Ana içeriğe atla

Aklı Olanlara…


Savaş oyununda aklı kullanamayan yaya kalır. Bu oyunda ‘akıl’ nedir?

Aslında, akıl çok yolda yaya kalan ve fakat lazım olduğunda kullanılmazsa, ilgilisini yaya bırakan muhteşem varlık.

Şimdi, bütün kaybettiklerimiz “aklın kullanılmasından kaynaklanır” hükmünü kabul edip, etmeyenler arasında gerçekleşiyor. Bilmedikleri halde aklın yerine ‘kalb’i koyuyorlar. Amenna ve sadakknâ, itirazımız yok. Lakin eğer, bu dünyada iş yapmak istiyorsan ve bu dünyanın koşullarına ayak uydurmak niyetindeysen, ‘akıl’ı göz ardı edemezsin.

Ayak bastığımız yeri ölçüp biçen odur. Gidilip, gidilmeyeceğini mizanında tartıp yol gösteren odur. Yalnız burada bir incelik var. Nefsin emrindeki akıl (burada, muhafazakâr ehlinin dilindeki nefis ile bahsettiğimiz nefis karıştırılmasın) veya akl-ı külle devir ettirilmiş akıl. Her ne kadar akıl, yol gösterici ve ışığı buldurucuysa da, öyle bir anın kollayıcısı olur ki, şeytanın emrinde olarak, kişiyi yolundan eder, sarp yollara saptırır. Bu onun zevkidir ve hatta görevidir de.

Şimdi, ‘saptırır’ dedik ya, eğer aklın saptırma gücü varsa, ‘buldurma’ gücü de kabul edilmelidir. Bize düşen, saptırma gücünü iteleyip, buldurma gücünü ortaya çıkartmak olmalıdır. Her iki işi yapan da akıldır. Aklı olmayana ne emir verilir, ne ceza tertip edilir, ne sorumluluk aranır… Ya, aklını kullanamayana? İşte sorulması gereken soru. Var olan varlığı, fonksiyonlarını kullanmamasını sağlamak ona zulüm değilse nedir? Ve cehennem bu değilse nedir? Verileni kullanmamak, var olanı hayata getirmemek.

Niye bu haldeyiz?

Savaş oyununa dönecek olursak, aklını kullanmayan kurmay heyetinin akıbetinin ne olacağı bellidir. İşin ucunda ihanet-i vataniye vardır. Kurmayın kellesi koltuğundadır. Alacağı kararlar, uygulayacağı iş veya işlemler tamamen hayatı ile ilgilidir. Ancak, sözlerimiz tamamen ‘devlet’ kabulüne inan ve görevini devletinin vereceği emirlere göre ayarlayan gerçek devlet adamları için geçerlidir. Devleti kabul etmeyen, olsa da olur olmasa da anlayışındakiler için değildir. Değildir, çünkü kabul etmeyenlere ne denebilir ki? Etmiyor, zorla mı? Ne de olsa onların da bir aklı var, kime hizmet ettiğini bilmeyen!.

Kaldı ki, asıl savaş kişinin kendi kendiyle olan savaşıdır. Bu aşamada, yola düşüren de, yoldan çıkaranda akıldır. Bu noktada düşünülmesi gereken, ‘aklı’ eksi veya artı yönde harekete geçiren kimdir?

Lafı uzatmayalım.

“Aklını kullanmayanlara pislik yağar”..

Yok canım, “yağar” kavramı gökten inen yağmur anlamında değil, her yönden (fakat yalnızca birisinden) gelebilecek ilginç bir yağış… (Bu noktada söylenmeli; Hak tecellisi her yönden mümkün… Karıştırmayalım)

En doğruyu Allah bilir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…