13 Mayıs 2012 Pazar

Annelik Makamı


99'un Agustos sıcağında gitti annem.
Bu dünyada hiç gülmedi.
Dertler, 
Izdıraplar bir türlü bitmedi.
Hep istediği, 
Gitmek için can attığı,
O,
Makama, 
Uçmağa vardı.
Yemez yedirir,
Giymez giydirirdi.
iki gözü iki çeşme, 
Kaç sefer buldum bir tenhada.
Toparlanırdı hemen.
Silerdi gözlerini çaktırmadan.
Ne günlerdi...
Erenlere komşudur şimdi.
Huzur'a ermiştir.
Ne de olsa, 
Dünya dardı ona.

11 Mayıs 2012 Cuma

Olmuşuz



“Olmuşuz” deriz lakin gidilen arpa boyu yoldur
Asan görse de gözler belli ki haraptar olmuşuz

Hiçbir ses etme Cahil yaşasın kapalı göz ile
Açarsa gözün bilesin derde giriftar olmuşuz

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Hesaplaşılmadan, Hellaleşme



“Biz makam uğruna, iktidar hırsı uğruna yol arkadaşlarını harcayan, birbirine komplolar yapan, birbirinin kuyusunu kazan siyasetçilerden değiliz. Bizde hesaplaşma olmaz. Bizde helalleşme olur.”

Böyle söylemiş Erdoğan. Kaç zamandır gazetelere bakamadığım gibi, TV haberlerini de kaçırıyorum. Bu sözü ben, Ahmet Takan’ın 08.05.2012 tarihli yazısından aldım.

Sakat bir mantık, anlamsız bir cebelleşme, lüzumsuz bir karşı durma…

Hesaplaşılmadan, hellaleşme nasıl olacak?

Bu yüzden söylemiştik, “yüksek makamlarda oturmak zordur” diye. Yüksek makamların yüksek karakterli ruh taşıyanlar tarafından doldurulması bunun için önemlidir. Fakir milletin ekonomik kıymetlerini har vur harman savur, sonra da helalleş.. Olacak şey mi?

“O (şeytan) size ancak egonuzu kuvvetlendirecek fikir ve fiilleri, yalnızca helal olmayan bedensel zevkler için yaşamayı ve Allâh hakkında ilme dayanmayan şekilde hüküm vermenizi emreder.” (Bakara/169)

İlme ahlaka uygun olmayan, kaynağı da açıklanmayan bilgiler ve söylemlerle halkın kandırılmasından başka bir şey değil. Dini referanslı ve söylenildiğinde ve/ya duyulduğunda dini çağrıştıran kelimelerle konuşmak tamamen halkın oyunu avlamaya yönelik siyasi yatırımlardır. Niçin yapıyorlar bunu? Cahil sandıkları geniş halk kesimlerinin kandırılması bu ve benzeri terim ve kelimelerle avlanması kolay oluyor da ondan. Oysa şeytan egoyu kuvvetlendirecek fikir ve fiilleri daima zerkeder. Dili uzun olanlar ise, bu fikirleri derhal halka yayar, fiilleri de derhal uygularlar. Düşünmek, düşünmek asla yoktur çünkü esaret hayatı yaşamaktadırlar. Helal olmayan yollardan, bedensel (dünyevi) zevkler için yaşamayı ön plana çıkarmışlardır. Hükümleri de ilme dayanmayan, ezber ve subjektif kararlardır. Hükümleri de bu yanlış bilgilere dayanır. Kaldı ki, ego (nefis) kuvvetlendikçe kendisini kuvvetlendirecek yeni bilgilere, yeni fiillere ulaşması zorda olmayacaktır. Kısır döngü adeta.

“… Size güzel – temiz gıdalar helal kılınmıştır” (Mâide/4)

“İnsan”a gıda ilahi kaynaklardan verilir. ‘Güzellik ve temizlik’ ilahi kaynağın özelliğidir. Onda safiyet, onda süzülmüşlük vardır. İşe yaramaz ve lüzumsuzluklar elenmiştir. Yoktur. İnsan’ın gıdası tertemizdir. Kirli bilgi barınmaz orada. Vaktiyle ilahi kaynaklardan bildirilmiş bilgiler asla bozulmaz, saf haliyle insanlığın emrine verilir. Bir harfine bile dokunulmaz. Öyleyse bu gıda “helal”dir. Ananın ak sütü gibi helaldir.

