3 Şubat 2012 Cuma

Türk Tarihinde Bir ilk

Daha iki gün önceki yazımızda şunları yazmıştık:

Tarihinin hiç bir döneminde Türk dışarıya kapalı olmamıştır. Komşularıyla, diğer ülkelerle ticari, askeri, kültürel ilişkilerini kuvvetle ilerletmiş ve geliştirmiştir. Bizim bilgimiz bu yöndedir. Hatta bu ülkelerden kültürler ithal etmiştir. Diline kelimeler almıştır. Onların kullandığı eşyaları, makineleri almıştır. Bunları kullanmakta hiç bir beis görmemiştir. Onların kütüphanelerindeki eserleri kendi diline tercüme ettirmiş, onların ilim adamlarını, sanatçılarını ülkesine davet ederek ve onlara yaşayacağı mekân, geçineceği maaş vermiştir. İspanya ve Almanya’daki Yahudilerin Türkiye’ye kabulü de böyle olmuştur. Öyle ki, onları kendimizden biri gibi görmüş, büyüklerine gerekli hürmet ve itibar verilmiştir.

Hatta iddia ile söyleriz ki, Türk kadar yabancı kültürlere açık bir millet daha yoktur. Bu vasıf onun ilerlemeci, yükselmeci karakterinden gelir. Tarihi yer değiştirme arzusu, dolayısıyla göçler, uzak diyarlardaki bilinmeyenlerin öğrenilmesi iştiyakıyladır. Bu itibarla, ön yargılarını, statülerini… Bir kenara bırakarak yeni ülkelere, yeni bilgilere, yeni bilgelere kanat açar.

Zamana uymada sorunu yoktur. Zaman Hakk’tır. Asır Hakk’tır.”

Hürriyet Pazar ekinde Paul Auster isimli bir Amerikalı yazarın röportajı yayınlandı. Auster’in Türkçeye çevrilmiş 25 ten fazla kitabı varmış. Hikaye, roman ve senaryolardan oluşan. Auster’den bahsetmemizin sebebi röportajında:

“Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum! Kaç kişi oldu? 100’ü geçti mi? biz demokratlar Bush’lardan kurtulduk. Bir savaş suçlusu olarak yargılanması gereken Cheney’den kurtulduk. Neler oluyor Türkiye’de! En çok endişelendiğim ülke. Demokrat yasaları olmayan ülkelere gitmiyorum davet alsam da. Aynı sebeple Çin’den gelen davetleri de geri çeviriyorum. Bu hükümetleri protesto ediyorum”.

Sözleri kıyametleri kopardı Türkiye’de.

Başbakan R.T. Erdoğan Auster’e; “Türkiye’ye gelsen ne olur, gelmesen ne olur?” dedi. Türk tarihinde bir ilk dediğimiz de budur. Yazarlar, ilim adamları, araştırmacılar, felsefeciler… nadir insanlardır. Mamur şehirlerde onların imzaları vardır. Türk tarihinde ilk olarak Sayın Başbakan’ımız bir yazara, sanat adamına “Gelmesen ne olur?” diyebildi. Pek çok pot kırmıştı, pek çok argo sözcükleri dile getirmişti Başbakan, bu sözü tarihe geçecek, kötü sözlerin içinde yer aldı. Bu söz ayrıca Türk Milletini de aşağılayıcı bir sözdür. Misafirperverlikte övündüğümüz özelliğimiz bundan böyle dillendirildiğinde Başbakan’ın bu sözleri ile karşılaşacağız. Nitekim bir yazarımız; “sağa sola böyle bir üslupla posta koymakla kimse bir şey kazanamaz. Bu üslup her şeyden önce bir başbakana yakışmaz” diyerek öğüt verdi ve bizim endişelerimizde haklılığımız ortaya koydu.

Önceki dönemde Milletvekili olan Mehmet Ocaktan konuyla ilgili bir yazı yazdı. Milletvekiliği döneminde derde şifa olacak bir satır işi olmayan bu devasız yandaş kalem, Auster’in Türkçeye çevrilen bütün romanlarını severek ve coşkuyla okuduğunu bildiriyor. “Amerika’daki Neo-Con’ların akrabası olan sömürgeci tipler hariç, demokrat aydınlar, kendilerine anlatılan her olumsuz Türkiye fotoğrafına samimi olarak inanıyorlar ve bir demokrat olarak endişeleniyorlar.

