17 Mart 2012 Cumartesi

Əlidir


Başqa bir kimsə deyil, kaşifi-əsrar Əlidir,
Haqqın ihyası üçün eyləyən israr Əlidir.

Sorma aləmdə məqami-Əlini, dərk elə, bil,
Ayə vardır- “təvəffəna mə`əl-əbrar”, Əlidir.

Kim Əlinin tuta bilmişsə, desin nöqsanın,
Gəzmə bihudə-əbəs, “Alihil-əthar” Əlidir.

Əhli-İslam gələ ta Məkkəyə ki, həcc üçün,
“Ləbbeyk” zikr eləyən dildəki iqrar Əlidir.

Haqq Əliylə, Əli də, Haqq ilədir, böylə bilin,
Haqqa təsdiq ilə hər batilə inkar Əlidir.

Xeybəri fəth elədi xalisi-imanı ilə,
Mərhəbə, Harisə dünyanı edən dar, Əlidir.

Zülfəqar qüdrətinin şahididir cümlə-bəşər,
Məhv edən Əbduvədi- bircə igid var, Əlidir.

Qasimin həddi nədir, Ali Məqamdan danışa,
Şahi-Təqva adını dildə edə car, Əlidir.

Qasımbala Səfərov.

16 Mart 2012 Cuma

“Kimseye Etmem Şikâyet”

En kuvvetli silahları susmak, susmak, susmaktı…

Örneklendirme nasıl olur bilmiyorum.

Susma bir silah mıdır? ‘Eşkin atın tekmesi’ akla geliyor.

Görev veriliyor. Ezmek amaçlı, uzak coğrafyalarda. Görev bitirilip dönülüyor. Hiçbir sıkıntı, ızdırap, sitem bildirilmiyor. Susuyor. Hiçbir şey olmamış gibi, hayatın doğal akışında geçiyor günler. Sonraki görevlendirme zamanında daha berbat bir yer veriliyor. Dönüşte yine çıt çıkmıyor. Sessizlik… Neler oluyor? “bu kişiye daha ne yapabiliriz? Nasıl davranalım? Nereleri verelim?” bu sorular açıktan olmasa da içlerinden sıkça sorulur. Belki de birbirlerine çaktırmadan yer tespiti yapılırken hep aynı fikirde olduklarından, birbirlerini tasdik de ederlerdi. “İyi de ezmek için daha nerelere gönderelim ki, bağırsın, çağırsın”.. Kendileri bile cevaplayamazlardı bu soruyu. Oysa “memleketimin her yanı, benim çalışmama uygundur.” Diye düşünür, evlad-ü ayalin geçimi, rızkı için verilen görevleri, şikâyetsiz yapardı. “Her ne verirsen Eyvallah Hû” der geçerdi… Hepsi bu.

Şöyle bir hikâye de dinlemiştim.

Kalabalık grup halinde seyahat edilen bir işi var. 10 kişi, 20 – 25 kişilik seyahatler. Grup başkanları var. O beldenin otellerinde kalıyorlar grup olarak. Başkan önceden oteli inceliyor, odaları ayırıyor. Hikâyeyi dinlediğim dostuma (nedense) hep arkalardan, ışık almayan, bodrumdan odalar denk geliyordu. Nasıl oluyordu?

Aynı lobinin arkadaşları, kendi derneklerine üye olmayan bu kişiyi ezmek için ne lazımsa o yapılıyor. Ve hepsinde de gülüp geçiyor. Bilakis zevk alıyor onların bu davranışlarından. Mütebessim halini asla bırakmıyor.

Onun bu hali daha da sinirlendiriyor ‘lobi’cileri.

Bir türlü halinden bezdiremiyorlar. Bir türlü istifa edip gitmesini sağlayamıyorlar.

Hep yalnız kalıyordu, işini yaparken, gezinti anlarında, yemek-içmek zamanlarında hep yalnız. Onunla birlikte olduğunu da hiçbir arkadaşı yöneticilerine çaktırmamaya çalışıyordu. Çükü ona yapılanların kendilerine yapılmasını istemiyorlardı.

