31 Mart 2012 Cumartesi

Barzani Tekerlemeleri!

Eski İslamcı şimdilerde AB+D’ci AKP Milletvekili Mehmet METİNER 25.3.2012 tarihli Yeniçağ Gazetesine konuşmuş;

“Maliki’nin Saddam’ın politikalarına geri dönmek gibi bir politikası var. Bu da tabii ki Kürt bölgesinde ciddi rahatsızlıklara neden oluyor.”.

“Irak Kürtlerinin düşüdür bağımsızlık.”

“Barzani’nin Türkiye topraklarından talebi yok, pan-Kürdist siyaseti yok”.

Kuzey Irak Kürt Devletinin, “Türkiye’yi olumsuz etkilemeyeceği, eğer katılma olacaksa Irak’ın Kuzeyi Türkiye’ye katılır”.

Diaspora Bakanlığı için; “Bizim Çin’deki, Kafkasya’daki, Almanya’daki Türklerin sorunlarıyla ilgilenmemiz nasıl o ülkelerin iç işlerine müdahale anlamı taşımıyorsa, Barzani’nin bu tavrı da içişlerimize müdahale anlamı taşımaz. Türkiye’nin akraba topluluklarıyla ilişki kuran bir birimi var. Zaten Barzani’nin geleneksel konumu bunu gerektiriyor. Yıllardan beridir, Türkiye’de, Suriye’de, İran’da yaşayan Kürtlerle Barzani’nin bağlantıları var. Dolayısıyla bunların, bundan sonra da hükümet düzeyinde bağlantılarının sürmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ama ben Türkiye’ye yönelik Pan-Kürdist bir siyaset izlendiği kanaatinde değilim”.

Böyle söylüyor Metiner.

Öteden beri fiilen siyasetin içinde bulunmasına rağmen, ilk kez milletvekili kisvesini giydi.

Tabii ki, yeni giyilen elbise bazı bağımlılıkları da beraberinde getiriyor. Ya oraya getirenlerin taleplerini dillendireceksin, ya da gidersin.

Nasıl korkutuyorlar bakınız. Saddam siyasetine dönüyormuş Maliki! Daha neler. Astınız işte, hala adını kullanmaktan da geri durmuyorsunuz! Maliki ile Saddam’ın bir benzerliğini bile gösteremezler. Ama lafı sal piyasaya, dolana dolana seni de bulduğunda, kendin bile inanır olursun.

Siyasetin çirkin yüzü.

Barzani’nin hem Pan-Kürdist siyaseti yok diyeceksin, hem de kurulan Diaspora Bakanlığı’nı, Türkiye’nin, Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmesinin tabiliğiyle alkışlayarak açıklama getireceksin. Şu iyi bilinmelidir ki, Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklerin hiç birisi sürgün değillerdir. Ya anavatanlarında yaşıyorlar veya çocuklarının rızıklarını kazanma amacıyla yurt dışına çıkmışlardır. Biz onlara diaspora Türkleri demeyiz. Onlar bizim Uç Beylerimizdir.

Neler oldu?

ABD istihbarat üst düzey yöneticisi Türkiye ziyareti yaptı. Hemen ardından, açılım adında yeni planlar devreye girdi. Yapacaktınız da, niye beklediniz çuvalcının gelişini?

İşte Metiner’in bu açıklamaları da, yeni uygulanacak olan açılım planlarının bir parçası.

Alınan talimat ve/veya önerilerin bizzat hayata geçirilmesi çalışmaları.

30 Mart 2012 Cuma

Altı Cümle


Zalimin bağında olsa olsa zulüm yeşerir.

Bahane Hakikat’i ifadeye kâfi değildir. Toprakta tohumun yeşermesine yağmur ne kadar elzemse, gönülde aşkın yeşermesi de Kelâm gerektirir. Cenab-ı Peygamber’in buyurduğu koku. İlâhi Kelâm.

Kavgalarımız… her şey aramızda olsun. Tartışmaların, fikirlerin, vuruşmaların, kelimelerin bir birlerine üstünlük mücadelesi olsun. Olsun da ne olacaksa olsun. Her gelişme bir vuruşma sonrasıdır.

Kaygılarımız; hayatımıza monte ettiğimiz uyduruk ayrıntılar. Asla hayatımızda olmayan lüzumsuz endişelerdir. Olsun, bir hayatın içinde korkular olmazsa, gerçek korku içselleştirilemez. Korkudan, korkusuz yaşamak, korkulardan, korkulukların korkusundan korunmak, kızıl güneşin altında ağaç gölgesine sığınmak gibidir.

