Ana içeriğe atla

Tekkeler Niye Kapatıldı?


Prof. Dr. Mustafa Kara, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. “Ülkemizde tekkeler üzerine çalışan yetkin birkaç isimden biri” notu ilave edilmiş. Emeti Saruhan, röportaj yapmış Yeni Şafak Gazetesinde 11.03.2012 tarihinde de yayınlanmış. “Adı ‘şeyh’ olanların yüzde 90’ı şeyh değil” başlığı altında. İlginç bir başlık, dikkati hemen çekiyor. Merak bu ya okuduk.

Osmanlı’da Tekkenin fonksiyonları, halk – idareciler – medrese ve cami arasındaki ilişkiler üzerinde kısaca durur, tekkelerin yetiştirdikleri şairler, bestekârlar hakkında kıymetli, kısa bilgi verir. (Burada, Yunus, Fuzuli, Ahmet Yesevi, Itri, Dede Efendi, Ali Şirugani isimlerini zikreder. Adı geçenlerin tekkelerden yetiştiğini anlatır.) şu cümlesini de çok sevdim. “Şiirle musikinin izdivacı tekkede oluyor. Çünkü zikir meclisleri ilahilerin okunduğu meclistir. İlahi de güfte ile bestenin bir araya gelmesidir. Tüm ilahiler tekke orijinlidir.”

Sıra tekkelerin kapatılması faslında: “Tekkelerin kapatılışı çok tepeden, çok baskıcı bir usulle olduğu için kimsenin gık deme şansı yoktu. Çünkü kelleler uçuşuyordu. Dolayısıyla tekkeler yerine bir kurum kurulmadı ama yıllar sonra bu hayat bir şekilde yeniden canlanmaya başladı.”

Efendim, yeniden hatırlatmada fayda var, İlahiyatçı Prof. Dr. Konusu da tekkeler üzerine.

Şimdi sorsak Hoca’ya, ‘kapatılma tepeden olmayacaktı da nasıl olacaktı?’ demokrasi, insan hakları gibi kelimeleri kullanarak cevap vereceğini sanıyorum. Belki de referandumdan bahsedecek kim bilir!

Yapılacak işler var, planlanmış, programlanmış, zaman kısıtlı, adam sayısı kısıtlı… Karar verilmiş. Tepeden inme olacak tabii. Kime soracak?

Tekkelerin kapatılma dönemlerinde, ne halde olduklarından asla bahsetmiyor. Ne iş yapıyorlardı, halk ve yönetim üzerindeki etkileri nasıldı? Bu konulara değinilmiyor. Ama Osmanlı’nın azametli günlerindeki tekkeleri örnekliyor. Tekkelerin o günlerdeki yaptığı fonksiyonları anlatıyor.

İyi de konumuz bu değil ki, kapatıldığı dönemlerdeki durumu. Bu konuda tek bir cümle bile yok.

Her yeni doğan, o an’a kadarki bildirilen ilim toplamının üstüne doğar. Buna toplam akıl diyebiliriz. Her yeni doğan toplam aklın üstüne doğar. Belki, bugün yeni doğan, 100 yıl önceki âlim’den daha ileridir. Toplam akıl nesilden nesile aktarılan, ‘görülmez’ bir bilgisayar programı gibidir. ‘Enter’ tuşuna basıldığında program devreye girer ve çalışmaya başlar. Artık onun önünde durulmaz ve o durdurulamaz.

Nereye kadar? Enerji devresi ‘of’ durumuna getirilinceye, kapatılıncaya kadar.

Tekkelerin enerji durumu kapatılmıştı!

Devrini tamamlamış, fonksiyonlarını yitirmiş, amaçlarının dışında faaliyetlere gark olmuş, maneviyatın haricinde uğraşmadığı konu kalmamış, varlıkları zarar vereci hal almış, artık yetişmekte olan beyinlere verecek hiçbir ilmi ve manevi sermayeleri kalmamış… Kapatılmaktan başka çare kalmamış. Aslında devirlerinin kapandığını kendileri de (hepsi değil tabii) hissetmişlerdi ve seslerini çıkarmadılar. Sesleri yükselenler ise maneviyattan bihaber zavallılardı.