Bu dünyadaki olağan, daima karşılaşılan olaylar bunlar.

Sessiz kalıp, en kuvvetli avazlar gibi bağırabilmek!

Susarak onlardan daha kuvvetli olduğunu anlatabilmek.

Hatta korkutabilmek.

İnanmayanlarda bu korku daima vardır. Kendisinin oturduğu koltuklarda, ne kadar Hakk’ı ile oturduğunu düşünenler, o koltuğun altlarından sıyrılıp kaçacağını da düşündüklerinden, Aldıkları emirleri bir fakiri ezmek için nasılda çaba harcıyorlar. Yapılanın doğru mu, yanlış mı, Hakk’ı mı olup olmadığını düşünmeden. Kör tetikçilik bu. Bir tutam ot için yardan atlayan koyunluk bu. Peşinden koyunun atlayan sürü elemanlığı bu.

Ne derseniz deyin;

Adalet küçük mevkilerde insanların zihinlerine yerleşmedi ise yukarıdakilerin adil olduğunu söylemesi, uykulu kişinin sayıklaması gibidir.

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime”

14 Mart 2012 Çarşamba

Tekkeler Niye Kapatıldı?


Prof. Dr. Mustafa Kara, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. “Ülkemizde tekkeler üzerine çalışan yetkin birkaç isimden biri” notu ilave edilmiş. Emeti Saruhan, röportaj yapmış Yeni Şafak Gazetesinde 11.03.2012 tarihinde de yayınlanmış. “Adı ‘şeyh’ olanların yüzde 90’ı şeyh değil” başlığı altında. İlginç bir başlık, dikkati hemen çekiyor. Merak bu ya okuduk.

Osmanlı’da Tekkenin fonksiyonları, halk – idareciler – medrese ve cami arasındaki ilişkiler üzerinde kısaca durur, tekkelerin yetiştirdikleri şairler, bestekârlar hakkında kıymetli, kısa bilgi verir. (Burada, Yunus, Fuzuli, Ahmet Yesevi, Itri, Dede Efendi, Ali Şirugani isimlerini zikreder. Adı geçenlerin tekkelerden yetiştiğini anlatır.) şu cümlesini de çok sevdim. “Şiirle musikinin izdivacı tekkede oluyor. Çünkü zikir meclisleri ilahilerin okunduğu meclistir. İlahi de güfte ile bestenin bir araya gelmesidir. Tüm ilahiler tekke orijinlidir.”

Sıra tekkelerin kapatılması faslında: “Tekkelerin kapatılışı çok tepeden, çok baskıcı bir usulle olduğu için kimsenin gık deme şansı yoktu. Çünkü kelleler uçuşuyordu. Dolayısıyla tekkeler yerine bir kurum kurulmadı ama yıllar sonra bu hayat bir şekilde yeniden canlanmaya başladı.”

Efendim, yeniden hatırlatmada fayda var, İlahiyatçı Prof. Dr. Konusu da tekkeler üzerine.

Şimdi sorsak Hoca’ya, ‘kapatılma tepeden olmayacaktı da nasıl olacaktı?’ demokrasi, insan hakları gibi kelimeleri kullanarak cevap vereceğini sanıyorum. Belki de referandumdan bahsedecek kim bilir!

Yapılacak işler var, planlanmış, programlanmış, zaman kısıtlı, adam sayısı kısıtlı… Karar verilmiş. Tepeden inme olacak tabii. Kime soracak?

Tekkelerin kapatılma dönemlerinde, ne halde olduklarından asla bahsetmiyor. Ne iş yapıyorlardı, halk ve yönetim üzerindeki etkileri nasıldı? Bu konulara değinilmiyor. Ama Osmanlı’nın azametli günlerindeki tekkeleri örnekliyor. Tekkelerin o günlerdeki yaptığı fonksiyonları anlatıyor.

İyi de konumuz bu değil ki, kapatıldığı dönemlerdeki durumu. Bu konuda tek bir cümle bile yok.

