmalıdır. Bir çift çorapla savaşa katılan halk, manen de ordunun arkasında duracaktır, asıl burası önemlidir.

MHP’ye oy verenlerin veya Ülkücülerin tamamının filozof olmalarını beklemek yanlıştır. Her insanın bildiği en iyi iş neyse o kişiden istifade edilecek olan alan orasıdır. Marangoz ustasından, elbise dikmesini istemek ne kadar yanlış! Demek ki, kadronun bilgi, beceri ve yeteneklerine göre neleri yapabilecekleri belirlendikten sonra, onlardan ancak bildikleri işlerde bir sorumluluk alanı tanınmalı ve o alanda özgür bırakılmalıdır. Herkese yapabileceği bir işi vermek, emeğini harcayan kişinin yapacağı işin sonucunu da takibini gerekli kılar ve böylece iç denetim gerçekleşmiş olur. Burada unutulmaması gereken bir konu da şudur: üyelere veya taraftarlara tevdii edilen her işin takibi yapılmalı ve başarılı olduklarının tespiti halinde mutlaka ödüllendirilmelidir. Bir teşekkürün açamayacağı kapı yoktur. Bir Gönlün tamir edilmesinin 40 yıllık Hac’ca bedel olduğunu Yunus söylemiştir.

Eğitim sistemimizin ezber üzerine kurulu olduğu bilinmektedir. Bu itibarla sorgulama yapmayan nesiller yetişmiştir. Üyeleri ve özellikle Ülkücüleri sorgulayanlar olarak yetiştirilmesini sağlamak ve sorgulama yapmayanlara, karşı sorular sorularak katılımlarının sağlanması, tartışmalara iştirak ettirilmeleri geleceğin -medeniyetin- kurulmasında önem arz etmektedir.

Dikkat edilmişse, değerlendirme ve tekliflerimizin özü İnsandır.


Sevgiyle aşılmayacak dağ, geçilmeyecek yar yoktur.

6 Ekim 2014 Pazartesi

‘Dersimli Kemal’in Hatırlattıkları


 “26 Kasım 2004’te Diyarbakır’a giden yedi kişilik bir AB Parlamenterler ve Komiserler Heyeti Diyarbakır’da Baydemir ile görüşürken heyetteki parlamenter, Rsandrof Baydemir’e şöyle demişti, ‘Türkiye’nin AB’ye girmesi AB’nin Diyarbakır’la buluşması olacaktır. Bölgenize mücadelenize Kürdistan’a katkı sunmaya çalışıyoruz.” (Taylan Sorgun, 20.09.2005, Ortadoğu)

“Kürdistan’a katkı sunmak!”. Bugünün meselesi, bugünün talebi değil özerklik şartı. Öteden beri bildiğimiz, AB ve ABD küçük otonom bölgeler yaratmak istiyor Türkiye’de. AKP ve çoğu uygulamalarında ortak olduğu PKK’nın temsilcisi HDP’nin, zaten talepleri 20-25 adet küçük bölgelere ayırarak, yönetimini de özerk hale getirmek. PKK ve zihniyetini Türkiye’de kullandıkları gibi, PKK uzantısı olan PEJAK’ı da “Kuzey Irak dağlarından İran içlerini sürekli hedef alıyor. İdelojik eğitimlerinde Öcalan’ın görüşleri öğretiliyor onlara.. ABD’nin PEJAK’ı İran rejimine karşı kullandığı iddiları yeni değil. Ohio’lu Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Dennis Kucinich bir süre önce bu iddiayı açıkça dile getirmişti.

AP muhabiri, 27 Kasım’da New Yorker muhabiri Seymour Hersh’in de ‘Pejak’ın ABD’den ve İsrail’den destek aldığını yazdığını’ hatırlatıyor.” (Ferai Tınç,04.02.2007, Milliyet)

PKK ve türevlerini silah, eğitim, lojistik desteklerini sağlayarak, amaçları doğrultusunda rahatça kullanıyorlar. İçeride ise, ‘Kürdistan’ vaatleri, özerklik yemlerini bolca sunarak, işlerini rahatça gerçekleştirmek istiyorlar. Doğrusu epeyce yol aldılar. 30 yıldır, durmaksızın televizyonlarda, Kürt diyorlar, ana dil diyorlar, demokratik haklar diyorlar, konuşmalarını akademisyenlerle, sakallı hocalarla destekliyorlar. 30 yıldır şamar oğlanına çevirmek istediler. Hakaretler gırla gitti, Kürt demek, Kürt haklarından bahsetmek ilericilik, demokratlık gibi sunulurken, Türküm demenin faşistlik olduğunu söyleme cür’etini bile gösterdiler. Geldiğimiz noktada, çok önemli ilerlemeler sağlamış olsalar da başarılı olamadıkları, milletin direnç damarlarının siyasi seçimlerde, mitinglerde, salon toplantılarında, siyasi partilerin kongrelerinde delegelerin kullandıkları oylarla ortaya çıktığı görülmektedir. Özellikle, Ergenekon yargılamalarında gösterilen direnç bu milletin daha ölmediğini açıkça anlatıyordu. Sanıyorlardı ki, üç-beş general, bir-kaç yazar tutuklarsak bu millet diz çöker. Avuçlarını yaladılar. Ancak, Türk Ordusunun kurmay heyetine yıllarca azap çektirdiklerini de söylemek namus borcudur. Bunlar tamamen milletin direncini kırmaya yönelikti.

Siyasi partilere yaptıkları kaset, yalan, iftira operasyonları da aynı tür baskıların ve ele geçirme faaliyetlerinin sonucuydu. AKP ile el ele vermiş küresel çeteler, iki siyasi partimiz CHP ve MHP üzerinde oynanan kaset oyunları ile sonuca varmak istediler. Siyasetten ekarte edilenler oldu, olabilir. Ama bu siyasi kuruluşlarımız dimdik ayakta kalabildiler. Atlatılan badire az-uz değildi. Bütün dünya birlik olup, dâhilden devşirdikleri aydın kılıklılarla ve medya gücüyle saldırdılar. Yedi düvel de diyebiliriz. Nitekim Kürt sorunu, sözde Ermeni sorunu, misyonerler sorunu, Alevi sorunu, ülkedeki tüm etnisitenin kaşınması sorunu, özelleştirmeler sorunu, enflasyon sorunu, cari açık sorunu… Milyon sorunla boğuşan tek başına bir devlet ve kurumları.

