28 Kasım 2010 Pazar

Yahyalı da Güveç Yenir


Yirmi bin nüfuslu şirin bir ilçe Yahyalı. Anadolu’da görmek istediğin ne varsa bir bir, her birini görebileceğin küçük, sevimli ilçe Yahyalı. Cana yakın insanları, esnafı, çaycısı, lokantacısı, manavı.. ne bileyim ben işte… her şeyiyle küçük bir Anadolu Yahyalı… ilçeyi baştan sona kadar geçen caddesi, ilçenin yaslandığı dağın eteğinden doğan deresinin şırıltısına karışan kuş sesleri, serin bahçeleri, meyvelerinin lezzeti ile unutulmaz insan severliği… gerçek bir Anadolu Yahyalı… Erciyes’in karlı tepesinin en güzel seyirgahı Yahyalı.

Yıl 1960;

Kerim efendi Yahyalı dağlarında maden ocağı işleten, kendi halinde hayatını yaşayıp giden, tüm ilçe halkının sevgisini kazanmış, karıncayı bile incitmeyen kibar yapısıyla gönülleri feth etmiş, işinde gücünde bir zat-ı muhterem.

Cuma Namazından çıkıp yazıhanesine vardığında sırıl sıklam olmuştu. Nasıl bir yağmur..gök yarılmış, bulutlar sıkıntısını bir anda boşaltıyordu. Oysa cami ile dükkânın arası kısacık bir mesafeydi. Dükkânın kapısını açıp içeri zor attı kendisini. Hemen bir havlu alıp kurulanmaya çalıştı. Camdan dışarıyı, karşıda görülen dağı, dükkânın önündeki dereyi seyretti. Dağdan aşağıya toprakların karıştığı dev su kütleleri akıyordu. Şehir bir anda su altında kalmıştı.

İki kişi kapıyı açtı ve içeri attılar kendilerini. Sucuk gibi olmuşlardı. Onları sobanın yanına buyur etti. Kuru havlular verdi. Kurulandılar. Teşekkür ettiler. Yabancılarmış, iş nedeniyle yolları düşmüş Yahyalı’ya. Yağmur bir anda dindi. Dere çamur taşıyor, dağdan çamurlu sular inmeye devam ediyordu. Misafirler, “yağmur dindi, bize müsaade” dediler. Ayağa kalktılar. “Dünyada olmaz” dedi,  Kerim efendi. “Fırına güveç malzemeleri göndermiştik. Beş-on dakikaya kadar gelir, birlikte yeriz, sonra işinize bakarsınız.” Bu arada havadan sudan konuştular. Gerçekten on dakika kadar sonra, dükkânın ortasındaki masanın üzerine, çatal, kaşık, ekmek konulmuştu. Fırından getirilen tepsi masanın ortasına konuldu. Hep birlikte kaşık salladılar güveç tepsisine.

-“İyi oldu” dedi misafir. “Nereden yemek bulacaktık, iyice de acıkmışız. Sağ olun, sofranızın bereketi dinmesin, sofranızdan misafir eksik olmasın” dedi, diğeri. Çok ama çok teşekkür ettiler ve vedalaştılar. “Allahaısmarladık.” Deyip, ayrıldılar.

Yıl 2010;

Kerim Efendi’den oğullarına, oğullarından da torunlarına kalan maden ocakları genişledi, çeşitlendi, büyüdü. Büyük iş adamı oldular. Zengin oldular. Büyük büyük devlet adamları ile olsun, üniversiteli bilim adamları ile olsun, memleketin büyük iş adamları ile olsun iş, siyaset, bilim, edebiyat konularında sohbetler, görüşmeler yapar oldular. Fakat hiç büyüklüklendikleri görülmemiştir.

Geceden beri devam eden yağmur, kâh hızını artırıp kâh dinme noktasına geldiği oluyordu. Yahyalı Deresi çamur taşıyordu adeta. Öğleye doğru hızlandı yağmur. Dere iyice kabardı.

-“Bu gün öğlen yemeği yemeyin. Cuma’dan sonra bir yere gideceğiz” dedi. İşini yaptığım kişi.

