30 Kasım 2011 Çarşamba

Nasıl Anlıyoruz


Zayıf iradeli olduğumu biliyordum. Fakat bu kadarına da pes diyorum. Gündemi yaratıp insanları peşime düşüreceğime, ben onların yarattığı gündem içinde boğuşuyorum. Kaldı ki, ne gündem yaratmak derdim var benim, ne de insanları peşimden koşturmak. İsteğim şudur, bırakın kendi halimde, düşüncelerimle baş başa.. Olmuyor. Kahrolası politik kargaşa alıyor götürüyor herkes gibi beni de birlikte. Çıkamıyorum bir türlü, sıyrılamıyorum. “Kör kuyularda” çırpınanlar misali.

Düşünüyorum da, acaba kendi halinde kalmak isteyenleri o halde bırakmamak gibi bir politika izleyenlerde olabilir mi? komplo teorilerine meraklıyızdır. Buda onlardan birisi. Olabilir ne demek. Taa gerçeğin kendisidir bu. Çocukların eline verilen oyuncaklar gibi, oyuna daldı mı çocuk.. Tamamdır. Ne geleceği düşünür, ne açlığı. Varsa yoksa oyun. Adanmış bir vicdandan şu tespitleri okuyalım:

“Demokratikleştirme projesi; hedef devletlerin halkını kendi vatandaşı yapmadan ona hükmedebilmenin ve onu hem demokratik devletin uzağında tutup hem de demokratik devletin bağımlısı kılmanın adıdır. İslâm coğrafyasına dönük olarak sürdürülen bu politik faaliyetin yerli ortağı, aşırı temayüllere içkin İslâm anlayışlarıdır.” (*)

Algı yönetimi, tam da anlatmak istediğim buydu. Algı yönetiminde, sizin okuduğunuz, duyduğunuz değil, yöneticinin vermek istediği mesajı duymanız, anlamanızdır istenen. Amaç budur. Başarabiliyorlar mı? hem de nasıl.

Arap Coğrafyasında gelişen olaylara bakalım mesela. Mısır’dan Suriye ve Kuzey Afrika sınırları boyunca ektili olan bir örgüt adını duyuruyor. “İhvan-ı Müslimin” Müslüman Kardeşler. Mısırda 42 yıllık (şimdilerde diktatör dedikleri) yönetimi devirdiler, başlarında ABD eğitimli gençlerin bulunduğu Müslüman kardeşler teşkilatı! Vaktiyle diktatörlüğünü görmüyorlardı. Parmaklıklar arkasında yargılanmasını izlediğimde, yandaş olmanın acı tebessümü yapışmadı değil dudaklarıma. 42 yıl boyunca zulümle yönetti ülkesini, şimdi sefil hayatının sonlarını demir parmaklıklar arkasında tamamlayacak, asmazlarsa. Neyse konumuz diğerleri idi. Diktatörden kurtulduktan sonra yerine ikame edilen askeri yönetim aynı (baskıcı) kanlı idareyi sürdürünce, bu kere gerçek Mısırlılar sokakları doldurdu. Bize göre gerçek devrime giden yolu buldular böylece. Ne mi oldu? Müslüman Kardeşler teşkilatı, şimdi sokakları dolduran Mısırlıları desteklemedi! Niye? Satılmışlık böyle bir şeydir.

Suriye’de de Müslüman Kardeşler adlı teşkilat yönetimi devirmenin peşinde. Esad giderse her şey düzelecek mesajı, algı olarak dayatılmakta, hem de dünyada birlikte. Maalesef Türkiye’de bu havalarda. Daha altı ay evvel kardeşimiz olan, birlikte Bakanlar Kurulu toplantısı yaptığımız Esad şimdilerde tu kaka oldu! Bu bilgiyi de halkımıza nasıl yutturdular! Nasıl anlattılar! Şimdi sokakta gezenler bile, Esad’ın gitmesi gerektiğini rahatlıkla söyleyebilmektedir. Radyolar, TVler, Gazeteler bu bilgiyi millete dayatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kirli bilgi bombardımanından halkı koruyacak paratonerlerin çalışması ise, gizli kuytularda ferdi çabalara kalmış.