Parıltılı tabelalar altında huzuru arama. Viraneler definenin saklandığı mekanlardır. Saklı hazine, saklı yiğitlerde bilinendir. Asıl olan odur ki, saklı erleri bulmakla, saklıların saklılarını sır edip almakla hazineye ulaşılır.

Acılar, kalbe oturmadıkça, Gönül Kâbe’si inşa olmaz.

29 Mart 2012 Perşembe

Yeni Başlayanlar İçin Ekonomi Dersleri


Ekonomi idaresi gayet basittir.

Gelirler tahmin edilir. Giderler, tahmin edilen gelirler miktarında yapılmaya çalışılır. Hepsi bu kadar.

Harcayacağınız miktar, gelirlerinizden fazla ise borç alırsınız. Borcun faizi vardır. Bir sonraki dönem bütçenizi yaparken, giderleriniz içine ödeyeceğiniz faizleri de ilave edersiniz. Yeniden borçlanabilmeniz için, borcunuzun bir kısmını ve faizlerini ödeme imkânınız olmalıdır. Değilse borç verenler (güçlü lobiler) borç vermekten vazgeçerler. Bu halde ise elinizde bulunan kıymetleri satmak lazımdır. Eğer harcamalarınız gelirleriniz üzerinde devam ederse, değerlerinizi satmaya, satmaya… devam edersiniz. Bir gün satılacak mal kalmaz elinizde. Bu halde ise;

Gelecekte elde edilebilme ihtimali olan gelirlerinizi ipotek edersiniz (düyunu umumiye) borç verenlerin iştihalarını doyuramazsınız.

En iyisi şöyle yapmak;

Kazançlarımızı (gelirler) tahmin edelim. Harcamalarımızı kazancımıza göre ayarlayalım. Gelirlerimizin bir kısmını tasarruf edelim. Tasarruflarımızı üretim yapacak alanlara kanalize edelim.

Ve…

Rahat olalım.

Başı eğik bir milletin evladı, mümkün değil ki bilek güreşinden galip çıksın.

Borç bini aştı…

Elde satılacak mal kalmadı.

Tasarruf edecek kadar üretim büyüklüğümüz yok.

Ne olacak öyleyse?

ABD’den, İngiltere’den bunca büyük adamları getirdik, yetkili makamlara oturttuk, bu problemleri çözsünler diye.

Onu da mı ben düşüneceğim!

28 Mart 2012 Çarşamba

Avrupa, Aydınlar ve Cemil Meriç

                 (Emrah Bekçi Beyefendi’ye teşekkürlerimle)
Batılılaşma putunu düşman ilan eder kendine Meriç.

Her makalesinde, her düşünce aktarımında, aklına her geldiğinde uyarmayı görev beller. Hükümetleri, aydınları, halkı…

Batılılaşma yaygaralarından sonra, hedef eskiyince yerine ulaşılması elzem yeni bir hedef konulur. Çağdaşlaşma. Bakın çağdaşlaşma hakkındaki sözlerine; “Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye, daha doğrusu aynı nazenin taze makyajla arz-ı endam etti: çağdaşlaşma. İntelijesiyamızın uğrunda şampanya şişeleri patlattığı bu ihtiyar kahpe, Tanzimat’tan beri tanıdığımız Batı’nın son tecellisi, çağdaşlaşma, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil, çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız bir görünüşü var. Çağdaşlaşmanın kıtası ne? Hippilik mi, bürokrasi mi, atom bombası imal etme gücü mü…  Çağdaşlaşmak, Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak, yani yok olmak.”

Bugün yazılmışçasına taptaze duruyor ‘Umrandan Uygarlığa’ kitabının sayfalarının arasında. Bir var ki, bugün çağdaşlaşmayı da itelediler. Yeni kavramları bulup dayadılar kafası karışık milletin önüne. Yardım daima içeriden geldi. Milletin öz kaynaklarından beslenen, eğitilen ‘aydınlar’ eliyle. Hepte güzel kelimeleri, reddedilemeyecek, herkesin kabul edebileceği kelimeleri kavramlar dünyamıza iteklediler. ‘Değişim’le başladı bu istila, ‘insan hakları’, ‘demokrasi’, ‘ileri demokrasi’ aydın kesimin ağzında sakız, kaleminde bedava mürekkepti adeta. Yanına ‘ordu düşmanlığını’ da koyunca gerçek ‘demokratlar’ arz-ı endam ediverdiler sahnede. . Şimdi biz de Üstadın sözlerini söyleyebiliriz. İleri demokrasi, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız görünüşü var.