***
Dere kenarında, iki katlı, karşıdaki dağı rahat gören güzel bir iş yerine vardık. Yağmur hızını artırdı. Dere çamur taşıyor, karşıdaki dağın çatalından su fışkırıyordu.

-“Yıllardan beri, ilk defa görüyorum dağın çatalından su geldiğini”. Dedi, iş yeri sahibi. Şehrin dağa yakın tarafları çamur içinde kalmıştı. Dağdan toprak karışımlı sular şehri dolduruyordu.

-“hoş geldiniz”. Deyip, buyur ettiler. Geçtik içeri oturduk.

Hoş beş ten sonra, yazıhanenin ortasındaki yuvarlak masaya çatal, bıçak, kaşık, ekmek konuldu. Masanın etrafında sekiz sandalye, geçtik oturduk. Masa başı sohbeti kısa sürdü. Bir tepsi konuldu masaya, “buyurun” denildi. Besmele ile başladık sekiz kişi, tepsideki güveçi yemeye. Yemek sırasında sahiplerinden olduğu anlaşılan kişi;

- “Elli yıldır devam eden bir adettir bu. Her Cuma aynı yemek yapılır. Yani elli yıldır bu dükkânda her Cuma güveç yemeği yapılır ve ikram edilir. Dedemden kalan bir emirdir bizim için. Misafir olarak kim gelmişse, birlikte yenilir. Dükkâna giren kişi yemek yemeden asla çıkamaz. Toksa da masada oturur, bir iki lokma yer. Adet budur.”

Yağmur dindi. Dışarı çıktım, bir sigara içmek için. Dere kabarmış, çamurlu sular dönüp duruyordu, dağdan fışkıran sular aşağıya kadar iniyordu, ilçenin mecazibinden kapı önünde birkaç kişi dükkâna girmek için bekleşiyordu. Demek ki her hafta buraya güveç yemeye geliyorlardı. Dışarı çıkarken gördüm. Yandaki oda da ve holde de masalar kurulmuştu. Yani üç masa da yenilmişti. Biraz sonra yeniden belki üç masa daha kurulacaktı.

Servetin içinde. Yoksulun, yetimin hakkı vardır. Yetimin, yoksulun hakkını eksiksiz vermek, işi olanın, parası olanın, serveti olanın borcudur. Misafire, yolcuya, yoksula, vatanından uzak düşmüşe evini, sofrasını, kucağını açmak, servetin sigortasıdır. Bunları bize dedem anlatmıştı, nur içinde yatsın, bizler de sözünü tutmaya çalışıyoruz.

-“dedeniz bu güveç yapma ve ikram etme usulüne nasıl başlamış?”

-“Elli yıl önce, yine bugünkü gibi deli yağmurlar yağmış. Cuma namazından gelen dedem o gün fırına gönderilen güveçi beklerken, iki kişi girmiş dükkâna, onları yemeden bırakmamış, onlar da -sofranızdan misafir eksik olmasın- şeklinde dua etmişler. O günden hemen sonraki hafta dedem usul edinmiş, bu güne kadar da sürdürülüyor işte.”

-“Sofranız bereketli olsun bize müsaade”, deyip ayrılıyoruz oradan.

Yolunuz düşerse Yahyalı’ya, bir de Cuma ise günlerden, gönlü genişlerin bürosuna uğrayın ve güveç yiyin orada.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Akşam

Gün akşamdan başlar akıllım…
Akşamla biter de yenisi başlar. Akşam her şeyidir hayatın.
Bütün zamanlamalar bütün planlamalar akşamla başlatılır, akşamla da bitirilir.
Hayatın bir döneminde, birlikte yaşamaya karar verilen insanla anlaşma da akşamlarda akitlenir.
Hatta daha da kötüsü,
Akşamlarda verilir ayrılık kararları.
Akşamlarda çıkılır basamaklar, ertesi akşamlarda inilir gerisin geri.
Her akşam bir başka akşama gebedir, her doğum akşamların eseridir.
Üretilen her ürün, her eser  akşamlarda tohumlanmış, akşamlarda geliştirilmiştir.
Gün akşamdan başlar akıllım. Kargaşa da gündüzlerin.
****
Akşamla birlikte çöken hüznün kıymetini bil.
Mübarek akşamlarda hatırla.