Devlet hiçbir zaman, tekkeler üzerinde düzenleyici rol oynamamıştır. ‘Tekke’lik özellikleri ortadan kalkana kadar. Halk ve devlet üzerinde asalak olana kadar. Osmanlı’nın muhteşem zamanlarındaki tekkeleri örnek vererek, kapatılmalarını eleştirmek doğru değildir.

Devlet ki, vatandaşını gelebilecek düşman saldırılarından korumak ve kollamak için vardır. Devlet, vatandaşını reel düşmana karşı olabileceği gibi, görünmeyen fakat görünen düşmandan daha güçlü olan, ilim ve medeniyet karşıtlarına karşı da koruma ve kollama görevini yerine getirmekle mükelleftir. Bu görevini gerçek ilim adamları, mütefekkirler, sanatçılar, öğretmenler, günümüzde medya, hakikati söyleyen hocalar, okullar, üniversiteler aracılığı ile yapar. Bu görevini yaparken de kim üzülecek, hangi grup kırılacak hesabını da asla göz önünde bulundurmaz, karar verilen görevin bi Hakk’ın yapılması esastır.

Tekkeler ve zaviyeler, artık kendilerine ihtiyaç kalmadığı için kapatılmıştır. Bulundukları seviye belki de bir ilk mektep talebesinin seviyesinde (altında) olduğu için kapatılmıştır. Amaçlarını aşan faaliyetlerde bulundukları için kapatılmıştır.

Sayın Profesör Hocamızın “çünkü kelleler uçuşuyordu” sözlerine de açıklama beklemek hakkımızdır. Sözü söyleyip uçuşan kellelere örnek vermemek olmaz, ilim adamlığı bunu gerektirir.

“yıllar sonra bu hayat yeniden canlandı” cümlesi ise, onlarca soruyu barındırıyor.

Hele önceki sorularımıza bir cevap gelsin…

Yorumlar

  1. Ahmet Şafak:

    Yalnız yazar da tekkelerin kapatılması konusunda esaslı örnekler verememiş.Yani o da Yeni Şafaka röportaj veren hoca gibi askıda bırakmış iddialarını..Tekkeler kapatılmalıydı ama cumhurietin en büyük hatalarından biri sebepler üzerine bir arşiv oluşturmayışıdır.İnkilaplar sosyal nitelikliydi,ama yöntemler jakobendi.Bu da bugünkü ters algıyı oluşturdu.

    Tekkelerin kapatılması konusunda örneğin Vanizade Mehmet'in ünlü fetvası var.Mevleviler bugün bile Vanizadeyi sevmezler.Kuşadalı'nın görüşleri ise kesafet içerir.Yazar bunları belirtmeliydi..Tekkeler sosyal mekanlardı,kutsal mekanlar değil..

    YanıtlaSil
  2. Murat Yörük :

    Sevgili hocalarim.

    Oncelikle muhabbetinizin daimligini diler, fikirlerinizden faydalanmanin mutlulugunu belirtmis bulunayim.

    Atasozudur; "Hafiza-i beser nisyan ile malüldür"

    Hal boyle iken, her yeni doganin dogdugu ana kadar bildirilen ilim toplaminin ustune dogmasi gercegini, dogan kisinin bu toplam ilmi bir medreseden veya gunumuzun faktultelerinden, akli boyutuna gore almasi ile ancak birikimli olma hakikatini yok kilmaz. Hele kut almasi, kut almis bilgiye ulasmasi, Kutadgu Bilige erismesi, yetistigi sosyal toplumun ve caginin onculugunu ustlenmis Alperenlerin ayri hassasiyeti neticesinde erenlige erilir, fikrimce.

    Yunus demis:

    "Gel ey kardeş, Hakkı bulayım dersen,
    Bir kamil mürşide varmasan olmaz..."