Cemil Meriç; “Apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız, düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin.” Cümlelerini yazarken, şimdilerde içine düştüğümüz, ‘Dinler arası Diyalog’, ‘Medeniyetler arası İttifak’ isimlendirmeleriyle düşünce ve siyaset dünyamıza zorlanan yapılanmalar daha hayatta değillerdi. Kim bilir neler yazardı şimdi?

Kandırmacalar dünyasında daima yeni ‘put’lara ihtiyaç vardır. Kimsenin itiraz edemeyeceği, itiraz sesini yükseltenlere de, bu putlar üzerinden ‘faşist’, ‘gerici’, ‘yobaz’.. Yakıştırmalarının hemence kondurulduğu putlar. Her gün onlarca yazar tarafından, ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen putlar. Gönüllü hizmetkâr zavallı aydınlar, gönüllü yıkım müteahhitleri bizim aydınlarımız.

Ortaya sürülen ‘put’un ömrü uzun değildir Meriç’in zamanlarındaki gibi. Ta Tanzimat’tan beri ‘çağdaşlaşma’ tartışılmışken, yerine, çok kısa zamanda yepyeni ‘put’laştırılan kavramlar düşünce dünyamızı alt üst eder oldu. Avrupa Birliği müktesebatından uygulanmak üzere ithal edilen kavramlar (put). Meriç’in üzerinde durduğu,çok daha insanca bir..” bir medeniyet sahibi olduğumuz göz ardı edilerek. Varsa da yoksa da Avrupa, çağdaşlaşmak, demokrasi, insan hakları, değişim… Nasıl da propaganda tezgâhında işleyip allayıp-pullayıp sürüyorlar piyasaya, sadece kendilerinin anladığını, kendilerinin dışındakilerin bu kavramlardan anlamadığını yüksek sesle haykırıyorlar. En yükseklerde bulunan bir zat-ı muhteremin “bu işlerden biz anlarız” dediği kulaklarımızdadır. Biz anlarız, yani siz bilmezsiniz.

Bakınız A. Bayramoğlu köşesinden nasıl kurşunluyor: Türkiye değişiyor otoriter ve vesayetçi bir düzenden demokratik bir düzene doğru hareket ediyor, bu iddiayı taşıyor, bu iddianın aktörlerini siyasette, bürokraside, basında, üniversitelerde üretiyor.

Ancak değişim süreciyle meşruiyet ve görecelik arasındaki bağlar git gide zayıflıyor. Keskin, kuvvetli fikirler alan temizliği yaparken, yeni değerlerde zorlanıyor.

Bu bir ölçüde doğal…

Kabul etmek gerekir ki hiyerarşi, kapsayıcı otorite ve itaatin egemen olduğu bir düzenden, özerklik, özgürlük ve eşitliğin düzenine geçiş, kolay ve sıradan değildir.” (Y.Şafak, 24.3.2012)

Kısaca, teslim olun bize, Avrupa’ya diyor. Özgürlük, özerklik, demokrasi Avrupa’da diyor. Siz isteseniz de istemeseniz de sistem bu inançtaki kişileri üretiyor diyor. Bizim inançlarımıza ‘vesayetçi’, ‘otoriter’, ‘itaatin egemen olduğu’ yaftalarıyla hakaretler ediyor. Aydın’ımızın hali bu. 7000 yıllık Türk’ün devlet kurma birikimi, 1500 yıllık Türk-İslam külliyatı bir kenarda dururken, güdük Avrupa’nın kirli emellerine ‘aydın’ tipi hizmet. Asla Türk olmayan, asla Türk-İslam olamayan Türk aydını, zavallı hizmetkâr.

Ülkemizin bir tarafında bölünme provaları, kendi devlet yapılanmaları sürdürülürken ‘özerklik’ (ne anladığı da belli değil) söylemini zihinlerimize kazımaya devam etmeleri de acınacak bir vaziyetin resmidir. Sanki mal bulmuş mağribi edasıyla, hiç bilinmeyen bir sistemi anlatıyor edasıyla ortaya sunulan karışık meyve tabağı tadında…

Beylik yönetiminden bihaber kafalar, yeniymiş gibi aldıkları ve aldıkları gibi (işlemeden) sundukları ‘özerklik’.

Tekrar söyleriz…

Zavallı hizmetkâr…

26 Mart 2012 Pazartesi

Çözümsüz müdür Derdimiz Bizim?

Gazeteci Ahmet Takan şunları yazar:

“Tayyip Erdoğan, parti kuruluş çalışmaları sırasında dostları ile sohbet ederken bir arkadaşı sorar; Kürt meselesi ne olacak? Erdoğan cevap verir. ‘O iş bitmiş. Kürt Devletini kurup başına da Kemal Burkay’ı getirecekler…”.