Her yeni doğan, o an’a kadarki bildirilen ilim toplamının üstüne doğar. Buna toplam akıl diyebiliriz. Her yeni doğan toplam aklın üstüne doğar. Belki, bugün yeni doğan, 100 yıl önceki âlim’den daha ileridir. Toplam akıl nesilden nesile aktarılan, ‘görülmez’ bir bilgisayar programı gibidir. ‘Enter’ tuşuna basıldığında program devreye girer ve çalışmaya başlar. Artık onun önünde durulmaz ve o durdurulamaz.

Nereye kadar? Enerji devresi ‘of’ durumuna getirilinceye, kapatılıncaya kadar.

Tekkelerin enerji durumu kapatılmıştı!

Devrini tamamlamış, fonksiyonlarını yitirmiş, amaçlarının dışında faaliyetlere gark olmuş, maneviyatın haricinde uğraşmadığı konu kalmamış, varlıkları zarar vereci hal almış, artık yetişmekte olan beyinlere verecek hiçbir ilmi ve manevi sermayeleri kalmamış… Kapatılmaktan başka çare kalmamış. Aslında devirlerinin kapandığını kendileri de (hepsi değil tabii) hissetmişlerdi ve seslerini çıkarmadılar. Sesleri yükselenler ise maneviyattan bihaber zavallılardı.

Devlet hiçbir zaman, tekkeler üzerinde düzenleyici rol oynamamıştır. ‘Tekke’lik özellikleri ortadan kalkana kadar. Halk ve devlet üzerinde asalak olana kadar. Osmanlı’nın muhteşem zamanlarındaki tekkeleri örnek vererek, kapatılmalarını eleştirmek doğru değildir.

Devlet ki, vatandaşını gelebilecek düşman saldırılarından korumak ve kollamak için vardır. Devlet, vatandaşını reel düşmana karşı olabileceği gibi, görünmeyen fakat görünen düşmandan daha güçlü olan, ilim ve medeniyet karşıtlarına karşı da koruma ve kollama görevini yerine getirmekle mükelleftir. Bu görevini gerçek ilim adamları, mütefekkirler, sanatçılar, öğretmenler, günümüzde medya, hakikati söyleyen hocalar, okullar, üniversiteler aracılığı ile yapar. Bu görevini yaparken de kim üzülecek, hangi grup kırılacak hesabını da asla göz önünde bulundurmaz, karar verilen görevin bi Hakk’ın yapılması esastır.

Tekkeler ve zaviyeler, artık kendilerine ihtiyaç kalmadığı için kapatılmıştır. Bulundukları seviye belki de bir ilk mektep talebesinin seviyesinde (altında) olduğu için kapatılmıştır. Amaçlarını aşan faaliyetlerde bulundukları için kapatılmıştır.

Sayın Profesör Hocamızın “çünkü kelleler uçuşuyordu” sözlerine de açıklama beklemek hakkımızdır. Sözü söyleyip uçuşan kellelere örnek vermemek olmaz, ilim adamlığı bunu gerektirir.

“yıllar sonra bu hayat yeniden canlandı” cümlesi ise, onlarca soruyu barındırıyor.

Hele önceki sorularımıza bir cevap gelsin…

12 Mart 2012 Pazartesi

Adsız Mankurtlar


Muhtemelen Müslüman olduğunu söyleyen bir kişilik. Büyüklerinin “Dindar Nesil” diye tanımladığı kişilerden birisi. Bizi eleştirmiş. Bizi eleştirenlere daima memnuniyetimizi, teşekkürlerimizi bildirmişizdir. Bunun durumu farklı. Bu arkadaş devlet imkânları ayaklarına serilenlerden, o da verilen görevi yapıyor. Adam gibi bir cümlesi yok. Tamamı küfre varan hakaretler. (sen, sen kimsin ki, Anlayacak kapasiten yok, sığ yazı, lise mezunusun, makaleyi anlayacak kabiliyetin yok, ulusalcı safsata, git sor, çete mensubu, senin boyunu aşar..) düşünenlere bu kelimelerin tamamı hakarettir. Ama merak etme benim kendini hevaya adamış yalınkılıç akıllı eleştirmenim, biz öyle görmedik. Çünkü sizin gibisi zor bulunur.

