21 Aralık 2013 Cumartesi

Yolsuzluklar, İktidar Söylemi ve Diğerleri…


Ortada dış güçlerin oyunu oynanıyorsa,

Amaçlanan;

Kirlenmiş Tayyip’i gönderip, kirli ve ne olduğu belli olmayan Sarıgül’ü getirmek midir?

Sarıgül, alayı vala ile giriş yaptığında CHP’ye, şöyle demiştik:

Sarıgül’ü İstanbul belediye başkanlığı tatmin etmez, onun gözü CHP genel Başkanlığında.

Peki, Kılıçdaroğlu ne olacak?

Öteden beri söylediğim şudur: Genel Başkanlıktan istifa ederek, Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koyacak, seçilirse güzel, seçilemezse ne yapalım olmadı. Bu arada da Sarıgül Genel Başkanlığa oturmuş vaziyette olacaktır.

Tam gaz, 2002 öncesi AKP’nin kurulması ve iktidar olması lazım gelen çalışmaların yapıldığı gibi, yeni bir cephede Sarıgül destanı yazılacak.

Ne olursa olsun, olan Türkiye’ye olacak. Kalan işler Sarıgül’e yaptırılacak, laiklik Sarıgül eliyle işlemez hale getirilecek, belki anayasa Değişimi küresel güçlerin istediği biçimde çıkartılarak, belki de başkanlık sistemine geçilip, rejim değişikliği ile hilafet makamı yeniden tesis bile edilebilecektir.

Kirli kafalardan, kirli planlar ortaya dökülecektir.

Biz de söyleriz ki,

Allah Bes Baki Heves.


‘Yeni Türkiye’ ne Kadar Yenidir?


“Yeni Türkiye” söylemini siyasetin merkezine yerleştirme çalışmaları, AKP’nin iktidar olduğu günlere dayanır (aslında evveliyatı da var, diğer partide). Bunun için yapılacak ilk iş, Atatürk, Kurtuluş Savaşı, Lozan gibi değerlerin yerle bir edilmesi çalışmalarıdır. Sözü bir vesile ile bu konulara getirip, olumsuz mesajın çakılması ve sık sık değişik ağızlarla tekrar ettirilmesi çabasıdır. Darbeyi, 12 Eylül 2010 anayasa referandumunda vurdular, ‘demokratik açılım’ dedikleri sözde açılımı ise, sağında ve solunda üçer Türk Bayrağı konularak, izleyicinin dikkatinin bayraklara çekildiği yıkım açıklamaları ile yaptılar.

Propaganda tekniklerinin içinde bayrak, Atatürk, analar ağlamasın gibi nesneler veya söylemler öne çıkarılıyorsa, bilinmeli ki mutlak surette atılan ve veya atılacak bir yumruk daha vardır.

2003 yılında Irak tezkeresinin reddedilmesini takiben, Amerikalı bir yetkilinin “bunu not ettik” tehdidini söylemesinden sonra, Türkiye’ye karşı uygulayacağı politikalarında değişikliğe gittiler ve Türkiye idarecilerine de istediklerini dikte ettiler. Nitekim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 2003’te TBMM Başkanı sıfatıyla yönettiği oturumda alınan sonucu, iki yıl sonra 26 Mayıs 2005’te Washington’u ziyareti sırasında değerlendirirken “1 Mart, ABD ile yeni ama çok sağlıklı bir dönemi başlattı… 1 Mart hayırlara vesile oldu” diyebilecektir.

Arınç, doğru söylemişti. O günden sonra yapılan çalışmaların hedefi ve yöntemi iyiden iyiye değiştirilmişti. Bilinen gerçeklerdendir, tekrara lüzum yok. Gayr-ı menkulü, silahı, toplantı salonu, teberru makbuzları, başkanı, toplantı resimleri, iletişim bilgileri… Bulunamayan devasa bir ‘terör örgütü’ uydurularak adına ‘Ergenekon’ denildi ve birçok isim altında darbe planları düzenlettirilerek yüzlerce ordu mensubu cezaevlerine tıkıldı. ‘Yeni Türkiye’ idealizminin ilk önemli adımı, NATO’ya bağımlı olmayan, bilakis karşı fikirleri olan, milli veya ulusalcı fikir akımlarını benimsemiş subayların ekarte edilmesiyle atıldı. Bir taraftan ABD, diğer taraftan AB dayatmaları ardı sıra gelmeye başladı, hazırda ne istenirse yapan (yapacak) bir idare işbaşındaydı.