Atilla İlhan, ‘peki biz ne zaman ray değiştirdik’ diye sorar ve cevaplar: “ilk ray 1938’de değiştirildi. 1938’de Gazi’yi kaybedince ray değiştirdik. Çok kısa bir süre sonra o zamana kadar Batıyla hiçbir anlaşma yapmamış Türkiye Cumhuriyeti Fransa ve İngiltere’yle ittifak anlaşması yapmıştır. 1940’ta Yunan-Latin tabanına dönülmüştür. Bunun Tanzimat demek olduğu çok güzel gizlendi, büyük bir ilericilikmiş gibi sunuldu. Ve 1941’den itibarenden de milli eğitim milli olmaktan çıkarıldı. Aynı zamanda hem dini eğitime fırsat verildi hem yeniden sömürge okulları memleketin her tarafında pıtrak gibi bitmeye başladı.”

 ‘Sömürge okulları’ sömürge aydınlarını yetiştirdi. Kafası görünüşte Türk, düşünürken İngiliz, Fransız, Alman gibi olan aydınların üretimleri de, eğitildikleri kültürün gereklerine uygun oldu. O kadar çoklardı ki, onların konuşmalarından, fikir açıklamalarından, milli görüş bildirecek münevverlere sıra bile gelmiyordu. Birbirlerini öylesine desteklediler ki, televizyonlarda karşı fikir söyleyen yalnız bir kişinin üstüne hepsi birden saldırdı. Parasal destekleri çok kuvvetli olduğundan, gazetelerin, televizyonların neredeyse tamamına sahip oldular. Tek ses onlarınkiydi. Toplumun beyni yıkandı, algılar istedikleri yönde yapılandırıldı. Ali Kemal’e rahmet okutacak türden söylemleri Otuz yıl boyunca her gün duyurdular hoyratça.

Bütün bu faaliyetler sonucunda, milli kabuller, ilmi derinlik, manevi zevk kayboldu. Görünüşüne göre, sathi, basit, ilimden yoksun, basireti eksik değerlendirmeler hâkim oldu. Öyle ki, mezar ziyaretlerine göre sağcılık-solculuk tartışmaları ana muhalefet partisinin kongresine kadar girdi. Zevk kaybolunca, alelade dünyalar ve hayatlar insanımızın aklını, fikrini, kalbini doldurdu. Anlatılan bu tablodan medeniyet çıkmaz. Bu tablodan huzur ve refah çıkmaz. İster Başbakan ol, ister üniversite rektörü, ister tarlada çalışan rençper, fark etmez. Derinliğinden habersiz iken, zahirine göre karar veren ve hayatını tanzim etmeye çalışan garip bir toplum yapısına bürünürsün o kadar. Bunun da dünya hayatı içinde hiçbir önemi yoktur, kendinizi dinletebileceğiniz bir akıllı bile bulamazsınız. Yani, kendiniz çalar, kendiniz oynarsınız.

Derinliğine nüfuz etmeden, ‘Özerklik Şartı’ndan bahseder, kendinizin ‘Dersimli Kemal’ olduğunu söylerseniz, düşmanlarınızı güldürürsünüz. Anlamsız ve hiçte gereği yokken söylerseniz, bu ifadeler bir yerlere mesaj vermeyi anlatır. Zaten gürültüye vurarak ve konuşmanın devamında da gargaraya getirerek, konuyu unutturmak da delegenin hafızasıyla oynamaktır ki, en tehlikelisi de budur. AKP’nin yapmak istediklerine karşılık, ‘ben daha iyi yaparım’ demek ne derece 6 Ok’un; milliyetçilik, Halkçılık ve Devletçilik manalarından hangisine uygun düşecektir?

Türk Devleti, Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na çekinceler koymuştur. Bu çekincelerin kaldırılarak, özerklik Şartının kabul edilmesi, Türkiye’ye, Türk Milleti’ne neler kazandıracaktır Sayın Kılıçdaroğlu veya neler kaybettirecektir? Derinlemesine hiç düşündünüz mü, yoksa elinize tutuşturulan bir metni delege huzurunda söylemek için size iktidar mı vaat edildi, yoksa iktidara gelmenin tek şartı olarak, ABD ve AB’ye biat etmek olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Artık, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ana muhalefet partisi de AKP’leştirilmiş ve gayr-ı milli hale getirilmek üzere hayli yol alınmıştır. Düvel-i muazzama, AKP bloğunun yanına Ana Muhalefeti de yerleştirmiş ve son atışın zamanını bekleyecektir.

Son söz:

MHP’nin işi iyice zorlaşmış ve Mecliste tek başına bırakılmıştır.

Basiretiniz sade, keskin ve Hakk üzere olsun.



4 Ekim 2014 Cumartesi

Sakarya Meydan Muharebesi


Bağımsızlık yolunun açıldığı, Malazgirt’ten sonra, Anadolu’nun Türk vatanı olduğunun ikinci kere tescil edildiği meydan savaşı. Üzerinde yaşayacak kadar toprak -vatan- yoksa bağımsızlık söylemi sözde kalır. Bizanslılar elindeyken mahzun olan topraklar, fetih yoluyla geçer Türklerin eline. Yunanlılar Bizans’a ait olduğunu iddia ettikleri, tabii ki İngilizlerin kışkırtması ve destekleriyle, Anadolu topraklarının Batı kesimlerini işgal ederler ve ele geçirmeye çalışırlar. 800 yıldır bizim olan fethedilen vatan, düşman çizmeleri altındadır. 1921 deki kanlı çarpışmalar Sakarya’da meydana gelir, ezilerek yenilen Yunan ordularının takibi, İzmir’e değin sürer ve genel anlatımıyla, düşman denize dökülür. Viyana’dan beri boynu bükük evlerine dönen Türk Milleti’nin yeniden dirilişi, Sakarya’da mümkün olmuştur. Sakarya bağımsızlığın mührü, vatanın teminatıdır.