    Osmanli medreselerimizde Ilm-i Tevhid veren Hatem'ul Evliyalarin, Kamil hocalarin Fenafillah ve Bekabillah gibi mertebeler arasinda nefs-i cihad eylerken, kimilerinin maglup dusmesi, uzerinde etkenligi bulundugu mursidlerini ve icerisinde yasamis oldugu toplumu, Osmanli Devleti ve Turk milletinin uzerinde, arzu ve tasvip etmedigimiz sekilde etkisi olmustur, muhakkak. Bunun yanisira birde bugunumuzde oldugu gibi sahte seyhlerin etkenligini gozonune getirelim.

    Acaba Gazi Mustafa Kemal Ataturkun emri ile 3 Mart 1924 tarihinde 429 sayili kanunla Turkiye Cumhuriyeti Basbakanligina bagli bir teskilat olarak kurulan Diyanet Isleri Baskanliginin, amaci ve vazifesi Osmanlida yasanan talihsiz olaylarin tekerrur etmesini engellemek icinmidir??? Ve oyle ise, bu alanda basarilimidir???

    Esenlikle...

    Murat Yoruk

    YanıtlaSil
  3. Atila Göray :

    ASla.Zaten Diyanet İşleri Sunniliği devletin has mezhebi olmadı mı? Dergahlar ve tekkeler genelde Alevi ve Bektaşi değil miydi?

    YanıtlaSil
  4. Emrah Bekci :

    Hem Osmanlı Devleti, hem de genç Türkiye, iki devlete de en büyük darbeyi vuran ,yolundan çıkan bu fitne yuvaları vurmuştur. Örnek olarak, 1500-1700 yılları arasında kendilerine vaizciler diyenler.Bu tayfayı Osmanlı zamanındaki adı ‘’FAKILAR’’ dır.

    Kendilerine Kadızadeliler ya da Fakılar adı veren bu vaizlerin, başlıca iki özellikleri bulunmakta idi. Bunlar, bir yandan tasavvuf ve tarikat mensuplarına düşman idiler. Öte yandan da devletin türlü alanlarda geri kalışını, halkın dinden uzaklaşarak, Peygamber devrinden sonra ortaya çıkmış olan bir takım yenilikleri benimsemiş olmasına bağlıyorlardır. Bu vaizler, cahil halkı okşayan konuşmalar yaparak kendi kendi taraflarına çekmeye çalışmışlar, bu sırada aydınlara hitap eden ve oldukça hoşgörülü olan mutasavvıflara karşı düşmanca tavır takınmışlardır. Tarikat mensuplarına karşı yapılan saldırılar sonucunda Mevlevi ve Halveti tarikatlarında ayinler yapılamaz hale gelmiş, bazı tekkeler basılmış, bazı dervişler, ‘’ tecdid-i imana’’ yani imanlarını yenilemeye zorlanmışlar, bazı tarikat ileri gelenleri ölümle tehdit edilmişlerdir.

    Bu vaizlerin önderi Balıkesirli Mehmet Efendi (1582-1635), IV -Murat’ın Tütünü yasaklamasını desteklemiş, ‘’ Tütün ve Kahve’nin terki lazım gelir, içenlerin ise katli vaciptir’’ demekten geri kalmamıştır.

    Tarihsel şüreç bağlamında, Tekke, Medrese ve dini alanlara sızan ve nüfus bulan bu vaizciler yapılanması, günümüze kadar, mevcut Hayri işler yapan kurumların da lekelenip kapatılmasına neden olmuşlardır.

    En güzel cevabı yine tarihsel dizeler ile NİYAZİ-İ MISRİ vermektedir:

    Bu gün bir meclise vardım, oturmuş pend ider vaiz.
    Okur açmış kitabını bu halkı ağlatır vaiz.
    İki bölmüş cihan halkın, birini cennete salmış.
    Eliyle kürsüden birin, tamuya sarkıtır vaiz.
    Tamuya şöyle doldurmuş, yok içinde duracak yer.
    Ana yerleştirir halkı, acip hizmettedir vaiz.
    Çıkar ağzından ateşler, yakar Şaytan-ı Mel’unu
    Yaraşur va’z ana, hakka ki yanar, yakılur her dem
    Bu Mısri’nin hemen ancak cihanda adıdır vaiz.