27 Ocak 2010 tarihli Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde onaylanan raporda istenilenlerin bazıları şunlardır: “-Dini azınlıkların, dini temsilcilerinin eğitimiyle ilgili sorunların çözülmesi, -Patrikhanelerin tüzel kişiliğinin tanınması, -Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, - Fener Rum Patrikhanesi’ne ekümenik sıfatının verilmesi, -Mor Gabriel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin mülkiyet hakkının tanınması, -azınlık mezarlarının korunması, ..” taleplerin tamamı Lozan sözleşmesine aykırı olarak ve Atatürk’ün yaptıklarının karartılması üzerine inşa edildiğini dikkatle okumak lazımdır. Bunun üzerine hükümetin yaptıkları da izlendiğinde, verilen talimatlara ne kadar uyulduğu görülür. Bizzat Başbakan ağzından dillendirilen “iki sarhoşun yaptığı kanunlar” ifadesi ile nelerin anlatılmak ve nelerin yapılmak istendiğinin de iyice anlaşılması gerektiğini not etmeliyiz.

“Yeni Türkiye” ifadesi, bir öncekine reddiyedir. Van konuşmasında yaptığı, sosyoloji ve tarih ilimlerine aykırı millet tanımını incelediğimizde, yeni Türkiye stratejisinde, Sünni İslam düşüncesinin hayata geçirileceği ve Selefî’ci felsefelerin dayatılarak devletin rejiminin yeniden tanzim edileceği sonucuna varıyoruz. Nitekim başörtüsü ve kızlı-erkekli tartışmaları, karma eğitime son verilmesi talepleri gibi, öteden beri sürdürülen alkollü içkilerle ilgili yapılanlar tamamen çok eskilerden kalma Selefi yorumlarının sonucudur. Aklı bir kenara bırakarak, geçmişten kalan bilgilerin devlet rejimi haline getirilmek istenmesidir.

Tam da, ABD ve AB’nin istedikleri gibi. Onlar, asla yönetimine tasallut ettikleri ülkelerin insanlarının ilim yolunda ilerlemelerini istemezler, teknoloji buluşları yapmalarını istemezler. Onların, kuru softa hayatı yaşamalarını isterler, dinin özünü değil ve fakat kelime anlamlarını geçemeyen tedrisatın devam ettirilmesini isterler. Bizimkilerin yaptıkları da bundan farklı değildir.

Hedeflerine giderlerken ilk işleri, taraftarları denen orta burjuva sınıf yaratma çabalarına giriştiler. Kaynak dağıtımını belli isimler etrafında gelişen bir programla Anadolu şehirlerine kadar genişlettiler. Parayı kazananlar aynı zamanda harcama eğilimini de artıracaklardı. Otomobiller, yatlar, katlar her şey tamam edildi. Lakin bu orta burjuva sınıfı, harcadığı para, kullandığı meta, arzuladığı hayat seviyelerine bağlı olarak İslami bir dünya görüşü meydana getiremedi. Görünüşü Müslüman gibi olan fakat fikir (medeniyet) düzeyi, ortaçağ seviyesini aşamayan bu taraftarlarla gidilmesi gereken hedefe bir türlü gidememişler, topallamaya başlamışlardır. Hesap edemedikleri bir husus, kolay gelen para ve mala bağlı mutluluk, kolayca gidecekti. Tedbir olarak düşündükleri, kutsal ay ve zamanlarda öne çıkartılan sakallı kişilerin dini vaazları da pek bir işe yaramadı, çünkü din adına anlattıkları yüzlerce yıl evveline ait hikâyelerden ibaretti. Paraca zengin yapıldığı kadar manevi zenginlik aktaramadılar, sakal bırakmak, gümüş yüzük takmak gibi sıradan göstermelik yüzeysel hayat tarzını aşamadılar. “Yeni Türkiye” yoluna kendi yetiştirmeleri böylece engel oldu.