Yüksek makamlarda oturan zat-ı muhteremin söylediğinin başındaki, arkadaşlarını harcama, yolda bırakma gibi hasletleri de olmuş, yazarını ve tarihini verdiğimiz yazıyı okursanız ne demek istediğimiz daha da anlaşılır, tek tek sayıyor isimleriyle. Buradaki yalana niye müracaat edilir. Halkın cehaletine karar verildiği için. Balık hafızalı olduğumuzu peşinen kabul ettiği için. Burada da ayrı bir sakatlık var. Konumuz burası değil.

“Muhakkak ki bunlar, önlerindeki dünyayı seviyorlar ve arkasından gelecek çok zorlu bir süreci hesap etmiyorlar” (İnsan/27)

Davaları tamamen dünyayı ve yaşadığı ülkeyi kendi düşüncelerine uydurmaya planlanmış. Hakk, Hukuk şöyle dursun. Ne düşünüyorlarsa doğruluğuna iman etmişler. Destekçileri de hemen peşlerinden atılıyorlar. Onlarda da aynı hastalık belirtileri var. Onlarda da aynı büyüklük, aynı kibir. Dava dedikleri kavgadan ibaret. “zorlu süreci” söylüyorlar ama inanamıyorlar. Kendilerinin bu süreçten vareste olduklarını kabul ediyorlar galiba. Nasıl bir hata içindeler ve nasıl anlamıyorlar. Güya ilimleri, tahsilleri bunları anlamaya müsait. Hatta bir defasında “bunlardan biz anlarız” mealinde bir şey de söylemişti. Peki, bildiklerini, anladıklarını varsayalım:

“Vay hâline o (adet diye) namaz kılanlara ki; Onlar (iman edenin mi’racı olan) salâtlarından (okunanların mânâsını yaşamaktan) kozalıdırlar (gafildirler)!” (Maun/4-5)

Helalleşmeden nereye geldik!

İlintili birbiriyle.

Kandırmak için namaz kılanların, hesaplaşılmadan helalleştik diyerek kamunun malının üzerine oturmayı adeta yasalaştırmaktalar. Kendilerini böylece avutmaktalar. Kendilerini ve insanları kandırmaktalar.

Dünyevi amaçları için, referansı dinden gelen kavramları kullanıyorlar. İnsanları kandırıyorlar. Oy avlıyorlar.

Hepsi bu.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Talip ve Toprak



Vur kazmayı toprağa,

Ne bizar eder,

Ne de kızar sana.

Ekip biçmek;

Senden ve daima seninle,

Talip;

Talebini hangi dille anlatırsa anlatsın.

Toprak;

Anlar o dilden,

Ve,

Karşılar seni "gül ilen"

4 Mayıs 2012 Cuma

Köy, Şehir İkilemi



Şansız bir atış, anlamsız bir şahlanış.

Kendini bilmezlerin alaylı, sırıtık suratlarında beliren küfürle karışık hakaret.

Nasıl olsa, lüzumsuz hayallerin ağırlığı altında ezilmişçesine ve utanarak;

- Niye.

Diyebildi sadece.

"Niye, hep gelenler ve komşulara misafir olanlar bize uğramaz."

Tüm geçmişi gözünün önünden geçiyor, annesi, babası, kardeşleri.. Tüm hayatları.

Nasıl da kaçmıştı köyden, taa amcasının yaşadığı öte köye kadar. Babası, arkasından büyük ağabeyini göndermiş, ağabeyi tam da amcasının evine girdiğinde köye ulaşmıştı. O an, ağlamaklı mıydı? Şimdi hatırlamıyordu. Ne önemi vardı bunun. Ağabeyi ona güzel laflar etmiş, gönlünü almış, amcasının karısı -yengesi- nin demlediği çayla birlikte taze yapılmış peksimetlerden yiyerek karnını da doyurmuştu. "Hey.. gidi günler hey.." "Çocukluk işte”.