Yaşanan şu felaketi yazmak zorunluluğu var: savaşın başlangıcında Yunanlılar (10 Temmuz) kârlı başladılar. Kendi vatanında yenilgi çok ağır olur ve çarpışmalarda 40 Bin şehit verilir. Düşman ordusuyla araya mesafe konulmalı ki, toparlanma, düşünme, dinlenme sağlanabilsin. “Türk ordusu Eskişehir ve Kütahya’da yenilerek geri çekilmeye başladı. Yunanlılar Eskişehir, Kütahya ve Afyon’u ele geçirdiler. Mustafa Kemal ordunun Sakarya gerisine çekilmesini uygun gördü. Çünkü Yunan ordusu çok daha güçlüydü.” (Ana çizgileriyle Türkiye’nin Yakın tarihi, Sina Akşin, I. Cilt)

Falih Rıfkı Atay anlatır: “Mustafa Kemal Ankara’da bozgun haberini aldığı vakit pek öfkeli idi. Fakat soğukkanlılığını takınarak cepheye geldi. İsmet Paşa, Mustafa Kemal’e selam durur: ‘Yapamıyorum’ der.

Mustafa Kemal daha önce Garp Cephesi Komutanlığı’na Fevzi Paşa’yı getirmeyi düşünmüş, Fevzi Paşa yanında kalmak isteyerek özür dilemişti.

Mustafa Kemal İsmet Paşa’ya;  ‘yaparsın, yapacaksın’ der.” (Erol Mütercimler, Komplo Teorileri)

Savaş, milletin bütünüyle katılımıyla kazanılabilir ancak. Kuvvetler aynı noktaya çekim yaparlarsa, ağırlığı yerinden oynatabilirler. Her kuvvet farklı yönlere çekerse, o ağırlığın yerinden oynatılabilmesi imkânsızdır. Birlik sağlanmadan, bütünlük kurulmadan zafer hayalden öteye geçemez. Yapılması gereken (budur) oydu. Meclis’ten yetki istedi ve istediği verildiğinde ilk yaptığı (çıkardığı kanun) şuydu; “..Her aile birer takım çamaşır, birer çift çorap ve çarık verecek, besin maddelerinin yüzde kırkını, silah ve cephanesinin tümünü, taşıt ve binek hayvanlarının yüzde yirmisini, bedeli sonra ödenmek üzere teslim edecek  gibi hükümler içeriyordu…” (Akşin, aynı eser)

Unutulmasın, başarı birliktedir. Katılmayanları bile, itirazsız bir hale getirmeden başarı muhaldir. Sakarya zaferinin altında milletin bütünlüğü, zafere odaklanması yatar. Lider, bu bütünlüğü sağlayabilen kişidir. Hata yapma şansı olmadan ve süratle alınan kararların derhal hayata geçirilmesi ve hedefe yürünülmesi başarının şartlarındandır.

****

“Kütahya, Afyon, Eskişehir”; Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve sair devlet kurumlarıdır. Ele geçirilmiştir. Öyleyse Sakarya gerisine çekilerek, birliğin kurulması, kardeşliğin sağlamlaştırılması eylemlerine girişilerek, tüm taraftarlarının ve hatta tüm milletin hareket etrafında birleştirilmesi sağlanarak, taarruza hazır hale gelinmelidir. Önümüzde fazla da bir zaman yoktur. Hareket alanı ancak bir-kaç ayla sınırlıdır.

Esasen; hileler, kandırmalar, propagandalar olarak öne çıkan bu savaşta, çok önemli badireler atlatılmış, kayıplar verilse de önemli başarılar elde edilmiştir. Milletin azmi, mücadele gücünü asla bırakmamıştır. Savaş, çok büyük güce karşı, örgütlenmesini bile uzun zaman sonra çözebildiğimiz, dünya küresel güçlere karşıdır ve bu gücün başında da maalesef dostumuz ve stratejik ortağımız vardır, zaten savaş oyunun zorluğu da buradan kaynaklanıyor. Dost sandığımızın düşman olarak karşımızda bulunuşu. (Not: Bu durumun, iktidarla, muhalefetle, karşı olmakla, kabul etmekle bir alakası yoktur.. dikkat!...)

****

Kendinden ve gücünden emin Yunan orduları, Ağustos ayı ortalarında Sakarya’ya doğru yürüyüşe geçer, hedef Ankara’dır. İnancını, azmini koruyan Türk ordusunun hedefi ise, mevzileri korumaktır. Bu inançla yaşanan şiddetli çarpışmalar sonunda Yunan ordusuna büyük kayıplar verdirilir. Görülmemiş başarılar elde edilir. Her mevzide düşman kuvvetlerine ağır kayıplara uğratılır. Türk stratejisi şudur: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır”. Düstur, ordunun bütün elemanları tarafından benimsenmiştir. Ve Başkomutanın istediği gibi, düşman istenilen (savaş planının kurulduğu oyun sahası) yere kadar kendisi gelmiştir. Eylül ayının ortalarında ise, Türk Taarruzu başlamış ve Yunan ordusu, ezilerek Batı’ya doğru çekilmek zorunda kalmıştır.

Ve zafer.

****

“Devletler, her türlü hukuk-u insaniyeden tecerrüd ederek memleketimizin en kıymetli ve en feyizbar yerlerini çiğnediler.

İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Adana, Trakya, İstanbul vesaire gibi en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu tarz-ı hareketten daha elim bir nokta varsa, o da bir memleketin asırlarca bağrında bulunan insanların dahi düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır.

Arkadaşlar;

Biliyorsunuz ki, bu dâhili düşmanlar, harici düşmanların yapmaya muktedir olamayacağı yeni ve feci ef’al ve harekâtı irtikâpta tereddüt göstermemişlerdir.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

****

Tarihin tekerrür etmesi bir kez daha vukuu bulmuştur. Durum aynıdır. O halde ilk yapılması gereken, dâhildeki düşman saflarına geçmiş olanların, ekarte edilerek, düşmanla ilgileri kesilmelidir.

Bu nasıl olacaktır?

Sakarya Meydan Savaşı bizlere çook örnekler, tecrübeler sunuyor.



3 Ekim 2014 Cuma

Şu; ‘Hayırlara Vesile olsun’ Lafı


Bütün mesele, halkı avlayarak, oylarını yemek!. Vesile, daima bir vesileyi doğurur, bu vesile ise, kendi vesilelerini doğurmak, mal üstüne mal katmak için ayarlanmış enteresan bir vesile!.