Başkalarından kopya almadıklarını sıklıkla söyleseler de, etkilendikleri ve sözünden çıkamadıkları Graham Fuller’in yazdığı kitabın adı: “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” dir.

Ne kadar bağımsız oldukları, kullandıkları terimlere kadar yansımaktadır.


14 Aralık 2013 Cumartesi

Mesaj Panosundan


Siyasi dincilerin, neo-liberallerin, neo-conların, eskimiş komünistlerin, gayr-ı Türklerin, İngiliz muhiplerinin…

Atatürk düşmanı olmasını anlayabiliyorum.

Bir Türk milliyetçisi ÜLKÜCÜ’nün,

Asla anlayamıyorum.

Yazık!..

Ha Atatürk düşmanısın, ha Fatih sultan Mehmet ne fark eder? Ha Atatürk düşmanısın, ha Yezit taraftarı ne fark eder?

Durum aynı durum, savaş aynı savaş.

Yukarıda sıfatlarını verdiğim grupların kaynaklarından beslenerek, oralardan öğrenilen yalan-yanlış bilgileri gerçek ve sahici bilgilermiş gibi yaymak ihanettir.

Başka bir tanım bulamıyorum.

***

Ağacın kalitesi, meyvesinin tadındadır. Neme lazım, yenmeyen meyveyi üreten ağaç? Bed kokulu çiçeğe duran fide, alınmaz, satılmaz meyveleri bolca veren bitki…

Neme lazım?

Sözü, bugünkü yazısını Erbakan övgüsüyle başlayıp bitiren bir yazar arkadaşımıza getirecektim. Üstelik yazıda sıklıkla, ‘talebeleri’ tanımlamasıyla bugünküleri gündeme getirip, Hocalarıyla mukayese ediyor ve hiç benzemediklerini, Erbakan’a kurban olmalarını filan söylüyor. Talebeleri diyor ya! Yeterlidir. Hocanın iyisi, kalitelisi öğrencilerine bakarak anlaşılır. Yetiştirdiği öğrencilerinin içinde eğriler ve doğrular toplanır, sonuç nakıs ise verilecek puanda nakıstır o hoca için.

Kusura bakmasın arkadaşımız, görüşlerine asla katılmıyorum.

Kendi yönetiminde de ülkenin ne kadar gerildiğini biliyoruz. Gerginlik politikası bunların ayakta kalabilmeleri için sanki elzem bir politikadır. Uzlaşma bilmezler, dayatmayı eleştirir görünürler lakin, dayatmanın alasını yaparlar, ‘yaratandan ötürü severiz’ derler, yaratılan bir şey söylediğinde topluca hücuma geçerler, kibirleri ile etrafta kül bırakmazlar, çok bildiklerinden olsa gerek, yolsuzluk almış başını gidiyor…

Eee.. hiç mi yaptıkları iyi bir şey yok? Derseniz eğer.

Yapmasınlar da görelim. Derim.

Perde önüne serdikleri tek dertleri vardı. Başörtüsü.

Halledileli epeyce olmasına rağmen, hala ondan oy devşirmeye devam ediyorlar.

En yukarıdan en alt tabakaya kadar, buldukları üç-beş kişiye anlattıkları başörtüsü. Bırakın, başkalarına anlatmayı, kendi kendilerine yaptıkları toplantıların da ana konusu başörtüsü. Ne zulümler yaşamışlar, ne acı çekmişler, Amerikalarda okumuşlar, Türkiye’de okuyamamışlar filan, filan.

İşte, yazar arkadaşımızın övdüğü Hoca’nın yetiştirmeleri.

Fazla söze gerek yok.

Dünyadan göçmüşlere Rahmet dileriz. Göçeceklerin de aklını başına devşirmesini talep ederiz.