Bu başlık altında bir yazı yazılması içimden hiç gelmemesine rağmen, görev addedilmiştir. 

Bugünkü 28 Şubatlara örnek veren bir yazımız vardı. Onu okumuş İngiliz Muhiplerinden birisi. Güya Vedat Bilgin’i savunmak adına 28 Şubatların izdüşümü olan bugünleri gizlemek için elinden gelindiğince hakaretler etmiş. Mesela ‘SEN’ demiş bize. Mesela ‘ZEKA SAHİBİ’ demiş küçümseyerek, orta mektep seviyesinde bir tahsilimizin olduğunu söylemiş..

Durduğu yerden ancak yüksekliği kadarını, bakış açısı kadarını gördüğünü unutmuş olmalı. Kendisini böylece tarif ediyor.

Sanıyor ki, biz Vedat Bilgin eleştirisi yapıyoruz! Ne alakası varsa. Kendisine vazife edinmiş Bilgin’i savunmayı. Galiba öğrencisi. ‘Hocamız’ hitabından anlıyoruz bunu. 28 Şubat günlerinde Ahmet Hakan’ın programlarına “Kaç defa çıktığını” da yazıyor. Demek ki 40’lı yaşlarda veya yaklaşmış.

Adını da yazsaydın da, kibarlık babından adınızla bahsetseydim iyi olurdu, Sayın Kaba Kişi. Tanışmanın ilk kuralı isim takdimidir. Amaç küfür olunca buna gerek duyulmaz.

Sana çetenin ne demek olduğu, çete elemanının kim(ler) olduğunu anlatırdım ama değmez. Bu dünyada yapayalnız bir aciz kul olduğumuzu da ilave edelim. Çete kelimesi, bir örgütü, bir topluluğu anlatır.

Seviyesini tayin edemeyenler karşısındakini kendisi kadar anlarmış. Karşıdakini de kendi bulunduğu yerdeki kadarıyla anlarmış. Kaldı ki, lise tahsilli olmak V. Bilgin’i okuyamamak anlamına nasıl gelir ki? Siz okudunuz da ne oldu? Siz nasıl okudunuz? Eğer Hocanızsa Bilgin, size edep ahlak öğretemediğine yansın, size kibarlık nedir öğretemediğine yansın. Önünüzde duran bir Lise Tahsilli kişinin yazdığı yazının neden bahsettiğini bile anlamadan niye bu feveran a kıt akıllım benim. Unutma ki, kibarlık satın alınamaz ama Kibar’ın satın alamayacağı yoktur.

Senin amacın, Vedat Bilgin savunuculuğu mu, yoksa günümüz 28 Şubatlarının deşifresine tahammülsüzlük mü? Anlayalım bakalım.

Bizim yazımızda 28 Şubat savunuculuğu yok Akıllı yaratık, bizim yazımızda bir takım mağdurların (mağdur olduklarını iddia edenlerin) mağduriyetini de gündeme taşımak yok. O günlerin mağdurlarının bugünlerde ne halde olduklarını birkaç paragrafta anlatmaktan başka. İntikam duygularının yıllar içinde büyüyerek, kinle yoğrularak, rövanşist bir zihniyetle karşıyı ezmeye çalışmaktan maada bir şey bilmeyenleri deşifre etmekten başka.

Had bildir. Bu senin tabii bir hakkındır. Ancak, derler ki, ‘haddini bilmeyene de haddini bildirirler’ bunu unutma.

Belki de devlet imkânlarıyla uzak diyarlara kadar gidip, mesafenin de koruyuculuğuna sığınarak, belki de adını gizleyip kendinin anlaşılamayacağını da umarak… Hakaretlerini rahatça yapıyorsun. Unutma ki, o çeteler bir gün seni de bulacaktır. Aynı zamanda devleti sömürerek, devlet aleyhine yaptığınız çalışmaları da deşifre ederek hesap soracaktır sakın unutma benim Akıllı Mağdurum.