Benim anlam veremediğim şudur; haydi, mal katma vesilesi olarak, ‘hayırlara’ kelimesini katarak, ‘vesile’ kelimesinin içinde bulunduğu bir cümleyi kuruyorlar. Anladım, onlar, mallarına mal katmanın vesilesini arıyorlar. Bunu anladım; benim anlamadığım şu; peki, sen niye aynı tanımı yapıyor, onların kullandığı cümleyi sen niye kullanıyorsun?

Ben söyleyeyim; sen onların peşine takılmış, yeni üretimler gerçekleştiremeyen, basit, sıradan birisisin. Aslında sen yoksun. Aslında, ‘ben yokum’ diyorsun. Ne varsa onlarda var diyorsun, ben onların ancak bir takipçisi olabilirim diyorsun.

Şimdi, sana desem ki;

‘Hayırlara vesile olsun’ lafı yanlıştır. İnanıyorum ki, buna da onlardan evvel sen cevap vermek için atlayacak ve derhal karşı çıkacaksın.

Anlıyorum, sen ancak sadece karşı çıkarsın, ama neden karşı çıktığını bir türlü anlatamıyorsun.

Sen kimsin arkadaş? Sen kimin adamısın? Sen kimin adına hareket ediyor ve bu oyunun içinde kimin adına bulunuyorsun?

Kendine ait bir literatür yaratamıyorsun, kendine ait literatürü rakiplerine kaptırıyorsun, sonra da dönüp, onlara mal olmuş lafları kendine aitmiş gibi kullanabiliyorsun. Sen ne yapmak istiyorsun arkadaş? Sen kimin değirmenine su taşıyorsun?

Hırsızlığı, arsızlığı, mandatörlüğü ‘hayırlar’ kavramının ardına saklanarak, aklamaya çalışanlara neden yardımcı oluyorsun? Onların kullandığı her kavramı sen de kullanırsan, sen de onlardansın demektir! Onların dansına katılırsan, aynı grupla kankasın demektir, onların düğününe davetli iken, onlardan evvel sen ön sıraları alarak, düğün sahibi gibi davranırsan, onların ta kendisisin demektir. Öyle olmadığını da sakın iddia etmeyesin. Biz burada siyaset oyunu oynamıyoruz. Sizin kadar da rahat değiliz. Biz, bir günahın temizlenmesi çalışmasını da yapmıyoruz. Biz vatan toprağı, milletin huzuru, insanlığın yararı nerede ise orada bulunuruz. Maalesef seni orada göremedik.

Hiç olmazsa yaptığın eleştiriler kadar onların kelime ve kavramlarından uzak durmanı isteriz. Yapamıyorsun. Yapamıyorsan, bırak, yapamadığını açık yüreklilikle söyle, bu bir büyüklük itirafı olur bizim için, yapamıyorsan, bırak yerine yapabilecek birisi gelsin. Adam mı yok bu koca ülkede? Hem eleştiriyorsun, hem onaylıyorsun! Bu ne yaman çelişkidir?

Mübarek olsun:

‘Tezkere’ MHP’nin verdiği ‘EVET’ oylarıyla kabul edildi. Ne vardı bu tezkerede? Bırakın diğer satırlarını, bu tezkere;

“Yabancı askerlerin Türkiye sınırları içinde konuşlanmasına” zemin hazırlayacak, bununla da kalmayacak: Türkiye bu askerlerin, yerlerini, yemelerini, sağlamak zorunda kalacak, belki silahlarını da temizlemek görevleri dâhilinde olacak!

Bir soru sormak istiyorum:

Sen, “Hayırlara vesile olsun” diyorsun. “Hayır” bunun neresinde?

Şunu bir iyice anla:

Şeytan, hep hayırla konuşur.

Senin kandırılman için, hangi lafa, hangi kelimeye ihtiyacın varsa, şeytan o lafı rahatlıkla söyler.

Seni ‘hayırlara vesile olsun’ tanımıyla vurdular.

Kendini hesaba çek.

Yanlış yapmak beşerin harcıdır. Kabul ediyorum. Ama bundan sonra yapılacak hataya,

Enayilik diyeceğim.


Bilesin.

1 Ekim 2014 Çarşamba

‘Tezkere’ Öncesi, Küresel Çeteler ve Biz!.


Demokrasi, insan hakları, çocuk ve kadın öncelikleri, laiklik, anayasalar, kanunlar, sosyal bilimlerin envaı çeşidini bulmuş ve geliştirmiş dünya, bilimde ve teknolojide dev adımlar atmış, Mars’ta koloni kurmaya hazırlanan dünya Orta Çağ karanlığına mı dönüyor? Yok, korkumdan değil, dünyayı idare ettiğini söyleyen ve inandıran dev adamların yaptıkları, uygulamaya koymak istedikleri aklıma geliyor da, nasıl olur diye düşünmeden edemiyorum. Olsa olsa bu planlar ancak Orta Çağ düşünceleri olabilir, hatta orta Çağlar bile ileri düzey bir insanlığı yaşamışken bunların yaptıkları ve yapmak istedikleri ancak ilkel çağları anlatıyor olabilir.

****

Dünya üzerinde çok etkin ve belirleyici çalışmalar yaparak, aldıkları kararlarla dünyanın gidişatına ayar veren gizli Masonik bir örgüt var; Bilderberg. Bu örgütün kuruluş amaçları anlatılırken kurucusu şu açıklamayı yapar: “Batı’nın etik ve kültürel değerlerini paylaşmayı ve savunmayı şart” koşar. Dikkat edilirse bu cümlede, yalnızca kendileri vardır, diğer milletlerin ve devletlerin ‘değer’leri onlar için önemsizdir, sadece kendi değerlerinin ‘paylaşılması ve savunulması’ söz konusudur. Erol Bilbilik; “Bilderberg aslında Amerikan sermayesinin ve elitinin, CIA’in Avrupa ayağıdır” der. Ve “Bu masonik gizli teşkilatın ülkelerin kaderleriyle ilgili çok gizli kararlar aldığını, Türkiye’nin kaderinin de bu toplantılarda tayin edildiğini” anlatır.