Hepsi bu…

***

“Devlet bizi kabul etmezse biz de devleti kabul etmeyiz. Onun hiçbir yasasını kabul etmiyoruz. Kendi yasalarımızı, kendi kurallarımızı uygulayacağız. Kendi yasa ve kurallarımıza dayanarak mücadelemizi sürdüreceğiz” -Cemil Bayık-

Demek ki, neymiş? ‘mücadele sürecekmiş’.. neymiş? Mücadeleymiş.

Sizin müzakereniz, görüşmeleriniz laf, doğruyu terör örgütü lideri söylüyor. Mücadele.

Eşkıyanın yollarını temizlediniz, dillerini uzattınız, hayat öpücüğünü verdiniz…

Ne oldu?

Köpekle, köpeğin anladığı dilden konuşulur.

Ya, dilini keseceksin, ya yolunu kıracaksın.

Eşkıyayı başımıza sultan yapmayacaksın.

***

Dünkü (9.11.13) gazetelere verilen ilana göre,

Sayın Başbakan’ımızın oğulları,

20 Milyon Dolar’a satın aldıkları 6. Gemiciklerini de bildirdiler.

Yürü Bilal kim tutar seni?

Kızlı-erkekli tartışmasının altında bu açıklamayı gördürmeme çabası mı var acaba?

***

Koca bir yalan yüklenir hayatımıza

İnce, derin, anlamsız.

Ne sevgimiz, ne düşmanlığımız sahici

Geri kalanlar sevgi’den yana bir bir,

Tükenip hayatımızdan,

Verirse de,

Zahmetsiz.

İsyan, ihanet, kin, husumet… ne varsa

Olmaması lazım gelen

Öldürür sevgiyi bir bir.

Birlik – sevgi ne belaymış ki,

Yolda yalnızlar bilir.

***

Abdullah Öcalan, ısrarla müzakerelerin bir yasal güvenceye kavuşturulmasını istemektedir. Neden?

Çünkü biliyor ki, yapılanlar kanunlara ve anayasaya aykırıdır.

Yani, ileride hem müzakereyi yapanlar, hem de müzakere de taraf olup, sekreterliğini yapanlar ve basın yayın araçlarıyla yayanlar suç işlediklerinden yargılanacaklar ve gereken cezaya çarptırılacaklardır. Şimdiki haliyle bundan kurtuluş yok.

Bunu bebek katili biliyor.

Başbakan bilmiyor.

Bir de etrafında onlarca yüksek maaşlı danışman çalıştırıyor.

Bizden hatırlatması.

***

“’Ulan’ kaba bir hitap biçimi. Konu Ahmet Kaya olduğu için, Başbakan’ın kullandığı ‘ulan’ kelimesi cümlenin başına yakışmış. Siyasetin sağını solunu kurcalamadan hakkını teslim edelim: “Ulan hepiniz oradaydınız be” ifadesi de yerini bulmuş.”

Diyor Mümtaz’er Türköne!

Ne denir?

Milletvekilliği cepte galiba…

Yalakalığın da böylesi…

Hem kaba diyeceksin, hem de yerini bulmuş! Olur mu böylesi?

Olur, olur…

Hem nalına, hem mıhına: kim nasıl isterse öyle anlasın!...




11 Aralık 2013 Çarşamba

Bağımsızlık Başka Bir Şeydir

Amerika’da çıkan Neo-Con gazetelerinden birinde, MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında çıkan yorum-yazı ve bu yorumlar üzerine Türkiye’de ileri sürülen görüşler hakkında kendi düşüncelerimizi ‘Uluslararası istihbaratı okuma veya okuyamama’ (http://haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi79259-Uluslararasi_Istihbarati_Okuma_veya_Okuyamama_I.html)başlıklı üç yazı halinde yayınlamıştık. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Amerika ziyareti sonunda yapılan konuşmalar ve değerlendirmeler üzerine yazıya devam etmenin gerektiği kanaatine vardık…

PKK belasına bulaştırılalı beri ülkemiz başımız salim değil. Türkiye’nin yapacağı her işte, vereceği her kararda dışarılardan belirli güçlerce devletin iradesine tesir edecek hareketlenmeler başlıyor. Tıpkı, karşı atağa geçen düşman kuvvetleri gibi.

Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’ye söyletmişlerdi: “PKK, Türk Devleti’nin bazı isteklerini yerine getirmiştir. Çatışmalar durmuş ve bir kısım silahlı birliklerini sınır dışına çıkarmıştır. Şimdi top Türkiye’nin sahasındadır.”

Bunun üzerine 16 Kasım’da, (tesadüfe! bak ki, Atatürk’ün Diyarbakır’ı ziyaret tarihi)  Diyarbakır şehrinde yapılanları biliyoruz. Hiçbir şey tesadüf değil, sanki birileri tarafından verilen talimat, devlet idarecileri tarafından anında yapılıyor. Kaldı ki, Davutoğlu’nun Amerika ziyareti de bu Diyarbakır gösterisinin sonuna ertelenmişti. Besbelli verilen ödev yapıldı mı, nasıl yapıldı gibi doğrulamalarına bakılacaktı. Tolga Tanış (Hürriyet), Davutoğlu’nun yapacağı ziyaretle ilgili olarak, ABD Dışişlerinden Türkiye’den sorumlu Bakan Yardımcısı Nuland’a sorar ve şu cevabı alır: “Daha fazla açıklık, daha fazla basın özgürlüğü, daha fazla hesap verme sorumluluğu taşıyan bir hükümet talep eden Türklerin tarafında duruyoruz.”

Böyle diyor Bakan Yardımcısı, lakin Irak’ın Kuzeyinde kurulmakta olan, Suriye’nin Kuzeyi (Türkiye’nin güneyi)’nde özerkliğini ilan etmek üzere olan Kürt devletçiklerinin, Türkiye’de kurulması da planlanmış Kürt devletçiği ile birleşerek büyük bir federasyon haline gelmesinin adımları ve Türkiye’nin Çin’e ihale etmeyi düşündüğü Savunma Füze Sistemlerinin, ABD (dolayısıyla NATO) tarafından itiraz edilmesi hakkında ABD’li uzman görüşleri farklı olarak, “şirketlerin tekliflerini yenileceğini” de ilave ediveriyorlar! Üstelik Türkiye’nin şartlarından olan “teknoloji transferi ve ortak üretim” konuları üzerinde hiç durulmayarak! Yani istedikleri gibi, onların bildikleri gibi...

PKK’nın Kandil’deki ağzı tarafından, “Verilen sözlerin yerine getirmediği ve PKK’nın yeniden savaşa başlayabileceği” dillendirildikten sonra, Irak seyahatinden dönerken Davutoğlu, “Füze ihalesinin yeniden yapılabileceğini” söylemesi de herhalde tesadüf olarak anlaşılamaz. Sanki ABD, PKK’yı konuşturarak kendi isteklerini yaptırır gibi bir hal var. Bunlar enteresan gelişmeler ve yorumlar.

Kendini beğendirme çabaları da oluyor politikacıların zorlama da olsa. Gezi olayları ile ilgili olarak,“Türkiye’deki gösterilerin Avrupa’daki gösterilerle benzer olmasından onur duyuyoruz” demiş. Güler misin, ağlar mısın? Tolga Tanış’ın verdiği istihbarat bilgisi üzerine böyle söylemiştir. Söylemiştir ama doğru mudur? Sanki dünya bilmiyor, bizler de sersem. Devlet idaresi ne zaman yalan söyler? Bir daha o görevlere gelemeyeceklerini anladığı zamanlar. Artık, tutunabileceği yılan bile kalmamıştır. Son kozlar oynanır.

Dışişleri Bakanı Kerrry ikili görüme sonunda; “Bu toplantıdan çok memnunum, Türk-Amerikan ilişkileri birçok farklı seviyede hayatidir. Suriye, İran, NATO ya da ekonomik refahımız konusunda ABD ve Türkiye aynı stratejik amaçları paylaşmaktadır” dedi. Davutoğlu ise “ABD ile aramızdaki model ortaklık ilelebet devam edecek”… bu konuşmaları nasıl değerlendirirsiniz bilmem, ben şöyle düşünüyorum. Savunma Füzeleri ihalesi yeniden gözden geçirilecek ve ABD şirketlerine verilecek.