Anlıyorum 40’lı yaşlardasın. Yakın bir zamanda da, ‘belki de’ Doktora programını bitirip Türkiye’ye döneceksin. Sonra da adın soyadınla yazıp çizeceksin zavallı arkadaşım, o zaman bizim gibi pek çok Lise Tahsilli ile karşılaşacak, şaşırıp kalacaksın.

Yine de sana bir tavsiyem olsun; Oku… Anla… Bekle… Olgunlaştır ve sonra eleştir. Aklına ilk gelen eleştiriler doğru olmayabilir, şeytani olabilir (siz bu tanımı pek seversiniz). Seni uçuruma bile götürebilir. Biliyorum siz hep burada davrandığınız gibi davranıyorsunuz bütün hayatınızda. Hatta sizin gibi bir misyonla görevlendirilenlerin tamamı böyle davranıyorlar, onları da edecekleri bir cümlede, yazacakları birkaç kelimede anlayabiliyoruz. Yanlış yapıyorsunuz. Hatalısınız. Bu da bizden size bir kulak küpesi olsun.

Ayrıca, Blog’da seni rahatça küfrettirebilecek, hakaret ettirebilecek pek çok yazı var, seni o sayfalara da bekleriz Akıllım benim!

***

İyi de bu mankurt nereden çıktı diye bir soru sorarsan eğer, Aytmatov’u okumanı öneririm. Haa.. Siz okumayı, araştırmayı, öğrenmeyi sevmezsiniz. Mankurtlarda böyle bir özellik yoktur. En iyisi sen Bilgin Hoca’ya sor, birkaç cümlede sana anlatıversin.

Not 1: Acımakla birlikte, sizleri sevdiğimi bilmeni isterim.

Not 2: Eleştirilerini bekliyorum. Lütfen hakaret ve küfür içermesin.

7 Mart 2012 Çarşamba

Prof. Dr. Ramazan Demir’den Duyduklarım


“hayatta bir şeylere sahip olmak”… Nedir bu “bir şeyler” ve nedir bu “sahip” olunacaklar? Ve “karmaşık çarkın” dişlileri arasında ezilme tehlikesi? Niye insan hayatta “bir şeylere” “sahip” olmak için yırtınsın ki? Ne olacak? Bu bir şeylerden üst üste yığınlar yaptığı vakit ne olacak? O bir şeylere hiç sahip olmayan insan ne olacak? Aralarında bir fark var mıdır?

“Hayaller ve mantık” arasındaki bağın araştırılması, göreceli bir hususun dillendirilmesi!

Ve, niye mantık? Nitekim kendiniz de söylemiyor musunuz? “hayaller içinde olmayı mantıklı insan da başarır mantıksızı da..” duyguların akla hükümran olduğu zamanlarda, “gönlün merkez olarak seçildiği hislere aklın kâr etmediği” gibi. Aklı ile hayaller kuran akıllı insanla, gönlünün emrine giren “akılsız” insan hayalleri, hayale ulaşılması açısından sonuç olarak ne anlatır bizlere? Madem ki imkansızdır ulaşılması hayallere!.. Mademki, “sürprizlere bağlı olarak kırılır” gider hayallerimiz. Bu nokta da akıllının hayallerinin “ulaşılabilir” olması. “Aşksız” hayallerin kırılganlığı.

“Hoş gör”ülse, affedilse bile “sevdiğinin hatalarının” görülmesi yanlış değil midir? Ne hatası? Hata görülebiliyorsa orada sevgiden bahsedilebilir mi? ki, hata ‘gören gözde’ değil midir? bir de şu var; seven ve sevilen olmalı, bir tarafta seven, diğer tarafta da sevilen. Seven sevileninin hatasını görüp, affedecek! Aşk’ın sarıp sarmaladığı demlerde seven ve sevilenden söz edilemez. İkisi bir olmuştur, bu dem’den itibaren ikilikten, sevenden sevilenden söz olursa, ‘riya’ hükümfermadır. Hata kimin, hatayı gören kim?