Çünkü onlar, kendilerine bu karanlık tabloyu çizenlerin aslında ‘ulusalcı’ bir ruhla beslenen faşolar olduğunu, hayatları boyunca darbecilere alkış tuttuğunu, Türkiye’de hep ‘kaos’ ve ‘Askeri vesayet’e yatırım yaptığını bilmiyorlar.”

Bir yazar, üstelik kendisinin coşkuyla okuduğu bir yazar bir cümle söz söylüyor. Lafı getirdiği yere bakınız. Neo-Con’lar ve Türkiye’de Ulusalcılar! Ne alaka! Kaldı ki, sizleri iktidara taşıyanların Neo-Con’lar olduğu yazıldı çizildi. Karanlıklar Prensi’nin AKP’yi iktidar yapmak için yıllar önce çalışmalar yaptığı kitap sayfaları arasında öylece duruyor. Şimdi bu yaftayı atıp, başkalarına bulaştırmak istiyorlar. Böylece temizlik mümkün mü?

Başbakan’ın sözü bir Türk’e yakışmayacak kabalıktadır. Bunun tevili filan da olamaz. “Gelsen ne olur, gelmesen ne olur” sözü kara yazıyla geçmiştir tarihe, sırasında da bu sözü çıkarıp Türk Başbakanı söylemiştir diyerek yüzümüze vuracaklar. Böyle giderse ileride Türkiye’ye davet edebilecek yazar, sanatçı, ilim adamı bulamayabiliriz, bu yönde tedbirler alınıp ‘gönüller yapılmalıdır’.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Ekonomi, Emperyalizm ve Türk


“Emperyalizm ve Atatürk” başlıklı yazısında Taha Akyol şöyle bir cümle kurar.

Lenin’in emperyalizmi “sermaye ihracı” olarak tanımlaması zamanı geçmiş bir teoridir. Bugünkü “küreselleşme” çağında sermaye hareketleri farklıdır. Sosyalist ekonomilerin çöküşü, Lenin’in bu teorisinin de çöküşüdür.”

Sonra sözü Atatürk’e getirir. Atatürk’ün yabancı sermaye hakkındaki görüşlerine. Özetle Atatürk’ün yabancı sermayeye karşı olmadığını, Atatürk, emperyalizmi askeri güç kullanarak bir ülkenin işgal edilmesi olarak tanımlamış, Lenin gibi “sermaye ihracı”nı emperyalizm saymamış, üzerinde bile durmamıştır.” Diyor.

Açık toplum hakkında görüş irad ederken de; Bugün ülkeye yarar sağlayacak bir iktisat politikası geliştirmenin önşartlarından biri, dünya ekonomisine 19. yüzyıl teorileri değil, çağımızın dinamikleri açısından bakmaktır.” El-Hakk doğrudur, katılıyorum.

Onun için ben Volkswagen ve Hyundai’nin Türkiye’ye yatırım yapmasını “iyi haber” olarak görüyorum, çok iyi haber.” Cümlesi ile yazısını bitirir.

Tarihinin hiç bir döneminde Türk dışarıya kapalı olmamıştır. Komşularıyla, diğer ülkelerle ticari, askeri, kültürel ilişkilerini kuvvetle ilerletmiş ve geliştirmiştir. Bizim bilgimiz bu yöndedir. Hatta bu ülkelerden kültürler ithal etmiştir. Diline kelimeler almıştır. Onların kullandığı eşyaları, makineleri almıştır. Bunları kullanmakta hiç bir beis görmemiştir. Onların kütüphanelerindeki eserleri kendi diline tercüme ettirmiş, onların ilim adamlarını, sanatçılarını ülkesine davet ederek ve onlara yaşayacağı mekân, geçineceği maaş vermiştir. İspanya ve Almanya’daki Yahudilerin Türkiye’ye kabulü de böyle olmuştur. Öyle ki, onları kendimizden biri gibi görmüş, büyüklerine gerekli hürmet ve itibar verilmiştir.