4 Kasım 2010 Perşembe

Değişim Ama Nasıl

‘Değişim’de mi putlaştırıldı…

Önce una, toprağa, su katılır, elde edilen karışıma -hamur-çamur- şekil verilir. Artık nasıl bir şekilse istediğin, Kendi istediğine, kendi algına kalmış. Ortaya çıkan şekle put denir. Karşına korsun. Tapınırsın. Artık ondan iste isteyebildiğin kadar. Senin emrinde mi, sen onun emrinde misin? bu bilinmez. Acıkırsan eğer, korkma karşında duruyor yiyeceğin. Ye, korkma, yarın bir daha yaparsın. Un senin elinde değil mi?

Dünyanın güzelliği, para, ev, kat, yat, mevki, makam, hürriyet, demokrasi, insan hakları, değişim.. ne kadar put yaptık, ne kadar güzel dünyalar kurduk kendi hayatımız için hatırlayanınız var mı?  kurduğumuz o güzel dünyalar içinde mutlulukla ne de güzel yaşayıp gittik! ve ne de güzel görünüyorlar, dünya, ev, makam, mevki, demokrasi, hürriyet, insan hakları, değişim… güzel kelimelerle, güzel anlatımlarla ortaya atılan bu terimler bir müddet sonra karşımıza koyup tapındığımız putlara dönüşüyor. Biz mi onları idare ediyoruz, yoksa onlar mı bizi?

Durmadan değişimden dem verenleri, değişemeyenler olarak bilirdik. Yazık ki, ilerici aydınlarla muhafazakâr kitleler yer değiştirdi gibi görünüyor. Yanılıyorlar. Değişemezler diyemem, ama bu kadarı da fazla artık. Onların değişimden anladığı, bir takım uluslar arası kuruluşların teklif, öneri ve isteklerini yerine getirmeye çalışmaktan ibarettir. Şu anayasa değişimlerinin, değişim macerası bir hikaye edilse de, kimler tarafından nasıl yazıldığı, -yada dayatıldığı- bir ortaya çıksa da, anlasak beylerin nasıl değişimci olduklarını. Artık, değişim, değişim dedikçe değişememek nasıldır anlayacaklar. Hele değişimi anladıklarında, -değişememeyi- fikr ettiklerinde fakat, iş işten geçmiş olacak.

 Değişim; ilmin, aklın, asrın gereği olması gerekenlerin yapılması, inanılması, hayata geçirilmesinden ibarettir. Değişim de; demokrasi, hürriyet, insan hakları... gibi putlaştırdıklarımızdan olmasın sakın.

Hallac-ı Mansurlar, Nesimiler, Pir Sultan Abdallar, Galileler, Atatürkler… değişim denilince hatırlanan isimlerdir. Siz ey değişimciler, adı geçen devrimcilerin değiştirdiklerine, dünyaya yeni getirdiklerine nasıl ve ne gibi bir inançlarınız -kabulleriniz- olduğunu da anlatır mısınız.

Bendeniz değişim, değişim deyip değişemeyen değişimcilerin, değişmelerinden şunu anlarım. Değişim, kıyafet değişimiyle başlar. 2011 Cumhuriyet resepsiyonunda hiç bir tartışmaya meydan vermeden, medeniyetin, asrın istediği gereklilikte giyim kuşamla katılımcıların ağırlanması ile “adeta kavganın” sonlandırılması,  Hiç bir bilimsel, dini-manevi, insani verilere dayanmayan; İnsan hakları, giyinme özgürlüğü teranelerini bırakıp “haydi değişin biraz” demek hakkımızdır sanırım. Niye hep bizden bekliyorsunuz değişmeyi, biraz da siz değişin canım.