Akıl ve mantıkla ‘Aşk’ hakkında muhabbet olursa eğer, “aşkın yörüngesine giren akıl sapıtmalar” gösterir de denir tabii. ‘Çokluk’ denizinin içinde bir başına yüzmeye çalışan acemi dalgıç misali. Rüzgârın önünde uçuşan, yön tayinini beceremeyen kurumuş yaprak misali. ‘Aklını yağmaya verip, fikrini şaşıran’ ama kılavuz edinip deryaya açılmayı denemeyen cüretli gözü karalar misali. Burada “özgüven” olsa ne olur, olmasa ne olur? Zaten, bu gibi durumlarda bir de özgüvene ihtiyaç olabileceğini nasıl düşünebilir ki? Bu durumda “aşkın da varacağı sonuç hep hüsrandır…”.

Hüsran, lezzetidir aşığın. Bu andan itibaren de ne aklına sahip çıkabilir aşk, ne de aşkına sahip çıkabilir akıl. Bir damla su iken deryaya karışıp, derya ile bir olmuştur, derya olmuştur. Ne damla vardır orada, ne de su.

***

Nedir hayal?

Tefekkürle ilintisi var mıdır?

Yoksa hayal ile düşünceyi birbirine karıştırıyor muyuz?

Beyine saniyede ulaşan 400 milyar verinin algılanması, resme dönüştürülmesi, dünyevileştirilmesi aşamalarının hangi bölümü hayallerimiz, hangi bölümü düşüncelerimiz olarak adlandırılacaktır? Bir kuytuda kendi halinde dertleri ile baş başa kaldığı vakitlerde “hayallerin en güzelini kurarken insan kendi benliğinde bir derinlik içine girer, yalnız kalır hayalleriyle baş başa, sakin ve sessiz, derin ve sonsuzca…”.

 “Var birazda sen oyalan” eğitiminde verilen değerlerle, dünyayı algılamak ve anlamak varken, boş hayallerin içinde debelenip durmanın anlamsızlığı da ortaya çıkıyor. “Hayal ettiğin sürece yaşarsın” edebi söyleminin içinde de, dünyaya tutunmanın, yolu yordamı verilirken belki de hoş hayallerin, boş uğraşlarla dünya ömrünü tamamlamanın mahviyetinden bahis ediliyordur.

Ahlanmak, vahlanmak ahir ömürde fayda da sağlamayacağına göre; kurduğu hayallerin tamamınında gerçekleşme ihtimalinin olmadığına göre, yaşanan “hayal kırılmalarının”, “umutların kırılmalarının” daima insan beyninde yaşanmasının var olacağını bile bile, yani Hoca’nın deyimiyle “hayatın bir parçası olan tarih, aslında ‘zaman’ ölçeklerinin matematiksel ifadesinde yeri olan ve gerektiğinde tekerrür eden bir süreç”  olduğu bildiği halde, bu kavgalara, bu gürültülere bir son da verilmek gerekecektir.

Burada, Zaman mefhumu üzerinde biri iki cümlesi vardır Hoca’nın. Bu konu bizi aşar.

Ramazan Hoca’nın bir cümlesini yazarak sonlandırmalı bu yazıyı: “Gönül limanından ayrılan sevda gemisi her ne kadar sonsuz hayallerle birlikte denize emanet olarak kabul edilse de, sevda gemisi denize açıldıktan sonra çıkacak muhtemel fırtınayı da kaptanın hesaplaması gerekir…”

***

Prof. Dr. Ramazan Demir’in “Külfetli Bir Armağandır Hayat” isimli makalesini okurken bunları duydum.

5 Mart 2012 Pazartesi

Suriye Oyununda Bir Safha


İlk Fatih Altaylı yazmış, ben atlamışım, sonradan haberim oldu, döndüm 22 Şubat tarihli HaberTürk gazetesine ve okudum. Suriye olayları hakkında; Önce, Esad, muhalefet ve ordu hakkında AB+D ağızlı bir yorum yaptıktan sonra kıyımlı mıyımlı şu haberi verir Altaylı;

“Suriye ordusundan ayrılan farklı rütbelerdeki 2500 asker, ilk kez organize bir şekilde bir araya geldi.