“Kürt Açılımı” sözü ile başladıkları işi ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Başlamalarından birkaç gün sonra ismini bile değiştirdiler, olmadı verilen ismi bir daha değiştirdiler. Yani, bir projeye isim vermekten bile aciz olunur mu? Bu acziyet tercümelerden, dayatmalardan, olduğu gibi kabul etmelerden kaynaklanıyor olabilir mi?

Kavgasız, gürültüsüz, huzur dolu bir ülke de kim yaşamak istemez? Kim terörün sıfırlanmasına karşı çıkar?

Bütün mesele, problemlere çözüm diye sunulan planların, başka mihraklardan getirilip milli planlarmış gibi dayatılmasıdır. Karşı çıkılan husus budur. Dünyanın bilmem neresinde, teröre karşı kazanılan başarı, bizim ülkemizde de aynıyla uygulanması halinde başarı kazanılacağına delalet etmez. Bunlar oyalama taktikleridir. Kendilerini ilim adamı, sosyolog, araştırmacı gibi sıfatlarla tanıtan bazı aklı evvellerin safsatalarıdır. Çözüm daima problemin içindedir. Problem çözüm yolunu da kendisi sunar. Böyle olmasaydı formüller çözülemez, çalışmalar sonuçsuz kalırdı.

O günlerde parti genel başkanı olarak bulunan bugünlerin Başbakanı, taa o günlerde bilmeyerek de olsa çözümü sunuyor.

Çözüm o an için teslimiyet. Orada teslim olmuşlar. Orada kabul etmişler.

“Bağımsızlık karakterimdir” şeklinde haykıran bir kültürün, ataların evlatları olarak, davranışlarımızı başkalarının (yabancıların) isteklerine göre uyduramayız. Onların istedikleri tabii ki kendi halkının menfaati doğrultusunda olacaktır. İşte yukarıdaki cümle içinde gizli olan çözüm. Planlanmış bir oyun içinde figüran mı olacaksın, oyunu yazıp sen mi sahneye koyacaksın?

ABD’li üst düzey bir güvenlik elemanı ziyaret ettikten birkaç gün sonra yeni plan ortaya dökülüyor. Yeni bir “Kürt Açılımı” planı. Üç aşamada ifa edilen planda terör örgütü ile müzakereden vaz geçilip, T.B.M. Meclis’inde bulunan ve tamamen yasal yollardan seçilerek gelip, meclise girenlerin muhatap olarak kabul edileceğini açıkladılar.

Mecliste bulunan kişileri ‘muhatap’ olarak kabul etmek ne demektir? Bu kişiler nerede bulunuyorlar? Türkiye Büyük Millet Meclisinde.

Orada hangi sıfatla oturuyorlar? Onlar Milletvekili. Seçildiler ve geldiler.

‘Muhatap kabul etmek, ne demektir? Muhatap, kendisiyle konuşulan kimsedir. Mecliste bulunan kişilerle konuşmayacaksın da kiminle konuşacaksın. Kiminle kanunları yapacak, komisyonlarda kiminle tartışacaksın. Bu görev tabii ki, Milletvekilinindir.

O halde, Milletvekilini muhatap kabul etmek yanlış mı kullanılmıştır. Zaten, onlarla konuşmak ve tartışmak asli görev olunca…

Ha… Nasıl anlayacağız?

Yoksa bu güne kadar milletin vekillerinden başkaları ile mi görüştünüz, tartıştınız?

Öyle anlaşılıyor.

Yabancı bir ülkenin içindeki çıbanbaşının ‘muhatap’ alınacağını da anlıyoruz bu açılım açıklamasından. Bu işte bir ABD yeniği mi var? Sorusunu da haklı olarak sormuştu bir okurumuz.

Maksat, (başlangıç olarak) Irak’ın Kuzeyinde bir bağımsız Kürt devleti kurmak..

Sonra bu devleti diğer üç ülkeye doğru genişletmek.

Başına da Kemal Burkay’ı getirmek.

Bu mudur?

Budur.

24 Mart 2012 Cumartesi

Anlaması da, Anlatması da Zordur!


İşi gücü biriktirdiği paraları saymaktır,

Çocuklarının makamını,

Şöhretini sayıklamaktır.

Kooperatif evinin bilmem kaçıncısının tamiri vardır şimdi…

Böceklenen ağaçların ilacı.


İşi zordur garibimin.

Bunca iş,

Bunca dert onun boynuna vurulmuştur.

Zaten.

Hiçte gülmemiştir dünyada.

Neyi var ki garibimin.