Küreselleşmekte -sosyo/ekonomik- olduğu iddia edilen bu günkü dünyada bilgi -doğru/yanlış- bombardımanına tutulan insanlar, hayırlıyı nasıl ayırd edeceklerdir? sorusunu yöneticilerin kendilerine sorması gerekmektedir. İnsan yığınları, bu bombardıman karşısında savunmasız ve çaresizdir. İnsanların bu zaafından istifade etmeye kalkmak da en azından istismar kelimesi ile adlandırılacaktır. İnsanlar üzerine gönderilen bilgilerin onların bilgilendirilmeleri, anlamaları, anlaşılan bilgilere göre hayatlarının dizayn edilmesine yönelik değil, başta bulunan idarecilerin istedikleri bilgilerin dayatılması şeklinde gerçekleşmektedir. Bu itibarla, değişim adı altında propaganda edilen verilerin asla halkın istediği değil, birilerinin istediği yönde dayatıldığı sonucu çıkmaktadır ki, bu durumda bir değişimden değil değişememekten bahsedilmelidir.

İşte bu hal içinde yapılan anayasa değişikleri değerlendirildiğinde, değişim iddia edildiği gibi bilimsel ve olması olan değil, bilakis değişememek ve olmaması gereken olduğu sonucu çıkmaktadır.

O halde başa dönerek putlaştırdıklarımız arasına ‘değişim’i de katarak söyleyebiliriz. Kendi ellerimizle yaptığımız putlara tapınmak öyle kolay terk edilebilecek gibi değildir. Meziyet, yok -unutulması- olması gerekenleri cesaretle bırakıp, sonsuzluk varlığında erimektir.

İlgililerinin değerlendirmesine arz olunur.

2 Kasım 2010 Salı

Karşılaşma

Yorgunluğum iş'den değil evlat, yaşanılanların hazmedilemediğindendir. Unutmayasın ha, gün batar, gün doğar, gün batar, gün doğar. En iyisi gecedir.

Geceler bir başka güzel, geceler anlamın açıldığı sükun ortamları, huzurun zirve zamanları, sevginin muhteşem hissi...

5 duyu organına ilave olarak 6. ve hatta 7. duyuların devreye girdiği rahmet anları.

Fakat, biliyoruz ki, "çete"sel kararlarda gecenin karanlığından istifade ile alınır. Karanlık kişiler karanlıkta karanlık kararlar alır.

Bizim dememiz o dur ki, kendi halindeki insanlar, “kendiyi” taşıyanlardır. Onlara sakın çatma, onlardan uzak dur. Onlardan uzak dur deyişimiz de, karanlık olarak geldinse uzak dur. Demektir. Yani seni korumak, kendini korumak için bir öğüttür. Kendi halinde ki bir insan, bulunmaz bir nimettir. Arayan bulamaz, onlar senin karşına çıkar. Fırsatı kaçırma. Selamlaş. Hal hatır sor. Bir şeyler ikram et. Bak sana neler sunacak, gör. İtiraz etme. Sadece dinleyerek, anlamaya çalış.

Yolda karşılaşırlar birisi sorar;

-Allah’la aran nasıl.

Cevap verir diğeri.

-Hiç aram yok.

-Oh oh… (tebessüm hali)

Onlar hangi dilden konuşurlar? Hangi lisan onların halini anlar ve anlatır. Onları anlatmaya kelimeler aciz, lugatlar sıfır kalır. Onlar, en anlamsız diye bilinen basit kelimelerle neler neler fısıldaşırlar… onların dilini anlamaya çalışmalı, onların haline hayranlıkla bakmalı, onlara yalvarmalı…

“Süleyman kuş dilin bilir dediler/ Süleyman var Süleyman’dan içerü” kuş dilini anlamak, konuşmak için Süleyman olmak gerek. "Süleyman" olmak için bir “Süleyman”ın kapısında kapılanmak, bir Süleyman’a Kul olmak gerek.