Bu noktada şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Bir başına, ferdi çabalarla Hak’kı söyleyen diller, mutlak surette dünyanın sömürgeci kanlı eli küresel çetelerine karşı galip geleceklerdir.

Doğruyu Bilen Bilir.

(*) Nadim Macit, 18.11.11 Ortadoğu Gazetesi

28 Kasım 2011 Pazartesi

Özür Dilemek ve Hakikat


Erdoğan’ın özrünün hiçbir anlamı yoktur. Devletlerin özrü nasıl olur? Erdoğan kendisi adına özür dilemiştir. Kendisini bağlar. Belki partisini de bağlar. Lakin sanmam. Partisinden bu özre karşı çıkacak onlarca vekil vardır. Sadece kendini bağlar, ya da bu metni yazan ‘muhtemelen Y.Akdoğan’ı bağlar, yani danışmanını. Niye korkuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz? Rahat olunuz, hayatınızı kendinize zehir etmeyiniz. Her şey siyaset değil, her şey oy değil. Bakınız, yandaş yazarlarınız bile yüz vermedi çoğunlukla bu özre. Tekrar söylemek iyidir Erdoğan’ın özrünün hiçbir anlamı yoktur. Anlamsız kaygan bir yolda kendini yormaktadır. En önemlisi de Erdoğan özür dilerken devleti suçlama noktasına varmıştır.

Haklı olarak, Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Profesör Yusuf Halaçoğlu; “Başbakan buna nasıl karar verebilir. Meclise getirsin bakalım. Dedesi yaptıysa özür dilesin. Başbakan şahıstır. Başbakanlık adına yapamaz, bunu yapabilmesi için Meclisten karar çıkartması lazımdır” derken doğruyu söylüyor.

Atatürk’ün üzerinde durduğu en önemli konu, hatta düşman kuvvetleri boğazımıza kadar dayandığı anda en önemli gördüğü konu, yurt içindeki eşkıyaların ayaklanmalarının bastırılmasıdır. Hatta cepheden asker çekerek, Anadolu içlerindeki ayaklanmaları bastırmak üzere eşkıyanın üzerine salmak ve daha sonra cepheye yürümek en önemli politikalarındandır. Neden? Çünkü iç bütünlüğü sağlanmayan bir millet cephede ne yapacaktır? İç bütünlüğü sağlamlaştırılamayan askerle cephede ne yapılabilecek? Hiçtir bu soruların cevapları.

“Trakya’nın maneviyatını yükseltmek maksadıyla, Anadolu halkı, baştan aşağı yek-vücut bir hale getirildi, kararlar istisnasız, bütün komuta heyetleri ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. … İngiliz himayesi altında müstakil bir Kürdistan kurulması hakkındaki propaganda ve taraftarları bertaraf edildi, Kürtler Türklerle birleşti.” (Nutuk:Cilt 1,Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları)

İşte mesele budur. Anadolu’nun bütünlüğünü kurtarmak ve ileriki günlerde bu bütünlüğü korumak. Bu itibarla Erdoğan’ın özrünün hiç kıymet-i harbiyesi yoktur. Yok hükmündedir. Zamanın gerçekleriyle değerlendirilmeyen tarihi vakalar üzerindeki yorumlar hatalara gebedir. Hatalar ise yeni yeni hataları doğurur.

Bugün Dersim özrü dileyenler, yarın Kürt katliamı yaptığınızı söylediklerinde nereye kaçacaksınız? Neyi nasıl savunacaksınız. Akıllı olun, tarihiniz size onur duyacağınız sayfalar bırakmıştır. Vakarınızla o sayfalardan üzerinize düşen bilgiyi alın ve tarihinizle gurur duyun.

Bugün de ülkemizin en önemli meselesi olarak, bölücülük durmaktadır. Bu problem halledilmeden, sosyal sahada, ekonomi alanında yapılacak ilerlemelerin hiç manası olmayacaktır. Bölücü terör odaklarını kendilerine destek veren yabancı ülkeleri de açık ederek, ortadan kaldırmak, tesirsiz hale getirmek, dağları temizlemek, büyük şehirlerin bile ana arterlerinde hoyratça kanlı eylemler yapan bu gözü dönmüş eşkıya artığı yapılanmayı dağıtmak, zararsız hale getirmek devletimizin en önemli görevidir. Bu görevi yapıyorken de devletimizin tek bir dayanağı Türk Milleti olacaktır.