İster tesadüf deyin, ister toplantılarda alınan kararlar neticesi böyle olmuştur deyin, her Bilderberg toplantısının ardından önemli değişimler olmuştur dünya ve/veya Türkiye’mizde, mesela;

1995, toplantıya katılan Cem Boyner parti kurdu. 1996, Toplantıya katılan Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ile Dışişleri Bakanı Emre Gönensay yurda döndükten 4 gün sonra hükumet düştü. 1998, toplantıya katılan Dışişleri Bakanı İsmail Cem parti kurdu. Kemal Derviş Dünya Bankası’nı bıraktı, 3 Mart 2001’de Ecevit hükumetinin Ekonomi Bakanı oldu. 2007 yılında Bilderberg toplantısı İstanbul’da yapıldı, Cumhurbaşkanlığı seçimi, 27 Nisan e-muhtırası, Hudson darbe toplantıları o yıl yapıldı.

2012 yılında yapılan toplantıya Türkiye’den iki yeni isim katılır: Fuat Keyman ve Enis Berberoğlu!

Buraya kadar olan bilgiler Banu Avar’ın 2012 yılında yazdığı bir makaleden alınmıştır. Avar, yazısını şu cümlelerle bitirir: “Türkiye’ye biçilen rol için de ‘Türk’ Bilderberg ‘severlerin’ beyanlarındaki satır aralarını iyi takip edin”.

Bilderberg’in Türkiye sorumlusu Henry Kissinger’dir. Ve Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç her toplantıya katılır ve Türkiye sorumlusudur!.

Fuat Keyman, televizyonların aranılan bir yorumcusu, gazete köşelerinin devamlı yazarıdır. Artık, vaz geçilemezler arasına girmiştir. Öteden beri CHP'yi etkisizleştirmek ve millici politikalardan uzak tutmak Bilderberg’cilerin amaçlarındandır. Hiçte garibime gitmedi ki, toplantıya katıldığı sırada Hürriyet’in genel yayın müdürü olan Enis Berberoğlu görevinden ayrıldıktan çok kısa bir süre sonra, CHP’ye Yönetim Kurulu üyesi olmuştur. Bütün bunları bir tesadüf ve aranılan insanlar olarak okumak yanlıştır. Ne adı geçenler ne de Bilderberg’in katılımcıları, bulunmaz Bursa Kumaşı değildirler. Onları, bir misyonun taşıyıcıları olarak görmek en doğrusudur.

Bilderberg’in Türkiye sorumlusu Henry Kissinger, Arap-İsrail (Filistin, Mısır, Lübnan, Suriye) anlaşmazlığı konusunda hatıralarını yazarken şu cümleyi ilave etmekten çekinmez: “Bazı Arap devletlerinin Sovyetler’den ayrılmak istemelerine ya da Sovyetler’in Arap politikasından desteğini çekmeye hazır olana kadar ‘çıkmaza sokma’ politikamızı değiştirmek için hiçbir sebebimiz yoktur” (Noam Chomsky, Korsanlar ve imparatorlar). Görüldüğü gibi, çıkmaza sokma, çözümsüzlüğe itme, huzursuzluğu artırma temel politikalarıdır.

‘Çıkmaza sokma’ politikası, küresel yayılmacı çetenin sunduğu ‘Yeni Dünya Düzeni’ haritasını şekillendirmek için kullandığı eski alışkanlıklarındandır. Darbeler, iç savaş kışkırtıcılığı, ekonomik depremler, gazete manşetlerinden verilen ayar cümlecikleri, yatak odalarına kadar giren ajan çalışmaları, yasalara aykırı ne varsa rahatlıkla yapabilme yetenekleri pek çok alanda büyük beceriyle yapabilmektedirler.

Küresel yayılmacılık politikasının ana uygulayıcısı, dev sermayedarların kurdukları ‘şirket’leri olmaktadır. Sömürgeci devletlerin, askerleriyle bir ülkeye girmesi ve sömürgeleri altına almaları artık sonlanmış bir politikadır. Bu sebeple şirketleri rahatlıkla, yeni yatırımlar yaparak veya zorla uygulatılan özelleştirme politikalarıyla milli kuruluşları yok pahasına satın alarak girdikleri ülkeleri, çetenin politikalarına uygun yönlendirebilmektedirler. Arkalarında ise, çeteler güç birliği halinde durmaktadırlar. İstedikleri kanunları çıkarıyorlar, istedikleri kararları aldırıyorlar, gerekirse hükumetleri bile düşürüp isteklerine boyun eğecek yöneticileri bulup çıkarabilmekte pek mahirler. ‘Parlatılarak’ seçilen bu yöneticiler “oturduğu koltuk uğruna ülkesinin dönüştürülmesine rıza gösterecek, küresel çetelerin yenidünya düzeni haritasına boyun eğecektir.” (Figen Özgen, CIA’nın Çetecileri, İlk Kurşun 2012).

****

Hatırımızdadır, çok değil bir-kaç ay evveline kadar Türkiye’den bahsederken “dünya gücü”, “bölgesel güç”, “bölge lideri”, “yükselen güç” tanımlamalarını yüksek sesle yaparlardı. Yurt içinde de bu çetelerin yandaşları aynı kelime ve kavramları döne döne televizyonlarda anlatırlar, tahsisli köşelerinde de yazarlardı. Bu laflar hep ‘parlatma’ dönemlerine ait, uyduruk tanımlamalardır. Bir yandan bunları söylerlerken, kendisi bu sıfatlara inandırılmışlar da tekrar ettikçe, onların bir köşe de kıs kıs güldüklerinden eminim. Çünkü tekrarlamalar, parlatılanın istenen kıvama geldiğini anlatır!.

‘Küresel Çete’nin dilindeki, barış, insan hakları, çözüm, dindarlık-dindarlaşma gibi kavramlar, tamamıyla karşıyı kandırmaya yöneliktir. Senin ülkenin barış içinde olmasının veya olmamasının onlar için hiç bir önemi yoktur. Senin dindarlığının onların isteği olması bir yana, dindar olmamak hatta Müslüman olmamak onların hedefidir. Çalışmaları bütünüyle şeytanla birlikte, şeytanlaştırma faaliyetleridir. Temel amaçları ise, dünyayı kendilerinin yönetmesi, üretilen ekonomik refahın kendileri ve aile çevrelerine dağıtılmasıdır. Aile çevresinin içinde kullandıkları ülkelerdeki devşirilmişler de pek tabii ki vardır. Bunlar, iş çevrelerinden, bürokrasiden, siyaset takımından olabilir.