2500 kişilik grup kendilerine ‘Muaviye Tugayı’ adını verdi.

Ve ilk kez Esad’ın düzenli ordusu, karşısında küçükle olsa düzenli bir askeri güç görecek.

Elbette ki, 2500 kişilik bir ‘tugay’ın Suriye ordusu karşısında esamisi okunmaz. Ancak bu oluşum çok önemli. Çünkü böyle bir ‘muhalif ordu’ girişimi, Esad rejimini devirmek isteyenlerin destekleyeceği bir nüve olacak…”

İnternette şöyle bir gezindim. Konuya ilgi gösteren olmamış. Sadece bir yazı ile karşılaştım. Mehmet Bedri Gültekin yazmış, tarihi 28 Şubat.

Altaylı’nın haberini verdikten sonra, Muaviye hakkında kısa bir bilgi verir. “Hz. Ali’ye biat etmeyerek isyan eden ve Şam’da halifeliğini ilan kişidir, Sıffın Savaşı, Hakem Olayı ve oğlu Yezit’ten” bahseder.

Ve şu çok önemli soruyu sorar; “İslam tarihindeki en büyük bölünmenin sorumlusu ve Peygamber sülalesinin düşmanı bir kişinin adı ile savaşan birlikler oluşturmak ne anlama gelmektedir?

Muaviye Tugayı adı, iç savaş ilanıdır. Der.

‘Muaviye Tugayı’nın mucitleri ve kurucuları Atlantik ötesindedir.” Yargısını da belirtir.

Bir düşman bu kadar mı akıllı olur? Nasılda şeytanca buluşlar yapıyorlar? Tugaya verilen isim Müslümanların katline karar vermek gibi bir şey. Kardeş kavgasının fitiline ateş vurmak gibi bir şey. Suriye’nin etnik ve inanç haritası göz önüne alındığında, muhalif kuvvetlere bu adın verilmesi ile derin ve sonu gelmez kavgaların marşına basıldığı anlaşılır ki, oluk oluk kan akmasını istediklerini de düşünebiliriz. Ne sinsi bir oyun, ne kurnazca bir plan!..

Yazık ki, bu çetelere Türkiye’nin silah verdiği, eğitiminin Türk askerleri tarafından verildiği dünya basınında dillendirilmektedir.

Suriye ve Suriye Halkı bizim düşmanımız değildir, bilakis dostumuzdur. Öyleyse, Türkiye Hükümetine düşen bir an önce bu çeteleri desteklemekten vazgeçerek, Hakk’ı gözeten, Hakk’ı söyleyen politikalara dönmesidir. Suriye Yönetiminin değiştirilmesi, Esad’ın gönderilmesini istemek başka şey, küresel çetelerin oyunu ile Suriye’yi onlara peşkeş çekmek başkadır. Suriye’nin demokratikleştirilmesi istekleri Batı’nın Küresel emellerinden ayrı olarak Türkiye’nin tek başına halledebileceği bir hedeftir.

Türkiye’nin bölgede güçlü, sözü dinlenilir bir devlet olması için Suriye ile düşmanlık değil, dostluk yapması iktiza eder. Kaldı ki, dostluğumuzun İran’la kuvvetlendirilmesi ile etrafımızda ne Ermeni ne de İsrail sorunu kalacaktır.

Güçlü devletler geleceğe dair politikalarını yıllar önceden planlayıp, hiç bir sapma göstermeden uygulayan ülkelerdir.

Korkarım ki, Kürecik’e yerleştirilen radar sistemi de Suriye – İran konuları ile ilgilidir!

Yazık!

2 Mart 2012 Cuma

Vedat Bilgin ve Şimdiki 28 Şubatlar!


Vedat Bilgin, MHP saflarında Genel Müdürlük, Genel Başkan Danışmanlığı gibi görevlerden sonra, partiden istifa edip yandaş basında yer bulabilmiş, bir garip arkadaş! Bugün 28 Şubatta, yazı konusunu da 28 Şubat üzerine oturtmuş.