***

Hiç bir şey anlamadığım birkaç dakikalık bu konuşmanın ardından, doğruca bir meyhaneye gittim. Hızlı bir şekilde birkaç kadeh yuvarlayıp, kafayı bir güzel ettim. Titremem geçti. Çıktım dışarı, rüzgarlı bir sonbahar akşamında, şehir parkında bir banka oturup ufukları seyrettim.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Bu bir eleştiri değildir

İki profesör, iki cümle, iki hareket ve bir yorum.

Önemli bir siyasi aktörün özel doktorluğundan, büyük bir üniversitenin rektörlüğüne terfi eden kıymetli bir bilim adamı, twitter denilen, başka bir söyleyişle sosyal medya namıyla ünlenen sanal alemde; “Problemleri çözmek için zihin açıklığı yetmiyor, gönülleri açmak lazım, bazı gönülleri de ashmak lazım” gibi bir ileti yazmıştı. Tabii profesörlük ünvanı kolaylıkla alınmıyor. Vardır bir hikmeti diyerek şöylece cevapladık. “Hoca sizsiniz, ben hazırım. Açın gönlümü”. Başka nasıl cevap verilebilir? Doğrusu cevap olsun diye değil, samimi bir istekte bulunmuştum. Fakirin bu talebine herhangi bir karşılık gelmedi. Hoca o kadar meşgul ki, belki de görmemiştir. Görmemiştir deyip geçemeyiz. Madem, “gönüllerin açılması” ile ilgili bir mesajı gönderiyor, o halde bu yöndeki talepleri de cevaplandırmalı, muhatabı, muhataplığından dolayı hoş görmeliydi.

Tamam, twitter aleminde  anlamsız, anlamının bilinmediği, lüzumsuz bazı mesajlar yok değil di. Fakat konu edinilen zatı muhterem, ilmine irfanına güvendiğimiz ki, bu nedenle mesajlarını takibe aldığımız, önemli bir bilim adamı olması hasebiyle görmezden gelmemeliydi, çünkü biz gönderdiği mesajı “gönüller açılır” şeklinde okumuştuk.  Eğer böyle değilse, hocanın yazdığı mesajın anlamını bilmediği sonucu çıkar ki, hiçte böyle düşünmüyoruz. Yoksa bilmiyor mu?

 Talebimizi görmezden gelmekle, fakiri güçsüz, zayıf ve küçük gördüğü bu nedenle cevap vermeye layık görmediği şeklinde yorumlayabilir miyiz? kendisini de büyük ve erişilmez görüyor olabilir mi? olsun, biz zaten hocayı büyük, güçlü ve erişilmez gördüğümüzden mesajlarını takibe almıştık. Bu demek olur ki, kendimizi de zayıf ve küçük görüyorduk.

Gönül; “Hak'kın konağı”. Çocukların oyunundaki beş taş değildir. Hem ne demişler “kaldıramayacağın yükün altına girme”.

Efendim, ikinci vakamız yine aynı ortamda gerçekleşti. Tesadüf bu ya, o da profesör. Kısa yollu bir tartışma içerisinde, “kadınların itaatkâr” olmasıyla ilgili bir Kur’an ayeti yazdı mesaj olarak. Bu konuya yirmi kadar eleştirel mesajlar yazıldı. Hoca kimisine cevap verdi, kimisini es geçti. Bendeniz de; “Anladım. Gazete manşetlerini anlayamayan beyinler, Kur’an Ayetlerini şıp diye anlayabiliyorlar. Yuh olsun bana”. Şeklinde bir cevap gönderdim. Birkaç dakika sonra sevgili profesörümüz fakiri takip edilecekler listesine kaydetti. Gönderilen mesajı okudu, değerlendirdi ve “bir şey” yaptı. Eksik olmasınlar, bizi mutlu bahtiyar ettiler.

Görmezden gelmediler, ezmediler, kendilerinin daha büyük olduğu zehabına kapılmadılar, “sen kimsin ki?” demediler, ezmeye-horlamaya kalkmadılar, mütevazi bir insan haliyle, fakire değer verdiler.