Kaldı ki, seyahatinin başka bölümünde konuşma yaptığı düşünce kuruluşunda Davutoğlu, Şivan Perver’den bahsediyor, Diyarbakır kalkışmasının faziletlerini anlatıyor… yani, tıpkı aldıkları talimatın yerine getirildiğini üstüne basa basa anlatması gibi.

Bağımsızlık böyle değildir.

Tamam, yalnız bir ülke değiliz. Diğer devletlerle ticari, siyasi, kültürel ilişkilerimiz olacaktır. Ama asla, göbekten bağlanarak değil.

Bağımsız davranabilmenin ilk şartı, ‘Koltuk Kaybetme Korkusundan’ kurtulmaktır.

Ananızdan, koltukla mı doğdunuz?

7 Aralık 2013 Cumartesi

Yolcu


Heyhat!...

Başım ağrısa da,

Düşünerek çıkmak zorundayım girdiğim badireden.

Yardımcım yok.

Arkadaşlarım yanımda değil.

Bildiğim, sorduğum bunca cevaplara karşılık,

Yapayalnız,

Yaşanan bir boş hayata güven duymadan,

Hüzün ve sıkıntı semeresi bol bir derin rüya.

Hiç lüzumu yok.

Olmaz olsun,

Ne varsa sahiplendiğim ve bana ben yapan.

Tümü, tamamı, hepsi…

Aslında, beni, benden uzaklaştıran.

Olsun.

Bir savaştır bu.

Bir var oluş ve yok oluştur güruhu.

Bir gün olur,

Şehadet gelir, şehitlik nasip olur.

Son nefes bile olsa,

İşlem tamamdır.

Yoldaş, Yolcu


Yoldaşı doğru olanın,

Yolu eğri olsa ne yazar?

Bulunur doğru yol nasılsa.

Yolu doğru olup;

Yoldaşı eğri olanın durmaz siyatiği azar.!

Doğru yollar eğilir-büğülür gider.

Kafa karışır, göz bulanır, görünmez ufuk.

Er ola, yoldaş bula,

Yollar kırılır gider.



5 Aralık 2013 Perşembe

Dinci Profesör’e Devlet Tarifi

“Türkçe dahil hiçbir dille duygusal ilişkim yok”. Bendeniz bu cümleden hiçbir şey anlamadım. Yoksa yok, bana ne, okuyucuya ne? Niye böyle bir cümle yazılır? Anlayamadım geri zekâlılığıma verin.

Hatta şu cümle, “hiçbir dile ideolojik anlam yüklemem”. Allah Allah, dillere ideolojik anlam yükleyenler varmış demek ki!

Bir dakika, bir dakika, senin geleceğin yer belli: Kürtçe’nin, bu ülkede gelişmesi, ilerlemesi, araştırılması, enstitülerin kurulup gereken neyse onun yapılmasının sağlanması Türklerin teminatı altındadır. Yanılmıyorsam, bugüne kadar da böyle gelmiş ve böyle gidiyordu. Şu cümle nedir: “Hiç bir dil olgusunun yok olup gitmesine gönlüm ve akademik ahlakım razı olamaz.” Bu tehlikeyi nasıl gördünüz Sayın Profesör? Cevabınız siyasi değil, ilmi olsun. Bekliyoruz.