25 Kasım 2011 Cuma

Dersim Tartışmalarından…

Belgeler açıklayacağını bildirerek kamuoyunu hazırladı. Ortaya çıkardığı belge ise, yıllardır tarihçilerin, hikâyecilerin, romancıların yazıp durdukları kâğıttan başka bir şey değildi. Bağıra çağıra, sinirli bir halde, boğazını şişirerek, dişlerini gıcırdatarak; “Biz bakkal dükkânı yönetmiyoruz, devlet yönetiyoruz, devlet”. Sözü hala kulaklarımda. Sadece özür dileme faslını bile değerlendirsek, değil “bakkal yönetimi” sizlerin üç tavukluk kümesi bile yönetemeyeceğiniz artık anlaşılmış olmalıdır.

Tek yaptıkları, insanların acıları üstüne söylem geliştirerek oy devşirmeye çalışmak.

Bakınız, Meclis Başkanı Çiçek ne diyor: “Tarih nasıl öğrenilir, en evvel tarihçiler yoluyla. Tarihçiler bu konuda siyasetçilerden daha fazla ön alırsa daha uygun olur.” İzaha muhtaç mı, şöyle diyelim. Demek ister ki Sayın Başkan, Dersim konusunu tarihçiler araştırsın. Sanki bilinmeyen, araştırılmaya muhtaç bir sayfası kalmış gibi. Al sana Rıza Zelyut oku yazdıklarını kâfidir. Kitaplar yazdı, makaleler yazdı, bildiriler hazırladı. Olmadı mı, aha Tarih Kurumu, aha onlarca tarih kürsüsü hocaları, araştırmacıları… hayır, demek ister ki muhterem “onlar, bizim istediğimiz yönde bilgiler değil.” Söyleyelim. Sizin istediğiniz sonuçlara varacak araştırmalara da bilimsel diyemeyiz.

Hayatı da, dünyayı da, ilmi de, dini de, inancı da… Böyle görüyor, böyle anlıyorlar.

Daha birkaç gün evvel şöyle söylemiştik: “Cılkını çıkardıkları kelimelerden birisi de ‘yüzleşme’. Tarihinle yüzleş, Ermeni’lerle yüzleş, Kürt’lerle yüzleş, Dersim’le yüzleş… bakıyorum da yüzleşmeyi bu kadar sevenler kimler diye, karşıma hep yüzsüzler çıkıyor!..”

Olaylar birbiri ardına öyle güzel işlenerek sunuluyor. Tesadüf değil Dersim konusunun gündeme çıkartılması. Hatırlayalım, önce bir kadına “Atatürk diktatördür” dedirttiler. Bu tartışılıyorken, onlarca makale yazılırken, TV’lerde programlar yapılırken aynı zamanda Sadi Kürdî’nin ne kadar Türk olduğu, Kurtuluş Savaşında gösterdiği yararlıklar filan konuşuldu, tartışıldı, gündeme çıkarıldı. Bu arada birde film yapmışlar hakkında onu da ortaya çıkardılar, vizyona soktular. Her şey planlandığı gibi gitti. Esas oğlan sahne aldı ve özürler diledi.

Nasıl da bir projenin, bir senaryonun sayfaları ard arda, peşi sıra gelirse aynen öyle uyguladılar, hem de başarıyla. Birileri de sanır ki, ben ne kadar başarılı bir idareciyim! Oyunda bir repliklik, sıradan bir oyuncu olduğunu anladığında dünyalar başına yıkılacak, haberi yok.

Sosyal medya sayfalarına yazdığım bir mesajı buraya alarak yazıyı sonlandırıyorum:

“Kelimelerden örülü duvarlarında tarihin, hiç bir anlam kalmadığı zamanlarda, oturup bir başına yeni bir tarih yazabiliyor musun, o zaman varsın işte. O zaman kurabilirsin yepyeni bir dünya, o zaman ram olur tarih sana…”.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Yunanistan, Türkiye ve Borçlanma

Yunanistan darbeye maruz kaldı!