Hatta iddia ile söyleriz ki, Türk kadar yabancı kültürlere açık bir millet daha yoktur. Bu vasıf onun ilerlemeci, yükselmeci karakterinden gelir. Tarihi yer değiştirme arzusu, dolayısıyla göçler, uzak diyarlardaki bilinmeyenlerin öğrenilmesi iştiyakıyladır. Bu itibarla, ön yargılarını, statülerini… Bir kenara bırakarak yeni ülkelere, yeni bilgilere, yeni bilgelere kanat açar.

Zamana uymada sorunu yoktur. Zaman Hakk’tır. Asır Hakk’tır.

Günümüzde de Türk’ün ‘göç’ü devam etmektedir. Hiç durmamıştır. Dünyanın hemen her ülkesine milyonlarca Türk göç etmiş, oralara yerleşmiş, okullarında eğitimini tamamlamış, devlet dairelerinde memuriyete girmişler, oralarda iş yerleri kurarak, yanlarında yüz binlerce ora vatandaşını çalıştırır olmuşlardır.

“Emperyalizmin askeri güç kullanarak topraklarını işgal etmesi” Atatürk fikridir. Eğer Lenin gibi sermaye ihracını emperyalizmden saysaydı, devrinde neredeyse sıfır olan Türkiye ekonomisi katlanarak artışlar sağlayamazdı. Çok meşhur bir tanımlamadır; “iğne bile üretemeyen bir ekonomiden, uçak ihraç eder” duruma geçilmiştir.

Artık dünyayı dev şirketler idare eder olmuşlardır. Ülkelerin parlamentolarına hâkimdirler, istedikleri yasaları istedikleri doğrultuda çıkarabilecek etkinliktedirler. Yani, emperyalizmin çağımızda yönü ve tanımı da değişmiştir. Ekonomik ilişkileri zamanımızın ‘küreselci’ yaklaşımıyla açıklamak doğrudur ama, emperyalist düşünceyi de zamanımız görüş, düşünüş ve yorumlarıyla açıklamalıdır. Birisini Lenin’in mantığı, diğerini de bugünün mantığı ile anlatırsak bir çelişki doğabilir.

Artık dev şirketler ülkelerin toprakları ile değil ekonomik katkıları ile ilgilenmekte, şirketlerine verecekleri katma değerleri düşünmektedirler. Bu sebeple de, yeni yatırımlar değil, ülkedeki mevcut kurulu düzenlere sahip olmak istemektedirler. Bugüne kadar özelleştirilme adı altında Türkiye’mizde de bu görülmüştür. Satılan fabrikalar kuruluş amacı dışında kullanılarak, tamamen rant hesabı ile bakılmaktadır.

Yabancı sermayenin doğrudan yatırım yapmasına ise hiç bir zaman karşı çıkılmaz. Yeter ki işiyle gücüyle meşgul olsun, işleri arasına ülke yönetmeyi katmasın.

Dünya ekonomik Forumu’nun Davos toplantıları devam ederken şu cümle aklımıza geldi; Forum’un düzenleyicisi şöyle bir laf etmişti: “Burası dünyanın sanatoryumudur”. Ne demek istiyor da acaba? Dünya devletlerine nizam vermeye yönelik bir söz olarak algılıyorum ben. Hâlbuki ABD olsun, AB olsun ağır hastadır bu günlerde. Kendilerine deva bulamayan zengin şımarıklar nerde bizim gibi ekonomisi sürekli risk altında bulunan ülkelere yardımcı olsunlar?

Ama emperyal hedeflerini asla unutmuyorlar, her halükarda şirketleri vasıtasıyla ülkelerde iktidarlarını kurmak ve geliştirmek istemektedirler.

Gerekli tedbirleri almak kaydıyla, yabancı şirketlerin doğrudan sermaye getirmesinde bir sakınca yoktur.