Evet, ülkelerin dış politikada çıkarları politika belirlemede önceliklidir. Ahlakın bulunmadığı politikalar demeti ise, ‘hep benim ülkemin menfaati’ hesabıyla yapılan politika üretimleridir. Karşı devletleri hiç hesaba katmadan daima ‘benim ülkem ve halkımın menfaatleri’ politikaları bu ahlaksızlığı vurgulamaktadır. 2013 yılının, Eylül ayında ABD Başkanı Obama’nın Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşma bu ahlaksızlığın ipuçlarını vermektedir. Mısır’daki darbe süreci bağlamında şunları: “ABD’nin temel çıkarları gerektiğinde, ahlaki açıdan sorunlu rejimlerle çalışmaktan” kaçınmayacaklarını vurgular. Bunlar nelerdir derseniz; “petrol akışının aksamasını önlemek, terörist ağları parçalamak, kitle imha silahlarının yayılmasını önlemek, Suriye’de siyasi çözümü hedef almak, İran’la diplomatik ilişkilere önem vermek, Filistin-İsrail sorununun çözümü üzerinde durmak”..

Eş Başkanlığını da yaptığımız “Büyük Orta Doğu Projesi bir coğrafyayı hedef alıyor, buradaki doğal kaynaklara (enerji-emek), bu coğrafyanın, yükselen güçler açısından özel stratejik önemine, ABD’nin şiddet uygulama kapasitesini kanıtlamaya odaklanıyordu. Bu bağlamda birçok yorumcunun ileri sürdüğü gibi, bu bölgeyi yeniden düzenlemek ile yıkarak kontrollü istikrarsızlık altında tutmak eğilimleri aynı anda ilerliyordu” (Ergin Yıldızoğlu, 23.09.2013, Cumhuriyet)

Nerden bakarsanız bakınız, büyük bir ahlaksızlığı göreceksiniz. Küresel çete amacına ulaşmak yolundaki pragmatik politikalarını acımasızca uygulama kararlığındadır. Ülkemiz çevresinde olagelen olayların da bu ahlaksızlıkla birebir ilişkisi vardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulması beklenen, IŞİD, Suriye, PKK ve benzerleri konusundaki, yurt dışına asker sevkiyatı ile ilgili tezkere öncesi bunları düşündüm. Küreselcilerin değil çağı yaşamak, ilkel zamanlardaki avcıların halini andırıyor durumları ve aç gözlülükleri.

Milletvekillerinin makulü bulabilmek, doğruya oy verebilmek gibi çok önemli bir görev önlerine geliyor. Burada yapılacak hata, içinden çıkılması büyük gailelere neden olabilecektir. IŞİD konusunda daha önce yazdığımız yazılarda, içinde bulunduğumuz aşamaya gelinmeden, Türk Ordusunca yapılacak harekâtla IŞİD belasının bitirilmesini savunmuştuk. O tren kaçtı, şimdi durum çok çok değişti. O günün rahatlığından uzağız. Her yapılacak işi veya verilecek oyu bin kere düşünmeliyiz.



30 Eylül 2014 Salı

“Kavga Yeni Başlıyor”


(Yazı Başlığı Fikret’in hediyesidir.)

İktidar koltuklarında hangi parti oturursa otursun, onlar bizim ne düşmanımız, ne de rakibimiz değildir.

Yönetimin işini kolaylaştırmak, kanunların yapılmasına ve uygulanmasına yardımcı olmak, her vatandaşın Hakkı ve görevi olduğu kadar bizim de üstümüze bir takım mesuliyetler düşer ve bu görevleri yapmakla mükellefiz. Taa ki, ihanete varan uygulamalar olmasın!. Yöneticiler, uygulamak istedikleri kanun, yönetmelik, tüzükler ve alacakları ekonomik kararları herhangi bir devletin telkinleriyle değil, kendi yaptıkları toplantılarda üretilen kararlarla alsınlar. Aksi durumlarda, emperyalist emellere hizmet söz konusu olur ki, bizim de karşıtlığımız başlar ve belki de düşmanlık sınırına varılır. Bu halde de, Anayasa ve teamüllerin uygun gördüğü sivil itaatsizlik günleri başlar ve belki de, Anayasa ve yasaların müsaade edeceği sınıra değin, direnişe kadar gider. Ötesi, kavgadır. Kavgadan kaçılmaz.

Muhafazakar kafanın para ile dansı yıllar önceye, taa 1969 yılına dayanır. MNP’yi kurmuşlar ve akabinde ihtiyaçların karşılanması yollarını aramışlardı. Onlarca şirket kurmuş veya ortak olmuşlardı. Yönetimlerinde de tamamen kendileri vardı. Giderek epey ustalaştılar, şimdilerde tereyağından kıl çeker ustalığında, yılanın belini incitmeden beceriyorlar işlerini. Hukuk desteği, banka desteği, uzman desteği zibil gibi. Geliştiler, serpildiler maşallah, pek de ustalar. Başlangıçta kurdukları onlarca şirket kesmemiş olmalı ki, 1994 yılında patlayan bombaya göre, BOSNA’ya yardım için toplanan paraları da iç etmişlerdi. Süleyman Mercümek, Beşir Darçın isimleri hafızalarda küllenmiş de olsa duruyor. Zamanın parti yöneticilerinden birisi, Cumhurbaşkanı Aliya İzzet Begoviç’ten sorulmasını söylemesinin üstüne, Bosna Büyükelçiliği RP’den kendilerine hiç para iletilmediğini söylemişti. Bunun üzerine yine aynı yetkili, toplanan paranın 2 Milyar lirasının Bosnalı Albay Adem Hacı’ya teslim edildiğini açıklamışsa da, Bosna hükümetinden yapılan açıklamada, Bosna ordusunda bu isimde bir albay yoktu. Açıkçası, toplanan paralar, yüksek faizlerden de istifade ile (hem Almanya hem Türkiye) RP örgütlerine dağıtılıyordu. Bu işlerde ustadırlar. Şimdi paraların miktarlarını filan yazarak burayı doldurmayalım, nitekim sonraları (yakın geçmişte) İHH adlı kuruluşun yaptıkları ve tartışmalar çok taze. Yöntem aynı yöntem. Hiç kuşkumuz yok ki, TÜRGEV denen vakıf perdesi altında da yapılanlar da aynıdır. 17/25 Aralık soruşturmaları akabinde bu kadar heyecanlanmaları, korkmaları boşuna değildir. Hala rahat olmadıkları da bir gerçektir. Rahmetli Sırrı Yüksel Cebeci 26.09.2008 tarihli, Tercümanda bir dizi yazı yazmıştı konuyla ilgili de yazısını şu cümle ile bitirmişti: “Şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemleri nasıl bulduklarına akıl sır erdirmek mümkün değil.” (Yukarıdaki bilgiler adı geçen seri yazıdan istifade ile yazılmıştır.)