Türkçe ana dilim namusumdur. Nasılsa, arkadaşımın, kardeşimin anadili Kürtçe’de benim namusumdur. Kürtçe’yi korumak, geliştirmek, edebiyatını desteklemek, tarihini yazmak benim namusuma terk edilmiş olmalıdır ve ben böyle görüyorum.. bu anlamda kurulması gereken, enstitüler, akademiler ne ise kurulur ve desteklenir. Bugüne kadar kurulmaması ve desteklenmemesi benim suçum değil. Kaldı ki, Kürtçe’nin konuşulması ve geliştirilmesi ile ilgili konulan yasaklamalarla benim bir ilgim yok.. Tam da senin ve senin gibilerin yoktan yarattıkları yasaklamalar var. Bu durum, hiç tartışmaya gerek yok, tam da sizin şu anda istediğiniz sosyolojik olması gerekenlerin, bir zamanlar yasaklamalarıdır bilesiniz. Yani aynı, onlarla aynı noktadasınız bilesiniz. Neyse konumuz bu değil şimdilik, devam edelim.

80 öncesi kargaşa durumunu hatırlıyoruz. Muhakkak surette dış güçler ve ajanları vasıtasıyla gruplar yaratılıp, iki grubu biri birinin üstüne silahlı olarak saldılar. Burada, durup düşünmek lazım. Gruplar oluşurken kullanılan sosyolojik tetikler ne idi? Bir taraf komünist idelojinin gönüllü askerleri, diğer taraf ise komünizme yol vermemeye and içmiş bir avuç Türk gönüllüleri. Ne olduysa, nasıl olduysa her iki grubun silahlanması aynı kaynağa dayandırılmıştır. Böyle söyleyip de geçemeyiz. Çünkü emperyalist eller, komünist düşünceyi ortaya saldıklarında değil, taa 44’lerden beridir vatanını savunmaya söz verenler, Türklük çatısı altında birleşmişlerdir. Sadece komünist idelojinin dayatmaları değil, tehlike nereden gelirse gelsin, emperyal olan ve vatanımızda gözü olan tüm düşüncelere karşı savaşa durmuşlardır. Kimi kalemi ile, kimi sözü ile, kimi bulabildiği silahı ile.

Devlet, yok edilmeye, bitirilmeye ramak kalmıştı. Basın-yayın, üniversiteler, polis gücü, adalet, eğitim kurumları… tamamı parçalanmadan payını almıştı. Sokağa çıkmak, bir kahvede çay içmek gibi gündelik ve sıradan işler bile yapılamaz olmuştu. Bir dostunuzun evinde gece sohbetleri biraz uzasa kapınız çalınır ve ne yaptığınız sorulur olmuştu (yaşanmıştır). Kurtarılmış mahalleler kimin adına ve hangi amaca hizmetle kurtarılmıştı?

Bu arada bir talihsizlik olarak, meclisteki siyasi partiler uzlaşma imkânlarını yakalayamadılar. Hiçbir konuda anlaşma sağlayamadılar. Anlaşmayı bırakın, birlikte küçük bir sohbeti bile yapamadılar. Meclisin halini gören vatandaşlar handiyse ‘devlet’ten ümidi kesmişlerdi. Vatandaş, kendi işlerini, kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılar olmuşlardı. Bu arada can güvenliklerini de kendileri sağlıyorlardı. Ne polise, ne askere, ne de devletin diğer yetkililerine güveniyorlardı. Müracaat ettikleri devlet dairelerinde azarlanarak çıkanlar çook olmuştu. İşleri bir türlü halledilmiyor, fabrikalar çalışmıyor, baraj inşaatları bombalanıyor, grevler, boykotlar gırla gidiyordu.

‘Derin devlet’ tanımlamasıyla izah edilemeyecek kadar ince ve derin oyunlar oynanıyordu. Ki, bu oyunun içinde devlet görevlileri (asker, polis, bürokrat) olabileceği gibi, sivil vatandaşlardan ve medya camiasından da devşirilmiş tiplerin bulunduğu gerçektir.