30 Ocak 2012 Pazartesi

‘Andımız’ ve ‘Türköne’


O sanıyor ki, attığım son bomba en etkilisi idi.

Yıkım mühendisleri de, vurucu gücün en kuvvetlisini en sona bırakırlar. Önce hafif vuruşlarla başlar duvarı yıkma (zayıflatma) gayretleri. Vuruşlar gittikçe kuvvetlenir. Zayıflama tespit edildiğinde ise sadece bir vuruşluk ama en kuvvetlisi olmak şartıyla, sadece ve son defa bir vuruşluk gücü kalır duvarın.

Bizimki de öyle görüyor. En kuvvetli bombayı attığını sanıyor.

İlk öğretim de çocuklarımıza okutulan Andımız’ın kaldırılması çalışmalarından bahsediyorum. Hedefi şöyle koymuşlardı. Anayasa’dan “Türk” çıkartılacak. ‘Dağlara taşlara’ yazılan “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesi dağlardan, taşlardan kaldırılacak. Onların zannınca da artık demokrat olunacak.

Türk düşmanlığını açıkça söyleyemediklerinden olsa gerek, Atatürk ve onun ağzından çıkan kelamlara düşmanlık yapıyorlar. Ha, diyecekler ki, Andımız Atatürk tarafından yazılmadı. Tamam. Onun bilgisi tahtında yazılıp onayından geçti. Kelam çok değişik ağızlardan, çok değişik kalemlerden zuhur edebilir, birinci ağız olması şart değildir.

Çok çeşitli teoriler geliştiriyorlar Andımız metninin okullardan sökülüp atılması için. Öyle teorilerle geliyorlar ki karşımıza, bildiklerimizin inandıklarımızın tam tersi tezler. Öylesine de inanmışlar, öylesine adanmışlar ki sormayın. Bir milletin dizaynını seyrediyoruz, siyah beyaz film tadında. Yalnız bir var ki, aktörleri acemi. Mektep görmemişler, eğitilmemişler. Kin kusuyorlar. Fakat bu kinin sebebi de anlaşılamıyor.

Şöyle soruyor giriş cümlesinde; “Bir Türk’ün çocukluk yıllarında her sabah ‘Türk’üm’ diye başlayan andımızı tekrarlaması ne anlama geliyor?”

“Bir Kürt’e, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ dedirtmekten daha kötüsü, aynı sözü bir Türk’e söyletmek. Zira bir Kürt bu lâfı ne kadar tekrarlarsa tekrarlasın Türk olamaz. Ama bir Türk’ün zihninde ve ruhunda meydana gelen hasarı kim düzeltecek?” (*)

Saçmalama da sınır yok, serbest, kalem elinde salla gitsin, efendilerinin hoşuna gidecek lafları bul yaz gitsin. İyi de kendi fikirleri değil. Bakalım geriye doğru bu laflar, Abdullah Gül, R.Tayyip Erdoğan, A. Bahçekapılı, Liboş tanımlamalı kalemler..  Tarafından onlarca kez söylenildi, yazıldı, çizildi. Türköne’nin yaptığı sadece onların laflarını tekrardan ibaret.

***

Andımız; ideal İnsanı, Müslüman’ı tarif eder ve ona Türk der.

Doğru’dur (bir eline ayı bir eline güneşi verseniz doğrudan vazgeçmez),

Çalışkan’dır (ilim Çin’de de olsa gider ve alır),

Küçüklerini Korur (Halkını, milletini),

Büyüklerini (geçmişini, tarihini) sayar ve ülküsü yükselmektir,

İleri gitmektir (çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak, manevi yükselmeyi tamamlamak).

Bu cümle Müslüman’ı tanımlar ve ona ‘Türk’ adını verir.

Son olarak da varlığını Türk varlığına armağan eder (her ne öğrendimse, her ne biliyorsam senin yüzü suyun hürmetinedir ey Muhammed! Hakkı sahibine vermek, varlığı sahibine terk etmektir).