Geçmiş hırsızlıkları yargılamaktan daha acil olanı, yeniden hırsızlık yapılmasının önünün kapatılmasıdır. Geçmiş, not edilmiş ve arşivlenmiştir. Müsait ortam ve zamanı bulunca gereği yapılır. Hırsızlık selinin önünü tıkamak en acil olanıdır. Bunun ilk şartı da, işbaşına tabiatında hırsızlığın zerresinin bulunmadığı, namuslu kişileri getirmektir. Bunları bulmak da, siyaset adamının namusu gereğidir. Merak etmeyin, namuslu kişiler sizin her istediğinizi yapmayacağı gibi, kanunlara, yönetmeliklere, ahlaka aykırı tekliflerin tamamını hiç düşünmeden iteleyeceklerdir.

Daldan dala atlıyoruz, haklısınız. Zor günler geçiriyoruz, savrulmalar toplam kaderin, toplum kaderinin sürüklediği yere kadar varacak. Badire daraldıkça, yapılacakların listesi uzuyor. Bu sebeple yazılarda konular birbirine karışıyor. Zaten benzeri dönemlerde iyi romanlar değil, roman sayfalarında isabetli tespitler yaparak çözüm önerileri getirenler, kahramanları halkın içinden çıkan, bizatihi halk olan yazarlar, entelektüel kesimde revaçta olurlar, Hakk’ı yazar, Hakk’ı söylerler yazık ki, onların da geniş halk kesimleri içinde okuyucusu olmaz!. Edebiyat tarihi bu örneklerle doludur.

12. yılını tamamlamak üzere olan Türkiye yöneticisi iktidar, içe kapanmıştır. Dışarıya kulaklarını tıkamış, en akıllıları, yanında çalıştırdığını zannetmektedir. Kendine akıl verenlerin bulunmaz Hint Kumaşı olduğunu filan düşünmektedir. Onlardan bir yanlışın çıkma ihtimali sıfırdır, elbette kendileri de hata yapmazlar. Kabul böyle olunca, dış politika, ekonomi politikası ve sair uygulamalarda yapılan hatalar, neredeyse krizin eşiğini hatırlatır olmuştur.

Cari açık, bütçe açığı, kayıt dışı çalışanlar ve kazanımlar, eksilen üretim, artan ithalat, durmaksızın yükselen dış borçlar, tasarruf oranın millet olarak alışkanlarımızın bile altına düşmesi, artık devlet hazinesine gelir taşıması gereken bir tek bile devlet fabrikası kalmaması, alınan borçların üretime değil, bilakis tüketimi kışkırtacak alanlara yatırılarak kendi kendini bitirmesi, insanımızın birbirine güveneninin bitmesi, karmakarışık hale getirilen eğitim sistemi, yükselen enflasyon, artan işsizlik, köylerde boş ahırlar, ekilmeyi bekleyen boş tarlalar, geçim sıkıntısının yükselmesi, kaldırımlarda bom boş gezelenen yüzü asık insanlar, konuşan değil, karşılıklı bağıraşan insanlar, darbeci suçlamalarının ardından darbeye maruz bırakılmış ordu, bürokrasi, yargı…

Ne hazin bir tablo!.

En hazini de şu, 12 yıldır bu tabloyu yaratanlar, pişkinlikle bu tablonun ‘Eski Türkiye’ye ait olduğunu söylüyorlar, yine en acısı şu ki, halk bu yalanı destekliyor!.

Yazının başlığına bir kez daha baktım. ‘Kavga yeni başlıyor’ demişiz. ‘Kavga’ derin, ilk başlanılması gereken diye bir başlık yok. Her bir başlık ilk başlamayı emrediyor. Hiç birisi diğerine göre öncelikli değil. Birinci öncelikli olarak, hepsine birden başlanılıp çözümler, her biri için uygulanacak. Kokuşmanın geldiği her yer, önceliklidir. Öncelik, millet menfaatinin belirlediği sıradır. Bu sırayı, ilmine, bilgisine, basiretine güvenenin kabullerine göre, yangında kurtarılacak ‘ilk, tayin edecektir.

Hani bana göre, derler ya, biz de ilk başlanılacakların altını çizelim, önerimizi söyleyelim: ülkedeki, camiler ve okullar ilk yıkılacaklar sırasında olsun.

Haydi, kolları sıvayın, düğünümüz var.

Kolbaşının etrafında herkes, beyaz mendillerini sallayıp sıraya girsin.

****

Bu yazımız yazılmış ve bir kenarda demlenirken, sosyal medya sayfasında değerli dostumuz Ayhan Eralp, Füruzun’a verdiği bir dersin sonunda şunları söyler: “Arkama geç Füruzan, savaş yeni başlıyor sevgilim!.”

Evet, yeni başlıyor!...



28 Eylül 2014 Pazar

Söylesen Ne, Sussan Kime Ne!.


Seçilmiş Cumhurbaşkanı, daha önce aralarında niza bulunan Barolar Birliği Başkanı’nın konuşmasını istemediğini, konuşacaksa kendisinin törene gitmeyeceğini bildirmişti. Baro Başkanı’nın konuşma yapmasını, ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilen Yargıtay’ca alınan karar ve bu kararın bizatihi Yargıtay Başkanı’nca Cumhurbaşkanı’na arz edilmesi üzerine, adli yıl açılışı münasebetiyle yapılan törenlere katılmadı. Bakanlar Kurulu toplantısını bahane eden Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun üyeleri ve iktidar partisinin temsilcileri de katılmadı. Katılmayacakları biliniyordu. Buradaki eleştiri, ‘benim dediğim olmazsa ben yokum’ keyfilik anlayışının bildirilmesidir. Bendenizin bir mana veremediği bir katılım daha olmadı: Daima devletin işleyişi, anayasa kuralları, kabul görmüş teamüller çerçevesinde hareket etmesini beklediğimiz Genel Kurmay Başkanı. Devletin en üst kademelerinde görevlendirilen kişiler, adalet anlayışından uzaklaşmışlar, adliye çalışanlarıyla kavga eder hale gelmişlerdir. Asıl sebep ise; hataların ve hatalı uygulamaların dillendirilmesi veya dillendirilme ihtimalinden korkuluyor olmasıdır. Ne kadar acı! Ayrıca, ilginçtir ki, televizyonlar da adli yıl açılışında yapılan konuşmaları yayınlamadılar. Vah, vah, vah.. ne hallere gelmişiz!..