Burada bir ‘derin devlet’ten değil, ‘devlet’in düzensizliği, basiretsizliği ve beceriksizliğinden, akıl karışıklığından bahsetmek daha doğru olur. Tam da şunu söylemek istiyoruz. Aslında ‘derin devlet’in yokluğu söz konusudur. ‘derin devlet’in bulunduğu ve görünür olduğu zamanlarda ne anarşi, ne düzensizlik, ne halk hareketleri, ne rüşvet, ne kara para, ne stokçuluk… hiç birisi olmaz. Zamanında gerekli tedbirler alınır ve uygulanır. Nitekim Kürtçe’nin yasaklanması da devletimizin böyle bir anına denk gelmiş olmalıdır. Kürt komşularımızla, Kürt arkadaşlarımızla hiçbir vakit, Kürt olmalarından dolayı bir çekişmemiz olmamış, kendimizden ayrı bir vatandaş olarak görülmemiş, birlikte gül gibi geçinip gitmişizdir. Onların da bizden rahatsızlığı olmamıştır. Bu insicamı sağlayan bizim devletimiz idi. Ne oldu da 84’den sonra değişti? İşte biz buna ‘derin devleti’in hastalanmasının sebep olduğu şeklinde cevap veriyoruz.

Kimdir ‘derin devlet’? sen, ben, biz, o ve onlar kim olacak. Sıradan bir kahvehane sohbetinde edilen laflarda bile bir çözüm varsa, bu söz derin devletin kulağına gider ve onaylanırsa hemen uygulamaya konulur. Hep birlikte derin devleti oluşturuyoruz. Derin devlet akıldır. Hep birlikte ortak olarak kullanılan akıl. Bir kişinin aklı kimseden daha fazla olamaz, ancak birlikte, el ele verilir ve ortak bir toplam akıl üzerinde anlaşılırsa o akıl üstün akıl olur ve o akıl ile dünya devleti hedefine varılır. Biri oradan, biri buradan çekiştirirse ilerleme değil, geriye gidiş başlar. 18 Mayıs şartlarını dikkate alarak, 19 Mayıs’ta gemiyi Samsun’a çıkartan güçtür derin devlet.

Küçük bir örnek vererek noktalayalım bu yazıyı.

Son günlerde yapılan savunma füzeleri ihalesinin Çin firmasına verilmesi kararının alınması ve görüşmelerinin başlaması hususu içinde ‘derin devleti’ arayınız.

Unutulmaz bir deyiştir:

Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.

3 Aralık 2013 Salı

Kurt, Zaman, Hak

Zamanı gelince iner kurtlar,

Açlık, zamanı belirler.

Zamandır gelmesi beklenen, zamanı kollayıp,

Zamana öykünür dereceler.

İlk ve son olsa da kaybedilen, kayba gitmiş ve bitmiştir.

Nasılsa, öğrenilecek ve yollanacak yol ve sebepler vardır.

Kolay değil,

Unutulan ve bitirilen ne varsa hayatta,

Sabah olmaz diye, günler bitmez diye yalvarılan,

Unutulmuş olsa da,

Hatırdan çıkmaz bir türlü.

Hatırdan çıkmayla, unutmak aynı manada değildir.

Unutur insan,

Ve fakat zihninin bir yerlerinde kayıtlıdır. Bir gün çıkagelir.

Rüyadan uyanır gibi.

Hayalden kurtulur gibi.

Hatıra hep canlıdır.

İnsan yaşadığı, var olduğu sürece,

‘Gen aktarımı’ yolunda gittiği sürece,

Gelecek tanzimi, tarihten alınan değerle,

Planlanıp, hayat ve töre üzere,

Kanunlar, nizamlar, yönetmelikler,

Derken;

Bir nizam kurup,

Nizamıyla,

Nizamı içinde,

Nizamlıca,

Haşır-neşir olup,

Mutlu ve huzurlu bir hayat ile,

Lüzumsuzdan uzak, helale yakın ve helal bir hayat,

İnsan olmak için kâfidir.

Yalandan ırak,

Riyadan uzak,

Yokluğunda kinin ve intikamın,

Rahat, huzurlu bir düşünce ortamında,

Ailen, komşuların, milletinle birlikte,

Güler yüzlü, memnun…

                Yaşamak ve bilmek…

Rabb’in huzurunda ve O’nunla.

Hep var, hiç yok olarak.

Ne varsa O, ne varsa O olarak,

Boşlukta ve daima yoklukta.

İdrak ederek, yok olarak…

Hep Hû…

İle.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...