***

‘Dinler arası Diyalog’ komitesinin vereceği bir talimat ancak bu kadar olabilir. Tam isabet. Bir milletin çocuklarına doğruluğu, çalışkanlığı öğütleyen And’ın kaldırılması talimatı ancak yıkıcı bir zihniyetin eseri olsa gerektir. Müslümanlıktan uzaklaştırılmak için ideal ve önemli bir yol. Çocuklarınızı atalete, tembelliğe, çağdaş ilimden uzaklaşmağa, aile, hısım, akrabadan soğutmaya ve yavaş yavaş devletinden nefret ettirmeye yönelik bulunacak en önemli yol.

Ahmet Takan 27 Ocak tarihli yazısında; “Milli Eğitim Bakanlığı’nın andımız’ın kaldırılması için, Talim Terbiye Kurulu’nda kurulan bir komisyonun çalışmalara başladığını, fakat sonuçlanmadığını” bildiriyor.

Bizde diyoruz ki, buyurun kaldırın. Sizin yıkıcı gücünüz, çocuklarımızın ‘doğru’luğuna, ‘çalışkan’lığına asla zarar veremez.

Bir kere ‘Türk’üm diyebilen kişilerde de kişilik asla zafiyete uğramaz.

Uğratamazsınız.

(*)Mümtaz’er Türköne,27.01.2012 , Zaman

29 Ocak 2012 Pazar

Yunanistan’a Talip Olunmalıdır!

Liderliğini Almanya – Merkel’in yaptığı organizasyon, Yunanistan’ı iç etmeye çalışıyor!

Önce borçlandırıldı. Borçlarını borçlandırarak halletmeye çabaladılar.

Şimdi ise, ödenemeyecek, borçlandırılamayacak durumda Yunanistan.

Ne olacak peki?

AB’nin oluşturacağı bir yönetime devredin Yunanistan’ı diyorlar.

Dikkat! Yunanistan’ı diyorlar.

Yani, bağımsızlığından vazgeç. Vergi toplama yetkinden vazgeç. Topraklarına sahip olmaktan vazgeç. Belediyelerinin gelirlerinden vazgeç…

Kime yapıyorlar bunu?

Yunanistan’a.

Kim yapıyor bunları?

Tarihlerini, geçmişlerini, dillerini, dinlerini… Borçlu oldukları Yunanistan’a.

Onların dostluklarına güvenilemez. Onlar, ayakları hafiften kaymaya başladığında satarlar arkadaşlarını, Yunanistan örneğinde olduğu gibi.

Peki, Türkiye ne yapıyor bu durumda?

Hiç…

Oysa tarihi bağlarımız, ortak değerlerimiz var aramızda.

Bizim Yunanistan’la düşmanlığımız, AB ülkelerinin tamamının dostluğundan daha samimidir. Bizi Yunanistan ile düşman pozisyona getirenler de onlardır. Dikkatle takip edilmesi gerekmektedir.

Ve,

Yunanistan’ın yönetimine; ekonomik, siyasi, askeri ve dış politik yönetimine talip olunmalıdır.

Avrupa’nın gözü dönmüş liderlerine siyaset dersi verilmeli,

Finale sakladığımız joker devreye sokulmalıdır.

Fransa’sı, Almanya’sı, İngiltere’si…

Bu bir resttir.

Ve kıç üstü oturacaklardır.

Haydi buyurun.

İşte size “Sıfır Sorun” politikası.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Anayasa’nın Hangi Maddeleri Değiştirilecek?


Özellikle son 4 yıldır 1982 tarihli Anayasa’nın değiştirilmesi üzerine çok çeşitli nutuklar dinledik. Değiştirilmesini kimler istiyor?

ABD, AB, Soros destekli kuruluşlar (Tesev, Açık Toplum Enstitüsü), PKK, vaktiyle Komünist grupların içinde eyleşen bugünlerde dönme diye adlandırılanlar, Liboşlar, ‘İslamcı’lığı kimselere bırakmayan bugünlerde ise Muhafazakâr iktidar nimetlerinden yararlanmayı devam ettirmek isteyen ve dinci olarak evrimleşen bahtsızlar, Atatürk düşmanları, Türk kelimesinden hoşlanmayan gericiler…

Değiştirilmesi istenen ve üzerinde en çok durulan maddeler nelerdir? Kısaca belirtelim. Bakalım bu maddelerden hangisi, kime niye batıyor?