“Tarih boyunca, farklı toplumlarda; yeteneksiz cahillerin, yalancıların, ikiyüzlülerin, hırsızların, katillerin, din istismarcılarının halk tarafından desteklenme örnekleri çoktur. Halkın peşinden sürüklendiği kişiler zamanla diktatörlük hastalığı içinde hem kendilerini hem de toplumlarını felakete sürüklemiştir.” (Nurullah Aydın, haberiniz.com.tr,29.08.2104)

Nurullah Hoca’nın yazısından bu paragraf şok tesiri yapması için alınmıştır. Konuyla ilgili değil gibi görünüyor, öyle değil bu paragraf bütün konularla ilgilidir, edebi, araştırma, soruşturma, roman, hikâye... ne yazarsanız yazın, bu paragrafı rahatlıkla bir yere monte edebilirsiniz.

Çatışma şuradan çıkıyor; devleti yönetiyorken verdikleri talimatta, yapılmasının veya yapılmamasının istendiği nokta incelendiğinde, talepkârın tamamen ‘ideolojisini dayatmaya çalıştığını’ anlıyorsunuz. Cümleyi tekrar edelim, ideolojisini dayatmak istiyor!. Karşı taraf ise, kendisine (makamına) kanunların ve teammüllerin verdiği bir hakkı kullanarak, yetkililere kuruluşlarının, üyelerinin, toplumun bazı problemlerini aktarmak, bu problemlere kendilerinin önerebilecekleri çözüm sonuçlarını bildirmek istiyor. Yönetici, etrafı muhteşem akıllı uzmanlar, korkunç beyinli danışmanlar, muhteşem basiretli akıl verenlerle çevrili olduğundan başkalarını dinlemek zahmetine katlanmak istemiyorlar. Birisi konuşacağını söylerken, diğeri konuşmasına yasak koymak istiyor. Zaman zaman vatanseverliği tartışmaya dâhil ediyorlar ve her biri karşıya rahatlıkla vatan haini suçlamasını yapıştırıyor. İşin içine vatan yerleştirildiğinden, kafalar karışıyor, kimin ne olduğu bilinemez bir hal alıyor.

Gel de çöz problemi!.

Problem Nurullah Hoca’nın cümlelerinde açıkça anlatılmış. “..yeteneksiz cahillerin, yalancıların, ikiyüzlülerin, hırsızların, katillerin, din istismarcılarının halk tarafından desteklenme..” İşte burası problem! Arkasında milyonlarca kişilik halk desteğini bulanlar, dev aynalarının en cilalısında görüyorlar kendilerini. Artık, ne söyleseler kutsiyeti haiz olduğu var sayıldığından uygulanmasını isterler, aksi halde karşıya dünyayı dar ederler.

Her iki grup insanın da anlamadığı bir şey var: ister en üst yönetici, isterse alt katmanlarda bir kurumun başında olsun, bunların bildirileriyle, konferanslarıyla, demeçleriyle, ya da yandaşlarının sahibi olduğu muazzam medya organları ile yapacakları beyin yıkamalar; bilimsel olgularla var olan toplumsal değerlerin, mecrasından saptırılması veya birbirine karıştırılması mümkün değildir. Bu aşamada, istediğin güç ve kuvvetle bastır asla ve kat’a dayatma yapamazsın. Toplumun bir kulağından girer, diğer kulağından çıkar. Şöyle söylerler, kendin çalar, kendin oynarsın. Çabaların hep boş, hep boşadır. Ancak, belli bir süre tesirli olduğunu da söylemek yazının namusu gereğidir, bu süre belirsiz bir zamanı ifade eder. Zaten siyaset de bu belirsiz süre içinde tesirlidir. Karizma denen ve tüm siyaset baskılarının kondurulduğu olgunun doğurduğu tip bu zamanların ilahıdır.

Gariptir; müstevlilerin, sömürücülerin, el koymak niyetinde olanların, malına mal katmak isteyenlerin.. de ilah kabul ettikleri bu kişidir. Bunun kazanması için ellerinden gelenleri yaparlar, onunla birlik olduklarını sırası geldikçe açıkça belirtirler. Zaman zaman yaptıkları muhalefet söylemleri de bir gösteriden ibarettir.

Devrimci görüşe mi ihtiyacınız var, sosyalist söylem mi dinlemek istiyorsunuz, İslami görüşleri hayatınızda test etmek mi istiyorsunuz, milliyetçi uygulamalar mı yapmak istersiniz, ne istiyorsanız bu karizma sahibinin sözleri, konuşmaları, demeçleri, konferansları, ayak üstü laf atmaları, devlet hayatındaki uygulamaları kafidir. Başkalarının konuşmalarına, demeçlerine gerek yoktur. O varsa eğer, yetkili-yetkisiz birisinin lafına da, hareketlerine de ihtiyaç görülmez.

Evet, böyledir ancak;

Aylardır görüşemediğim yeğenim dedi ki;

“Yeğen, herkes zengin, herkes istediğini alabiliyor, herkeste sıfır arabalar, ikinci daireler, mutlulukları gözlerinden okunuyor, ceplerindeki paralar gırlar gidiyor, bunlar kötü mü?…”

Doğruydu. Bir farkla, söylenilenlerin tamamı borçla yapılmıştı ve belki de tamamı borçlarını ödemekte zorlanıyorlardı.

Siyaset ve uygulamalarının insan psikolojisi üzerindeki etkisi, refahın dağıtılmasıyla birebir ilgili olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Dağıtım işleminin, borçlandırarak mı, Meccanen mi oluşunun hiçbir tesiri yok. Sadece, topluma geçici de olsa bir refah sunmak asıl olan. Sonu yalan, sonu felaket bile olsa!..

Heey, muhalif görüşü dillendirecek olan; sen sakın konuşmayasın. Senden alacağım hiçbir şey yoktur. Benim fikirlerim bana yeter.

Sakın konuşma, ben varsam sana gerek yok!..



Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...