Yolunuz açık, gönlünüz ferah, ufkunuz geniş, Güzeller yoldaşınız olsun aziz hocam.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Himmet Amca

Değme mimarları, değme inşaat mühendislerini cebinden çıkartır, onunla bina-yapı hususunda kimse yarışamazdı. Sadece, arsayı görsün yeter Himmet Amca. Oraya yapılması gereken binayı bir anda gözünde canlandırır, birkaç güne kadar gerekli planları çizer bitirirdi. En kısa zamanda işe başlar, planlanan sürede kesinlikle teslim ederdi. Sadece, ev sahibinden neleri istediğini sorar, kaç oda, kaç banyo, mutfak, kiler, bodrum… buna göre ihtiyaçları arsa üzerine yerleştirirdi. Kasabada altmışa yakın ev ve işyeri yapmıştı. Her biri birinden güzel sanatsal yapılar. Kimi iki katlı, kimi tek, avlulu, teraslı, düz damlı, ayvanlı, bodrumlu, cumbalı, dış boyaları bile hepsinde farklıydı. Kasabanın hangi yönündeki arsa ise, güneşin durumuna göre dış cephesi boyanırdı. Yan yana gelen inşaatlarda ise, diğerine başlarken yeni felsefeler geliştirilir, bu düşüncelere göre yeni tür boyalar aranırdı. Himmet amca’ya “yaa, aynı mahalde aynı yöne bakıyorlar, kaldı ki sen şu binayı yaparken, sarı ile ilgili ne fesefeler yaptın, neler demiştin. Şimdi niye farklı bir renk kullanıyorsun?” deseler. Yeniden başlardı felsefe, mantık ve renkler hakkında konuşmaya. Arsa seçimi, binanın tipi, kullanım alanının tespiti ve hatta renkler bile matematik idi Himmet Amca için.

Yapı sanat enstitüsünü bitirdikten sonra iki yıl, babasının arkadaşı Mimar Hakan Bey’in yanında çalışmış, sonra askere gitmişti. Askerlik hizmetini de birliğin inşaat işlerinde tamamlamış dı. Tezkere dönüşü “başkasının yanında çalışmam, kendi iş yerimi açacağım” diye tutturmuş, babası, evinin yanındaki soğan, maydanoz ektikleri alana bir kulübe yapmasına müsaade etmişti. Bu kulübe de işini yapacak, herkesin gıpta ettiği binaları bu atölyede başaracaktı. Böylece başladı kendi işini yapmaya. Başladı ama iki yıl kimse iş vermedi ona. Ekibini kurmuş, temelci, betoncu, demirci, duvarcı, sıvacı, çeşmeci, elektrikçi, marangoz… ekip tamam ama iki yıl boyunca iş yok.

İlk işini komşuları Haydar Efendi verdi. Bahçenin arkasında bir ahır yaptırdı. İş olsun da. Önemli değil. Ahır çok güzel oldu. Sekiz adet büyükbaş hayvan, iki at, bir eşek, birkaç koyun için mükemmel bir ahır yaptı. Çok da kısa sürdü. Hayvanları hep aynı yöne bağlanacak şekilde yerleştirdi, böylece tersleri de aynı yöne yapılacak. Meyilli yapılan yol vasıtasıyla da, tersler yukarıdan verilen su sayesinde ahır dışına taşınacak, dışarıda da bir çukurda toplanacaktı. Haydar efendinin öylesine hoşuna gitti ki, kasabada anlatmadığı kimse kalmadı. Daha inşaat bitmeden kasabalı sıraya girdi adeta. İkinci ahırı da böylece aldı ve zamanında bitirdi. Bu arada yanına aldığı bir kalfa ile diğer ahırları yaptı. Bazılarına kendisi hiç gitmedi bile. Kalfasına o kadar güvenmişti. O da sağ olsun yüzünü kara çıkarmadı. Adına kötü bir laf getirmedi.