Yunan Kemal Derviş’i ülkeyi, krizi toplaması için Başbakan’lığa oturtuldu.

Ne olmuştu?

Belki de açlıktan yoksullar sokaklara dökülmüştü. Yani, yoksullar darbe yaptı ve Yunan hükümeti devrildi. Avrupa’nın devlerinin Yunanistan’a verecekleri -yardım, kredi, borç- adına ne derseniz deyin, kendince felaketi gördü Yunanistan Başbakanı, ve “Halkıma danışacağım” dedi Hükümet. Sen misin böyle düşünen dediler. Yerle bir ettiler Yunanistan’ı. Halk sokaklarda kırdı geçirdi, zaten fitili uzamış, yanmaya hazırdı, bir kibrit çakılmasıyla yetti.

Burada ne oldu? Kapitalizm zorda olan halka oylattırılırsa, aleyhinde oy çıkacağı tabiidir. Bunun önüne geçtiler, demokrasi havarisi geçinenler.

Ya önerdiğimiz yardımı -planı- alırsın dediler, ya da Avro’dan ayrılırsın. Fransa Başkanı ve Alman Şansölye’si birlikte geliştirdiler politikayı. Yunan Başbakanı iddiasından vazgeçti, referandumdan geri döndü. Oysa küresel güç Yunanistan’ın kurtuluşunu ama gerçek kurtuluşunu kendi iradesi ile ortaya koymuştu. Avro’dan ayrılmak. Sanıyorlardı ki Yunanistan Avrupa Birliğine yüktür!  Tam aksini söyleyenlerdeniz biz, Avrupa Birliği tüm güçleri ile Yunanistan üstüne abanmış asalaklar gibiydi, kanını son damlasına kadar emdiler, batırdılar, bitirdiler Yunanistan’ı. Baktılar ele geçirilecek bir şeyi kalmadı Yunanistan’ın ayrılın dediler veya bizim söylediğimizi yaparsınız. Kansız bir ihtilal ile hükümeti değiştirdiler. Yeni bir belayı Yunanlıların başına tebelleş ettiler.

Ergin Yıldızoğlu bakın nasıl yorumluyor: bir AB üyesi olarak Yunanistan’ın seçilmiş siyasi liderlerinin özgürce karar alamayacağı; halkın yaşamını etkileyen kararların halkın onayına sunulmasına izin verilmeyeceği; iktidarın, üye ülkelerin hükümetlerinde değil, bir hegemonya inşa etmekte olan Almanya-Fransa ekseninde yoğunlaşmakta olduğu gözler önüne serildi. Franz Fanon’un “ulusal mekânda ötekinin iktidarı” tanımından hareket edersek, Yunanistan’ın da neredeyse bir sömürge statüsüne indirgendiğini de...”

İşte böyle bu küresel çetelerin demokrasi dediği kendilerinin söylediklerinin yapılmasından ibarettir.

Kendilerini öyle pazarlıyorlar, öyle reklam ediyorlar kusursuz, günahsız. Yunanistan’da başbakanlığa oturtulan kişi zaten istifa eden Papandreu’ya danışmanlık yapıyordu. Yani ülkenin bu hale gelmesinde katkısı göz ardı edilemez. AB’nin para politikalarının oluşturulması ve uygulanmasında etkili makamlarda görevler yapmıştı. Katıksız bir AB savunucusudur, isterseniz buna küresel güçlerin teknesinin koruyucusu, onların su taşıyıcısı da diyebiliriz. Bu itibarla asla Avro’dan vazgeçmeyecek ve sahiplerine itaate devam edecektir.

Profesör Deniz Gökçe; “2011 boyunca Merkel ve Sarkozy’nin önderliğinde tüm Avrupalı siyasilerin performansı çok kötüydü” diyor. (Akşam,15.11.11) “Avrupa’da zirve zırvaya dönüşmüştü”. Yunanistan’ı ardından İtalya’yı kurtarma planlarında yapılan zirveler gerçekten de zırvaya dönüşmüştü. Ne bir çözüm önerisi getirebildiler ne de soruna doğru bir tanım. Aslında yapamadıklarından değildi tabii ki, tanımlama işlerine gelmiyordu, çünkü kendilerini açık edeceklerdi. Korktukları buydu.