Çocukluk hatırlarını göz önünden geçirdiğinde zevklerin en büyüğünü tadar, severek yaşadığı anıları tekrar tekrar film şeridi gibi başa sarar yeniden oynatırdı. Çokta fazla değildi bir daha yaşamak istediği anılar. Üçü beşi geçmezdi. Köye gelen çerçilerin eşeklerini arkalarından dürtmek, köyün çocuklarının tamamında neşe kaynağı olur, bu yaramazlığı fark eden çerçinin elindeki sopasıyla koşturması ile çocuklar çil yavruları gibi dağılırlardı. Bir seferinde kaçarken köyün öğretmeni önüne çıkıvermişti. Heyecandan, (korkudan belki de) nerdeyse bayılacaktı. Yumuşak sesiyle öğretmeni “korkma oğlum, hayırdır, ne yapıyorsun” sesini duyduğunda ise bacaklarının titremesi geçmiş, “hiç öğretmenim, arkadaşlarla oynuyorduk” gibi bir küçük yalana başvurmuştu. Aslında yalan da değildi söylediği. Onlar için oyundu. Başka oyun bilmezlerdi. Ya, bekçi Mehmet ağanın bahçesinden erik çalarlar, ya eşekçi (5 tane eşeği olduğu için ona eşekçi derlerdi) Muhsin Ağa’nın eşeklerini ürkütürlerdi. Bir seferinde Muhsin ağa eşeğin birisine dağdan odun yüklemiş, diğerine kendisi binmiş olduğu halde yavaş yavaş köye doğru geliyordu. Birkaç saat önce ağabeylerinden birisinin öldürdüğü iri ve uzun bir yılanı eşeğin önüne atıvermişler, eşekler ürkerek koşuşturmaya başlamışlardı. Muhsin ağada dengesini bir anda sağlayamamış ve düşmüştü eşekten. Vay babam vay, o ne zevkti öyle, o ne muhteşem kahkahalardı öyle. Sonra köyün içinde günlerce Muhsin Ağa’nın eşekten düşmesi konuşulmuştu. Gerçi babası tarafından bir kulağı iyice çekilmişti ya, eh olurdu artık bu kadarı.

Hatıralardan gerçeklere geçerken yavaş yavaş, bir ter basardı vücudunu. Alnı terler, gözlüklerinin arasından akan ter gözlerine kadar girer ve tuzu hissederdi. Tam ayılma böyle sağlanırdı. Alışılagelen bir tarzı olduğu içinde hiç yadsımazdı.

Köydeki geniş bahçelerinin bir kenarına, köy halkı ortaklaşa çalışarak, imece usulü ile geniş bir oda yaptırmışlardı. Köylerine gelen tüm misafirler ya da köylerinden geçen ve akşama rastlayan tüm yakın köy ahalisi orada misafir edilirdi. Bu nedenle, evleri hiç misafirsiz kalmazdı. Köylüler sıra ile ve ne varsa mevcutlarda gelen misafirlere yiyecek hazırlar, soğuğa rastlayan günlerde sobayı yakarlardı. Bağ, bahçe, tarla işleri ekim ayının sonlarına doğru bittikten sonra da artık kış gecelerine hazırlık yapılır, kurutulan meyveler, kurutulmuş etler, çorbalık tarhana odanın kilerine istif edilirdi. Her akşam odada oyunlar oynanır, köyün aşığı Kör Hafızdan sazı ile koşmalar, deyişler, hikâyeler dinlenirdi. Delikanlılık günlerinde hem çok dayak yemiş, hem de çok dayak atmıştı, bir havlunun kenarına yapılan düğümle vurularak. Ne güzel günlerdi o günler.

Bu sebeple, şimdi oturdukları büyük şehrin gelenlerinin kendilerine hiç uğramamaları kendisine dokunuyordu. Aslında gelenleri tanısa evlerine buyur edecek, hiç olmazsa bir çay, bir ayran ikramında bulanacaktı. Tanımıyordu ki, davet etsin. Komşuları İsmail Efendiye sordu bir gün, o da aynı dertten muzdaripti. Gelen yok, soran yok, ne olacak bizim halimiz? Demek, şehir hayatı böyle idi, demek şehirde insanlar birbirinden habersiz, umarsız yaşarlardı. Yanlış, yanlış, yanlış.