“1982 tarihli Anayasa’nın Başlangıç kısmı ilk üç maddesi, devletin şekli, cumhuriyetin nitelikleri, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti, bu maddelerin değiştirilemeyeceğini hüküm altına alan 4. Maddesi, devletin amaç ve görevlerini hükümlendiren ve Türk Miletinin tanımını getiren 6. Maddesi, yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağını bildiren 9. Maddesi, ailenin Türk toplumunun temeli olduğunu vurgulayan 41. Maddesi, eğitim ve öğretimin Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda yapılacağını belirten 42. Maddesi, gençliğin korunmasını bildiren 58. Maddesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünemezliğini vurgulayan 14. Maddesi, Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkesi Türk olarak tanımlayan 66. Maddesi, her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir diyen 70. Maddesi, vatan hizmeti her Türk’ün hakkı ve ödevidir diyen 72. Maddesi. Yirmibeş yaşını dolduran her Türk’ün milletvekili seçilebileceğini anlatan 76. Maddesi, Milletvekillerinin seçildikten sonra yemin etmelerini düzenleyen 81. Maddesi, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapacağı andı anlatan 103. Maddesi, Cumhurbaşkanı’nın Türk Milletinin birliğini temsil ettiğini açıklayan 104. Maddesi, inkılâp kanunlarının korunması başlıklı 174. Maddesi.”

Madde başlıklarından kısaca özetlediğimiz bu maddelerin neresi batıyor dersiniz?

Bu maddelerde ortak tek bir kelime var: TÜRK.

Şimdi anladınız mı?

27 Ocak 2012 Cuma

Öğrendiklerimiz ve Kaçırdıklarımız


Heyy! Makinist.

Bu filimden bir şey anlayamadım. Makarayı başa sar.

“Şu günlerde’Hafıza’ üzerine yoğunlaştık dostlarla. Hafıza; beynin biriktiren tarafı. Kibar tabiri ile arşivi beynin. Duruma göre de çöplüğü! Beyin denen evde hafıza denen bir çöplük! Neler biriktirilmez ki orada?!”

“Biriktir sana (!) yapılan kötülükleri, üstüne düşmanlıklar bina et; kin tut, nefret et, uzaklaş yıllar boyu! Biriktir ki, çevren daralsın. Biriktir ki insanların her birine kulp takan zihnin, etrafında dost bırakmasın!” (1)

Makarayı başa saracak makinist sensin. Kendi filmini başa saracaksın. Ömrün boyunca yaşadığın pişmanlıkların, keşkilerin, kendine itiraf edebildiğin kötülüklerin, düşmanlıkların, kıskançlıkların, hasetlerin, gıybetlerin… Başa dönebilsem de şunları bir bir yapmasam dediğin, diyebildiğin her şey… İçin filmi başa sarabilmek.

Doğumdan itibaren beyne yüklenen, lüzumsuz, faydasız, taşıyana yük bilgilere “çöp” diyor yazar Doğramacı. Eşeğin sırtına vurulan kütüphane ne ise eşek için, manevi hayatımızda bize fayda vermeyen bilgiler de odur bizim için. Yüzyıllar evvelinden yaşanmış hikâyeleri öğrenmek, belki bir anlamda yeni hikâyelere kanat açmanın yoludur, fakat ne gerek var buna. Yeni hikâyeler an be an yaşanmakta zaten, onları bulup, onları öğrenmek daha evladır bizim için. Beynimizi (evimizi) çöplerden korumalıyız, işe yaramaz malzemeyi evden uzak tutmalıyız.

Doğramacı aynı yazısında işaret eder; “Saniyede 400 milyar verinin giriş çıkış yaptığı, işlendiği, yolgeçen hanına benzeyen bir ev. Girdi çıktılardan sadece ama sadece 2000 tanesinden haberdar olduğumuz sözde tapusu bize ait bir ev!”. Gelen 400 milyar bilginin sadece 2000 nin farkındayız. Diğerleri ne oluyor? Var olanın yok olmayacağı, yoktan da var olamayacağını mekteplerde tahsil etmiştik. O halde bu bilgiler de  ya bir yerlerde bekliyor, ya da layık bir beyinde yeniden işleniyor.