Türkiye’de 2011 yıl sonunda, yıllık cari açığın 80 – 85 milyar dolar olacağı ve bu miktarın da GSYH oranın %10 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Tehlikeli sınırlardadır bu sayı. Borçlanmanın, hovardaca harcamanın gözden geçirilerek, makul bütçe planlarına dönülmesi, tasarruf oranının artırılması önlemlerinin alınması gerekmektedir. Aksi halde komşumuz Yunanistan’ı kurtarma derdine düşenlerin Allah muhafaza, o kötü günlerde yanımızda olmayacağı kesindir.

Değil yanımızda olmak bir kaşık suda boğmak isteyeceklerdir. 

16 Kasım 2011 Çarşamba

Rastgele Cümleler

Nezahetten, nezaketten yoksun, kaba bir dil. Sen ne olursan ol, ağzından çıkan kelimelerle varsın, öyle anılırsın. Kelimelerin kokusu da durmaksızın yayılır, tüm mahalleyi kaplar. Ben böyle dememiştim, yanlış anladınız filan gibi açıklamalar da bu gayrı ahlaki durumu kurtaramaz.

Deliğinden yılanı çıkaran dil, kendin bilmezleri de deliğine tıkar. Dikkat edilmesi gereken çok basit bir kuraldır. Sadece, laf ağzından çıkmadan iki kere düşüneceksin.

Hızlı konuşmak güzel konuşmak demek değildir. Çok laf etmek de güzel konuşmak değildir. Sözün azı, lafın kısası makbuldür. Lakin, ağızdan çıkan söz, içinde bulunduğun toplumun duymak istediği, onların derdine çare olan söz olsun.

“Şu an Suriye yönetimi ile doğrusu ben görüşmeyi kesmiş bulunuyorum”. Kaba dediğimiz bu söz işte. Daha politik, daha dış politikayı düzenleyici şekilde de söylenebilir, kimseyi de incitmez.

Kaos zamanlarında durgun su gibi olmak ve fakat pislikleri, kirleri tutmamak. Asıl başarılması gereken bu olmalıdır.

Yaşayıp gidiyoruz dünyada işte.

Yaz ayları gelende ter basar, kızıl güneş altında yanar da yanarız. Kış ayları gelip, sobalar kurulanda odun kömür bulunmaz donar da donarız. Geçim şartlarını karşılayamaz, kazanılan üç beş kuruşla cambazlık yaparak al takke ver külah hesabı, işler tıkırında gitmeyince de ah ile vah ile ne yaptığını bilmez halde kıvranıp giderdik. Neylersin ahvali dünya işte.

Denizlerden karaya doğru gelen dev dalgaların önüne konan büyük kayalara mendirek denmektedir. Toplum içinde de gelmesi muhtemel kriz, fesat, fitne gibi tehlikeleri emen ve topluma zarar vermesini önleyen setler vardır. Yüksek binaların en tepesine konan paratoner gibi. Yıldırımı üzerine çeker, dolayısıyla binayı ve çevresindekileri korur. Aynen böyle.

Özellikle gençleri kinden, intikamdan, hırstan, fesattan, kıskançlıktan… arındıracak, onları bu dünyada “İnsan” sıfatında yetiştirecek, bilgilendirecek, manevi ilimle mücehhez fertler yapacak, ilmi seviyesi asrı idrak etmeye müsait şahsiyetler tarafından eğitilmesi ülke için elzemdir.

Hiç bir söz yok ki, hedefini bulmasın.

Kapalı, kilitli sandıklarda demlenen yazılar, fırsat bulup gün yüzüne çıkmalı ki, harcanan emek, verilen çaba sonunda ortaya çıkan değer sahibini bulsun.

Son cümleyi William Glads söylesin.

“insan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır. Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz. Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır, ama görüş alanınız genişler. Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.”