İnsanların birbirlerine çok muhtaç oldukları günler, düğün, bayram ve ölüm günleridir. Pek çok kere; düğünlerde, şehir dışında bulunan bir yakının rahatsızlığını bahane ederek şehir dışına çıkacağını söylemeler, bayramlarda tatil yörelerine kaçmalar, ölümlerde cenaze işlerinin sonlanmasından birkaç gün sonra –“ya, niye bana haber vermediniz”, siteminin cenaze yakınına yapılmasına tanık olmuştu. Ve kanıksayarak artık kendisi de bu tür davranışlara girebiliyordu. Sonrasında utanıyordu kendisinden ama yapacak da bir şey yoktu. Şehir hayatı böyle bir şeydi.

İki oğlu, bir kızı mekteplerini bitirsinler derhal ve hiç düşünmeden köye dönmeye karar vermişti.

Şehirdeki hıza yetişmek zordu. Hayatın sükûn içinde, yavaşça, düşünerek geçmesinin üstünlükleri vardı, bunu da ancak köylerinde bulabilirdi.

Şehrin kaldırımlarında huzur içinde, yavaş yavaş yürüyen, yüzü gülen bir kişi ile bile karşılaşmak neredeyse mümkün değildi. O insanların her biri binlerce derde gark olmuşken ve onların yüzlerindeki acıyı defalarca her gün yaşıyorken kendisini de huzursuz hissediyordu. Ne bir çare olabiliyor dertlerine, ne de bir çözüm bulabiliyordu. Hele, çöpleri karıştıranları, pazarlarda yerlere atılmış sebze meyve toplayanları gördüğünde içi burkulur, hüzün sellerine kapılır fakat elinden bir şeyin gelmediğini düşününce de rahatlardı. Şehir fotoğrafıydı bu hafızasına kazınan. Madem şehirlerde yaşıyorsun bedelini ödeyecek ve katlanacaksın.

Büyüdükçe küçülen dünyanın, şehirlere biçtiği kader kaftanıydı bu, giy giyebilirsen.

Sonra, köyüne doğru uzanır düşüncelerinde, hayallerinde yeniden.

Anlamsız kavgalar tırmalar beynini. Hiç yüzünden hayatını kaybeden canlar belirir gözünün önüne. Bahçesine giren bir keçinin sahibiyle tutuşulan kavgalar gelir hatırına. Sulanması için yalağa sürülen hayvanlardan birisinin diğer sürüye karışmasının, hırsızlıkla suçlanmalara sebep olması hücum eder beynine. İmece sıralamasında kimin daha önce olmasının yarattığı huzursuzluğun tatsızlığı düşer yadına…

Hep cahilce, hep cehalet, hep cahil hoyratlıkları savurur durur kararlarını…

Vazgeçer köyünden.  Vazgeçer köylüden.

Çocuklarının hayatını kurtarmak amacıyla vardığı şehirde mutlu olmak, huzuru bulmak, huzurda olmak daha kolay, daha mümkün olmasını yeniden fikr ederek, verdiği karar dolayısıyla kendisini bir kez daha sevdi.

Şehrin hızı, acımasızlığı, diğer insanlar tarafından önemsenmemesini, köyün cehaletine yeğlemişti.



2 Mayıs 2012 Çarşamba

Cami Yıkma Meselesi


Yüksek mevkilerde oturmak zordur. Hafif bir hava akımında metrelerce sallanır. Aşağılarda hiç hissedilmez bile.

Sallantı nasıl meydana gelir?

Tamamen, oturduğun yerin mühendisliği ile ilgilidir. Sert rüzgârlarda, depremlerde karşı koyabilmesi için esnek imal edilmişlerdir.

Esnek olmak bir türlü belaları savar.

