Ana içeriğe atla

‘Metal Yorgunluğu’


Bir “metal yorgunluğu”dur lafları gidiyor. Metal yorulunca, topuyla tüfeğiyle jilet olmaya yollanır. Ucundan, azıcık bir parçanın değiştirilmesiyle, yorgunluk sonlanmaz. Metali olduğu gibi göndereceksin ki, yerine yeni metalden yapılmış bir organizma teşekkül etsin.

Siyasi yorgunluk öyle-böyle değil. Bugünkü söylemler, dünün yanlışlarının başkalarına mal edilerek, yani suçu başkalarına atarak, azardan kurtulmanın yollarıdır. Yorgunluk, elbette yolsuzluklarla başlar. Adam kayırmalarla devam eder. Liyakatsizlerin görev almalarıyla son bulur. Ve yorgunluk tam da burada hissedilir. Hissedilir lakin son pişmanlık kar etmez.

Aslında, metal yorgunluğundan bahsedenlerin, -nerelerde yanlış yaptık? Sorusunu da sorması lazım ki, yorgunluğa çare bulunsun. Durum o durum değil. Yakın gelecekte planlanan genel milletvekili seçimleri ve C.B. seçimlerinden karlı ve kazanarak çıkmanın acemi planlamaları yapılıyor. Milletin (seçmenin) gözüne gözüne şu sokulmak isteniyor:

-“Bakınız, hata yapanı asla affetmiyoruz. Hata yapan, kibir yapan kapı dışına bırakılıyor.”

İnsanlar sever böyle tavırları. Aslı olmasa da, gereceği yansıtmasa da. İnsanımızın mayası, affetmeye ayarlıdır. Geçmişi çabuk unutur. Güzel bir hareket gördüğünde de, hep öyleymiş gibi tavır alır. Destek, son hızıyla devam eder. Politikacı, ne yaptığını bilen değil, neyi yapması gerektiğini, kendisinden nelerin duyulmasının istendiğini bilen kişidir. İktidar ilgilileri de bunu yapıyor.

15 Temmuz faciası yaşandı, PKK faciasının kenarından dönüldü, IŞİD fecaatinin hataları geçte olsa görüldü… Terörizm, yakan topu kıvraklığında düşünceleri kırdı geçirdi. Sanayi üretimi -yatırımı-nın düşmesi gibi, fikir üretimi dip yaptı. Daha dün bir yandaş şunları söylüyordu: “Öyle bir dönemden geçiyoruz ki bütün ahlaki ve vicdani değerlerin kaybolduğu, seviyesizliğin dip yaptığı ve adeta bir değerler savrulmasının yaşandığı kâbus gibi bir ortam... Herhalde zihinlerin bu kadar dünyevileştiği, Müslümanca yaşamanın önemini kaybettiği böyle bir dönem hiç olmamıştır”. Bu satırlardan ne anlaşılıyor? Tarif ettiği içinden geçilen felaket dönemini, taraftarı olduğu siyasi grup değil de, sanki başkaları yaptı. Eleştirinin namusu da kalmadı!

Neyse,

Metalden bir parça değiştirerek, yorgunluğunu sonlandıramazsınız.


Topuyla tüfeğiyle jilet fabrikasına gönderilmelidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…