14 Kasım 2011 Pazartesi

Bir Başörtülü’nün Saçmalaması

Dondum kaldım. Gözlerime inanamadım. Kulaklarıma inanamadım. Okuduğum yazı gerçek miydi? Bu cümle sahiden yazılmış mıydı?

Bir dünya yaratıyor kendisine, o dünyasında mutlu, dertsiz yaşıyorken gerçek dünyaya ait bir sorunla karşılaşıyor..  ve basıyor yaygarayı. “İnsanların açlıktan dolayı öldüğü bir dünya, Rezzâk ismine sahip Allah’ın yarattığı dünya olabilir mi?” diyor mesela. Ne dersiniz bu feverana, “doğru söylüyorsun kızcağızım, bu dünya Allah’ın yarattığı bir dünya değildir, başka bir allahın yarattığı bir dünyadır!” mı demeliyiz?

Donup kalmama sebep neydi peki? Çünkü bu cümleyi yazan kızcağız başı örtülü, İslamcı davanın bir neferi olarak gazete köşelerinde yazıp duruyor. Bu insanlar kendilerinden ve gruplarından bahsederken Müslümanlar derler, onlar için kendileri Müslüman’dır, başkaları ise diğerleri içindedir. Onlar ve Müslümanlar çok sık kullandıkları tanımlamadır. Bu cümleyi diğerlerinden birisi söyleseydi bizimde gündeme getirmemize gerek kalmazdı. Olabilir, söyleyebilir der geçerdik.

Ne söylediğinin farkında değil, belki de söylediği cümle, söylemek istediği, anlatmak istediği cümle -mana- değil. Lakin bu zat-ı muhterem büyük büyük gruplarda, koca koca yazarlarla tartışmalara girmekte, yazıları âlemde elden ele dolaşmakta, özellikle kadınların başörtüleri ile ilgili tüm tartışmalara bilgilendirmelere davet edilmektedir. Anlatıldığı ve anlaşıldığı kadarıyla Allah’ı bilmektedir. Maneviyatı yaşamaktadır. Fakat sıkıştığı yerde O’na iftira edebilmekte, hakarete varan şirke girebilmektedir. Öyle bir durum ki, Allah insanları yaratmış, dünyaya salmış ama yiyeceklerini göndermemiş. Bu nasıl Allah inancı, bu nasıl manevi kişilik?

Söyleyecek söz bulamıyorum.

Allah akıl fikir versin, yolunuz açık olsun demekten başka bir şey gelmez elimden.

10 Kasım 2011 Perşembe

Üç Konu Üç Resim

Yer Bingöl, 29 Ekim 2011 günü. Vücuduna bomba sarmış gözü dönmüş bir kadın -belki kendisi de anne idi, belki de anne olamadı- çocuk oyuncakları satan bir mağazanın önünde üstüne sardığı bombayı patlamak isterken, bir anne, Hatice Belgin belki de çocuklarına oyuncak almak için geldiği o mağazanın önünde, bombalı kadının ne yapmak istediğini anlar ve üstüne atılır. Bomba infilak ettiğinde bombacı ve anne ölmüştür. Fakat iki küçük çocuğu kurtulur.

 Bir milyon hikâyenin bulunduğu bu olayı varın kendiniz yorumlayın.

***

Yazılarını keyifle okuduğum Bucera, N.Ç.’yi yazdı, iyi de etti. Hem de suçluların isimlerini ve resimlerini de yayınlayarak. Hukuk sistemimizin reforme edilmesinin gereği bir kez daha ortaya çıktı. Zaman kaybetmeden yapılmalıdır. İşte sapıklar şunlar:

Bu olaylar yaşanırken ve tartışılırken Cumhuriyet’imizi kutladık. Kutlayamadık. Törenler iptal edildi, Van’da meydana gelen deprem acısı, yası gerekçe gösterildi. Olabilir dedik. Olgunluk ve vakarla karşıladık.

Sonra da şu resmi seyrettik uzun uzun.



Eski bir gazete haberini (kupürünü) hatırlayıp;

Niye bizden korktuklarını düşündük….

Ya bir de uyanırlar ve güçlerini birleştirirlerse… ve…

Umutlandım.



Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...