Sert rüzgârlar, depremler ise bilgisizlikten, görgüsüzlükten olsa gerek yıkıcı olurlar. Devirirler. Yıkarlar. Altında kalırsın.

Diline dikkat et. Boyundan, ilminden, imanından büyük laf etmesin.

Öteden beri bir cami yıkma tartışmasıdır gidiyor. Yok, senin başkanın yıktı, ahır yaptı... Ne zaman yıkılmış. 60 yıl evvel. Oldu mu şimdi? Dile getirilecek bir laf mı bu? Edebe sığar mı? Ne anlamı var?

Lüzumsuzluk böyle başlar, bir hiçle. Hiçler peş peşe sıraya girer ve tüm hayatımızı alt üst eder. İncir çekirdeğini doldurmaz denir ya! İşte öyle bir şey. (incir çekirdeği konusuna ileride döneriz)

Demek ki, fırtına dilimize sahip olamamaktan kaynaklanıyor. Ya hayır söyle yahut sus.

Cami yıkılmış.

Sonraları anlaşıldı ki, kendi dönemlerinde de yıkılan camiler olmuş. Basında ve sosyal medyada yazıldı çizildi. Sus pus oldular. Konuyu değiştirdiler. Bunlar olabilir. Yıkılır, yerine veya başka bir yere yeniden yapılır. Ne gibi bir mahzuru vardır bunun? Böyle düşünülürse politik yarar sağlama, insanları kandırma gibi oyunlar berhava olur, bu itibarla işlerine gelmez. Bu noktada; tarihi değeri olan yapılar sözümüz dışındadır.

Kendisinden dinleyen bir kıymetli dostum anlatmıştı.

Kütahya'nın bir camisinde imam olarak görev yapan Mehmet Hoca. Caminin kapısına yakın bir çınar ağacı büyümüştür. Neredeyse kapıyı kaplayacaktır. Demek ki 100 yaşından fazla ağaç.

Bir gün, ilin Müftüsü camiye gelir ve ibadetini yapar.

Cami çıkışında Mehmet Hoca'ya;

- "Hocam, şu ağacı kestirin, cami girişini kapatıyor" demiş.

- "Olur mu Müftü Efendi, o ağaç 100 - 150 yılda bu hale gelmiştir, nasıl keseriz". Der Mehmet Hoca.

Müftü;

- "Ama girişi kapatıyor, böyle olmaz". Der. Mehmet Hoca pratik zekâsı ile bir çözüm bulur.

- "Camiyi yıkalım. Biraz geriye çekerek yeniden yapalım". Der.

Tartışmanın sonu önemli değildir.

O cami yıkıldı mı, yeniden yapıldı mı, bilmiyorum. Doğrusu Mehmet Hoca'nın verdiği cevaptır.

Devletin cami yıkma meselesini gündeme taşıyıp, oy toplama telaşını daima en önemli amaç olarak önde tutanlara duyurulur.

Not: Mehmet Hoca, halen yaşamaktadır.

1 Mayıs 2012 Salı

İkramımızdır




Gecenin yarısında şiir sohbetleri yapıldı. Şairler bir arada, katılmamızda rica edildi. Utandık... Ama söyledik. Nasıl olsa dostlar arasında kınayacak, ayıplayacak olmaz dedik. Şunları da biz söyledik.

***   ***   ***

Çöker ansızın bahçeler üstüne;
Lakin,
Uzaklardan saran mavi midir nedir, göz gibi
Taze sürgünler üstünden,
Kırılan dallar arasından,
Heyhat,
Bilinmeyen ve çözülemeyen çetin problemler gibi,
Sevgisiz,
Saygısız dünya üstüne.
Bir ben vardı diyenlere inat,
Çığlık çığlığa;
Yok, yok, yok...
Ne sen ne de ben.
Varlığım Türk Varlığına armağan Olsun.
Sessizlik.
Sonsuza kadar.
30.4.12

***   ***   ***


Sen söyle gönül belki açılır kapılar yâr olur
Patlat avazeyi kır kalbimi belki bir kâr olur

Sözüm incitmez amma Kâbe'ye varır İbrahim olur
Uzat asanı hey yarılır deniz sırat-ı müstakim olur

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...