Sibel Tanyel Topçu, “Hayat, fabrika ayarlarına dönüş sürecidir”. Diyor.

Ümmi’nin halidir tarif edilen. Anasından doğduğu gibi.

Ne verdiyse dünya doğumdan itibaren atmalıyız bir bir, lazım olduğu yere. Evimizi (beynimizi) temizlemeli, sağlıklı duruma geçmeliyiz.

Ki, saniyede gelen 400 milyar bilginin daha fazlasını evimize yerleştirebilelim. 2000 den Ne kadar daha fazla bilgiyi hıfz edebilir, ne kadar daha fazla işleyip yararlı hale dönüştürebilirsek hem manevi hem maddi anlamda refaha, huzura erebileceğiz.

Doğruyu ancak Allah Bilir.

***
(1) Mehmet Doğramacı, “Paha biçilmeyen çöp evler” başlıklı yazısı.
(2) Sibel Tanyel Topçu, “Katilde bıçak, tabipte neşter, kim, ne ile neyi keser” başlıklı yazısı.

25 Ocak 2012 Çarşamba

Üç Günlük Dünya


“Turist olmak iyidir” diyordu yazısında M.Y.Yılmaz. “Turist olmak iyidir”.

“Nereye” diye soranlara Corto Maltes gibi “uzağa” yanıtını veriyorum. Özgürlüğümü taşıyabileceğim kadar uzağa. Gerçi bir çekip gitme durumu bu ama çekip gidebiliyorsunuz, ne kadar uzağa giderseniz gidin kendinizden kaçamıyor olsanız da! (21.01.2012 yazısı, Hürriyet)

Garip bir durum. Okuduğu bir kitaptan hareketle, turistliğin iyi olduğunu vurgulaması, hemen arkasından ise, kendisinden kaçmak gibi ne anlama geldiğini bile anlayamadığım bir cümle. Yoksa bu cümle de, yine yabancı kültürlerin, bize uzak felsefelerin kendi zihninde bıraktığı yabancılaşmanın eseri mi?

“Turist olmak iyidir”. Turistliğinin farkına varabilmek daha iyi değil mi? turistliğini fark etmek. Nerede peki? Nerede bulunursan bulun, turistsin sen. Sınırlı bir zaman için geldiğin dünyada turistsin. Yapılacak işlerin, görülecek yerlerin, kurulacak binaların var. Bir an önce bitir işini ve git ait olduğun yere.

Bırak “kendinden kaçmayı”, ne diye, kaçıyorsun ki, nereye kaçacaksın ki?

Tam da tersi, yolun kendine, kendine doğru olsun.

Ne zaman tanırsın, bulursun kendini, o zaman bulursun “Rabb”ini. Aslında kişinin kendinden kaçması, “Rabb”inden kaçmasıdır. Aslından kaçmasıdır.

Dünya, insan kalabalıkları mıdır? Öyledir bir anlamda.

Kendisiyle baş başa, sürekli ve daima aklında olan sevgisi ile birlikte olan bir İnsan, daima kalabalıkların içindedir. Kendi lisanından, kendi halinden bir tanıdığı ile karşılaştığında dünyalar onun olur. Hal’i bir, lisan’ı bir, anladığı bir, kızdığı bir, protesto ettiği bir..

Ne de güzel bir zevktir bu hal.

Sıyrılıp dünyanın sayısız zevk-ü sefasından, hedefte birleşenlerle birlik olup yolda ilerlemek. Yapılması gereken, görev olarak yüklenilmiş edimlerimizin yapılması ve İnsan olma yolunda yol almak. İşte budur hedef.

Bu lisanı bilmeyenler yabancı, bu lisanı bilmeyenler içinde ancak bir “turist”sin sen.

Ne kadar etkili söyler Karacaoğlan:

“Dilleri var bizim dile benzemez”

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...