Şurda toplasan birkaç trilyon.

Eee.. Çalıştı çabaladı… Terledi, hastalandı,

Bu birikim için.

Şimdi o saymasın da kimler saysın?


İnanın acıyorum ona.

Gidecek bir gün,

Bırakıp parasını pulunu,

Ona buna.

(NOT: Büyük edepsizliğe cevap olur; ve dahi geriye bildirim verilirse gereği yapılır)

19 Mart 2012 Pazartesi

Ha Bağımsızlık Ha İlhak

14 Aralık 2011 tarihli yazımızda ve sosyal medyadaki mesajlarımızda sık sık “Kıbrıs’ın tamamı olamasa da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemenlik sınırları ile Türkiye’ye ilhakını” önermiştik. Aslında büyüyen Türkiye için, dış politikası güçlü bir Türkiye için, bir paket halindeki görüşümüzden bir parçasıydı.

50 yıldır, Kıbrıs problem olarak duruyor. Çözüme yaklaşıldığı vakitlerde ne yapıp edip çözümden (belki de çözüm istemeyen dış güçlerce) uzaklaşılmıştır. Çözümsüzlük Kıbrıs Politikasında kurtuluş olmuş gibidir. Çözümsüzlük dense de 74’ten beri sapasağlam ayakta kalabilmiş, görüşmelere bağımsız devlet yetkileriyle katılmış, dış politika hedeflerini kendisi belirleyerek Rumlarla başa baş, dişe diş müzakerelerini sürdürmüşlerdir. Rumların Ada’nın tamamında hâkimiyet tesis talepleri oldukça da çözüme hiçbir zaman ulaşılamayacaktır. İki devletli Kıbrıs AB taraflarınca da istenmemektedir. Ortak kurulması düşünülebilecek devlet ise 1974 öncesi tecrübelere göre tehlikelerle doludur. Kıbrıs‘ın Türkiye güvenliği açısından ehemmiyeti tartışılmaz. Bu itibarla Türkiye’nin Kıbrıs’tan elini çekmesini kimse isteyemez, hem bu karşılıklı anlaşmalar ve uluslar arası hukukla Türkiye’ye verilmiş bir görevdir.

AB’ye girebilmek adına önümüze sunulan her çözüm planına balık misali atlamanın da çözüm için bir katkı sağlamadığı Annan tecrübesi ile sabittir.

Mehmetçiğin ve Mücahitlerin uğraşları ve kanlarını göz ardı ederek, ekonomik krizle boğuşan ve dağılarak kendi egemenliklerinde yaşamanın planlarının da düşünüldüğü bir AB topluluğuna üye olmak uğruna, sıradan ve ne Türkiye ne de Kıbrıs Türklerine bir yarar sağlamayacak ‘çözüm’lere bel bağlamak ihanete eşdeğerdir. Asıl olan (hiç olmazsa) Kuzey Kıbrıs’ın Türk olmasıdır. Türk kalmasıdır.

Armağan Kuloğlu, 17 Ocak tarihli Yeniçağ’daki yazısında; “İlhak yerine bağımsızlığı teşvik etmemiz” in daha gerçekçi bir yaklaşım olacağını belirtiyor. “Türkiye dış politikada ağırlığı olan bir ülke olduğunu iddia ediyorsa Türk dış politikasının ağırlığını, başka konular yerine, kendisini doğrudan etkileyen KKTC’nin tanınmasını sağlayacak tarzda hissettirmesinin zamanın geldiği ve hatta geçtiği söylenebilir.”

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türklerin rahat, huzur ve güven içinde hayatlarını idame ettirmeleri, kendi devletlerinde egemenliklerini sürdürmeleri, nasıl mümkün olabilecektir. Kaldı ki, öteden beri Türk askerinin işgalci olduğu (içimizdeki bazıları bile) özellikle AB’liler tarafından yüksek sesle dillendirilmekte iken, ayrıca Rumların Ada’nın tümünde egemen olmak isteklerini de düşünürsek; Türkleri sindirmek, hayatlarından bezdirmek ve vatanlarını terke zorlayacaklarını tahmin etmek zor olmasa gerektir.

Doğu Akdeniz’in güvenliği Türk’ün elinden çıkarsa, Akdeniz tamamıyla kan gölüne döner.

Kaldı ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak hayatiyetini devam ettirmesinin de sakıncası yoktur. Türk askerinin Ada’da kalması şartıyla.

Her halde biz;

Yine dünyaya nizamat verecek, azametli devleti ayakları üstüne kaldırabilmek için, en başta Kıbrıs’ın ilhakı tarafındayız.

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...