    Yukarıdaki bu dizler aslında net olarak tekkelerin içindeki durumu ve, kendi çizgileri haricinde ne işler yaptıklarını, kapatılmasındaki gerekçeyi net ortaya koyan ve anlatan değerli sözler.

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  5. Ahmet Şafak :

    İslamın ilahi boyutunu Kuran belirtir.Sünnet bu ilahi boyutun tercümesi ve içtimai özeti gibidir.icma ve kıyası fukaha ise islam ile fıkıh arasındaki seçkin,elit tabakanın görüşlerini içerir.Bunlar İslamın kurumsal kacvramlarıdır,Oysa İslamın bir de inanç boyutu vardır.Bu boyut ise merhaleler,basamaklar,dozlar şeklinde kendisini gösterir.Tasavvuf bu merhalelerin en derinlikli alanıdır.Dört kapının en gizemli ve ötelere kanatlanan sahasıdır.Şeriat ile çatışmaz ama insan olmanın ruhsatını kuş uçuşu misali geniş geniş kullanır.Dışardan bakan zahir gözle bu derinliği kavramayabilir.Sevgili kardeşimiz Emrah'ın verdiği bilgi bu anlaşılmazlığı çok iyi anlatır.Bizi inanmak açısından bağlayan İslamın bu bahsettiğimiz serüveni aynı zamanda bir sosyal hareketliliğe de karşılık gelir.Sosyal hareketlilik ise her zaman insan ve toplum ilişkisi bağlamında ele alınmalıdır.Tekkeler ssoyal kurumlardır,Medreseler de öyle..Bunlar yok diye İslam da yok değildir.İslam vardır ve Allahın izniyle var olacaktır..

    YanıtlaSil
  6. Atila Göray :

    Var olmalıdır da..

    YanıtlaSil
  7. Fikirlerin belli bir saygı çerçevesinde , tartışıldığını görmek ,insanı mutlu ediyor. Son zamanlarda basında ve görsel yayınlarda işittiklerimizin tümü tek düze ve dayatmacı içerikte gibi. Değişik fikirlerin ortaya konduğu , bu yazıdan keyif aldım bilgilendim. Tüm katılanlara içtenlikle teşekkür ederim.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.
Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, krava…

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay

Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.
***
Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.
***
En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.
***
Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.
***
Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?…

Yalan ve Siyaset Üzerine

Yazının başlığı “Siyasette yalan caiz midir?” Umberto Eco, Tempo Dergisi.
Başlık dikkat çekici, okutmaya sevk ediyor kendisini. Yalan ve siyaset! ve siyasette yalan caiz midir?
Siyasetçiler her konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar, konuşamayacakları bir konu, bilmedikleri bir husus yoktur. Maşallah bilgi küpüdürler. Acaba böyle mi?
Yoksa meşhur olan bir Türk sözünde “şeyh uçmaz, müridi uçurur” denildiği gibi, siyasetçinin taraftarları mı siyasetçiyi yalancı konumunda bırakır? Sustuğu zaman eleştiririz, konuştuğu zaman eleştiririz. Bir eylem yaptığı zaman, eylemsiz kaldığı zaman eleştiririz. Bu kaderidir siyasetçinin. Sanırım bu durumu da bilerek siyaset yaparlar. En sağından, en soluna kadar durum böyledir.
Layık olduğu için siyaset yapan (yaptırılan) kaç kişi vardır bilmiyoruz. Onlar televizyonlardan, röportajlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. Tek işleri, kendilerine verilen görevlerdir. Sessiz sedasız işlerini yaparlar. Onlara sözümüz yoktur. Sözümüz, bilinen, tanınan daima göz önünd…