Hele ilk ev inşaatını aldığında görecektiniz onu. Kendini göstermenin tam zamanıydı. Ne gerekiyorsa, ne isteniyorsa, ne lazımsa bir bir yaptı. Ortaya öyle bir ev çıktı ki, her ev yaptıracak kişi ona müracaat edecekti. Temelden çatıya kadar her metre karesinde el emeğini koydu. Tam istediği gibi bir eser çıkmıştı ortaya. Avludan giriliyordu eve. İki basamaklı bir çıkış merdiveni, önde ayvanı, öyle bir cümle kapısı koymuştu ki, kapının ustasını sır gibi sakladı. Eve girilince küçük bir hol, sağ tarafta büyük bir mutfak. Salon dikdörtgen biçiminde, geniş camlı, camın önünde denizlik, yanda bir misafir yatak odası, içeriden merdivenle üst kata çıkılıyor. Yukarıda üç oda, bir banyo, odalardan birisinde banyo var, her odada yüklük ve gömme dolaplar. Çatı katına yine merdivenin devamından çıkılıyor. Çatıda büyük bir oda. Tam çalışma odası. Geniş, ferah, rahat. Odanın yanı ise kiler. Kalabalık bir ailenin tüm ihtiyaçlarının depo edilebileceği büyüklükte ve düzende. Her şey düşünülmüş bir ev. Görenler sıraya girdiler adeta. Hatta oturdukları evi yıktırıp yeniden yaptıranlar bile çıktı.

Himmet amca ile çalışan tüm ustalar hayatlarından memnundu. İşsiz kalmıyorlardı. Paralarını da tıkır tıkır aldıklarından sözünü ikiletmiyorlar, işlerini de gayet titizlikle yapıyorlardı. Her bir usta, Himmet Amca için bulunmaz bir nimetti. Hepsi işinde usta, hepsi de titizdi. Yapılan her inşaatta onların payı büyüktü.

Çalışan işçi ve ustalara sıklıkla “biz ekmeğimizi, bu taşlar, toprak, bu tuğlalar, bu ahşap, bu demir, bu harç la kazanıyoruz. Ekmeğimizin kendimize ait, bizim olabilmesi için gereken dikkat ve özeni göstermeliyiz. Her bir tuğlayı severek yerine koymalıyız. Her bir çiviyi bilerek isteyerek ve severek çakmalıyız.  Her gün harç karılırken, ilk su verilirken herkes o anda orada bulunacak. Herkes ekmeğine bakar gibi harca bakacak. Herkesin o harçta bir damla suyu, bir kürek kumu bulunacak. El birliği ile işimizi başaracağız. Şunu unutmayın ki, bu binaların içinde canlar yaşayacak. Onlar yaşadıkları her anda bizleri anacak, bizlere dua edecekler. Sakın unutmayın. Eğer bir tuğlanın yanlış konulduğunu düşünürseniz, hemen sökün onu. Yenisini doğru düzgün ve usulüne uygun şekilde koyun. Malanız güzellikle dolsun, şakülünüz fırıncı küreği gibi doğru ve hassas olsun, işinizi gönüllü yapın…” “Her kim hastalanırsa veya canı sıkkın olursa bana haber versin. Canı sıkkın, morali bozuk kişinin yaptığı evde oturulmaz. Bizim evlerde huzur olmalı, mutluluk olmalı, sevgi olmalı. Sevgi ile harcı karıp, tuğlaları ördükten sonra da burada oturacak canların mutluluğu sonsuz olur. Onların huzuru bizim dikkatli çalışmamıza bağlı, ha seveyim sizi, ha kardeşler…işimizde eksiklik olmasın, “her şey tas tamam olsun”, bizim yapacağımız küçücük bir hata Allah korusun büyük facialara neden olabilir.”

Himmet Amca, yaptığı evlere peşin peşin huzuru monte ediyor, onun yaptığı evlerde oturanlar da  huzur içinde, yaşamlarını idame ettiriyorlar dı. Mutluluğun bir şartı da yaşama alanları idi. Mimarlara duyurulur.

22 Ekim 2010 Cuma

Boyacı

Avukat arkadaşım Murat’ın bürosundayız. Arkadaşım dedimse öyle günlük görüşen, buluşan, konuşan türden arkadaşlardan değil, yılda bir iki kez ancak. Hafta sonuna denk getirilen ziyaretlerden olduğu için, vakitte müsait uzun soluklu teatiler… memleket meseleleri, bazen edebiyat, sanat, filimler, kitaplar üzerine konuşmalar. Büro çalışanları diğer odada, onlara bir rahatsızlık da vermiyoruz. Bize iştirak eden, çalışma masasının yanında bulunan etajerin üstüne yerleştirilmiş kafesteki kanarya. Bazen susuyor. Ötmesi için çabalasak da hiç oralı olmuyor. Bir de başladı mı, susmak bilmiyor. Kaç türlü ötüyor,  konuşuyor gibi. Hangi müzik parçasını seslendiriyor? yanık yanık, derinden, içli mi içli, hangi ustadan öğrendi bu dertli hıçkırıkları.

Bir müvekkili girdi odaya. Kasım bey. İş adamı, ticaretle uğraşıyor. Birkaç dosyası birden varmış Murat’ta. Çeşitli ticaret davaları. Kafesin yanına oturdu. Hasbihalden sonra, parmağını kafesten içeri soktu. Kuş kaçtı. “Gel gel” dedi. Parmağına kondu kanarya. Diğer parmağı ile kuşun gıdığını kaşıdı hafifçe. “Görüyor musunuz renkleri” dedi. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı, gri, beyaz, siyah… bir milyon renk. Parlak renkler. Kanarya ötmeye başladı. Elini çekti. “Size bir boyacının hikayesini anlatayım” dedi. “cennet mekân Faik Baba’dan dinlemiştim.” “komşularının bir göz odası varmış, kiraya verirlermiş. Bir gün bir adam gelmiş kiralamış. Bir yatak yorgan, bir tencere tabak ve bir kafesi varmış. Kafeste bir kanarya. Adam sabah-akşam odadan hiç çıkmaz, durmadan -boyacım-,-boyacım-, -boyacım- da -boyacım- diye, konuşur, bağırırmış. Hiç durmadan devamlı tekrar ettiği için, dikkatlerini çekmiş ve rahatsız da olmuşlar hani. Ev sahibi bir gün kapıyı çalmış. Adam buyur etmiş. “ya-hu demiş, nedir bu boyacım da boyacım. Figanları. Rahatsız ettin bizi. Ya sus, ya da devam edeceksen evi boşalt. İçeri buyur etmiş ev sahibini. Kafesin yanına almış. “Bak ağa”. Demiş. “Şu kuşun boğazındaki  boyayı görüyor musun.” “evet, görüyorum” demiş, ev sahibi. “ben” demiş, adam. “Ben, işte o boyayı oraya vuran Boyacı’ya aşığım. Ne yapayım.” Demiş. Ev sahibi bin pişmanlık ve şaşkınlık içinde özür dileyerek çıkmış. “Allah’ın garibi işte”, dokunmayalım diye karar almışlar. Hikaye bu kadar. Kasım beyin gözünden bir damla yaş aktı.

“Ne güzel” dedi. Avukat Murat. “Görmesini bilene her yerde”.

Bütün “güzel isimler”, bütün renkler, bütün şekiller Ondan. Ve O. Görmesini bilene. Boyacı da O, Marangoz da O.

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır”, sizin kiracı da yönünü bulmuş, ne güzel. Yönsüz değil. “hayırlara koşmak” mühimdir. Kimseye bir zararı olmayan “Hak Dostu”.  “O halde yalnız beni anın” buyruğuna uyuyor. “Bütün güzel isimler O’nun” olduğuna göre. Mesele de kalmıyor.  “Kendi” halince, hallenip istenilen yöne de “yönlenilince” yol kendiliğinden bulunuyor. Bu yolun meyvesi bol bol hüzün. Hüzün meyvesi, hem hüznü artırır, hem zevki.  “zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler” bilimince de artık yerleşirler, ayrılamazlar. En doğrusunu “bilen” bilir.

Sohbet uzadıkça uzayacağa benzer. En iyisi bir virgül koymak. Dendi. Daha sonra buluşmak üzere selamlaşıldı.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...