Şu dikkatimi çekti Bilgin’in yazısında. Cümleleri, konusu, ana fikri tamamen yandaş kalemlerin ve çizerlerin bugüne kadar yazdığı, söylediği, çizdiği cümleler gibiydi. Kendine ait bir cümlenin bile bulunmadığı bir Profesör yazısı!

Tabii ki, seçilmiş hükümetlere karşı yapılacak darbe ve darbeyi çağrıştıran kalkışmaları savunacak halimiz yoktur. Biraz insaf imandandır mantığı ile hareket ederek düşünceler serdedilmelidir. Burada amacımız, ne 28 Şubatçıları savunmak, ne de 28 Şubatçıların karşısındaki “güc”ün mağduriyetini bildirmek.

Eleştirisine Bilgin şöyle başlar;hâkim ve savcıları hizaya çekip” Hâkim ve Savcıların hizaya çekilmelerini bugünkü 28 Şubatlarda da gördük birlikte. Şuna cevap isteriz;

-HSYK seçimlerinde, istenilen yönde silme, firesiz oy çıkmasını nasıl cevaplandıracağız?

-Yargıtay seçimlerinde düzenleyicilerin istediği yönde oylamaları nasıl cevaplayacağız?

Nasıl mı? Yargı elemanlarının hizaya çekilmesi şeklinde! Bu duruma 28 Şubat dönemlerinde rastlanıldı mı?

“Batı Çalışma Grubu”; 28 Şubat döneminde meşruiyet dışına çıkılarak oluşturulan bu grubun eylemlerinin hukuk devleti işledikçe unutulmayacağını söylemesi, gülünç geldi bana. Belledikleri bir Batı Çalışma Grubu. Bugünün 28 Şubatlarında benzeri pek çok gayr-ı resmi örgütün kurulduğu dillendirilmektedir. Mesela “Yönder” nedir? Nasıl işler, ne gibi işler yapar? Yöneticileri kimlerdir? Niçin saklı gizli bir oluşumdur? Devlet kademelerinde onların istekleri dışında bir atama yapılmakta mıdır? Buyurun Sayın Profesör Kardeşim cevaplandırınız. Yoksa 28 Şubatlara rahmet mi okunacaktır?

28 Şubat’tan geriye kalanları da şöyle değerlendirir yazarımız:

- 28 Şubat unsurları bugün Ergenekon sürecinde içeri alınmışlardır. “28 Şubat bu anlamda, toplumsalla siyasal alanı arasındaki çelişkiyi çözecek demokrasi taleplerini yükseltmiş ve devletin buna göre yeniden, bütün kurumlarıyla köklü bir dönüşüme uğramasına neden olmuştur.” Böyle mi acaba? yoksa AB+D ve diğer küresel güçlerin dayatmaları sonucu, bazı kanunlarda yapılan değişikliklerden ibaret midir?

- “Militarist ideolojinin çözülmesi, antidemokratik çıkış yolu arayışları, bir kısmının ise sürecin geri döndürülemezliğini anlayarak yeni yeni duruma eklemlenme çabaları”.. vay vay demenin zamanı. Bir şekilde mevcut antidemokratik durumların gizlenilmesi çabaları da diyebiliriz bu anlatıma. Meclisten geçirilen yasaların geçirilme usullerini hiç mi izlemezsin, dünyadan bu kadar mı bi-habersin arkadaşım? Neredeymiş bu demokratik durum? Yoksa biz mi başka ülkelerde yaşıyoruz?

- Bir de; “27 Mayıs’ta şekillenmiş olan militarizm restorasyon çabasının başarısızlığına rağmen eski alışkanlıkla devlet içindeki bazı kurumların ve bunların toplumsal uzantılarının bütün bu değişimi yok sayarak veya anlamayarak gerici, reaksiyoner tavırlarını sürdürme isteğinden vazgeçmemeleridir”. Yine bir vay çekme vaktidir. Kimmiş bunlar? Diyecek ki Ergenokon’cular. İyi de reaksiyoner tavır ne zaman gösterilmiş? Diyecek ki, ama hazırlık yapılmıştı, gösterilecekti! Biz söyleyelim mi arkadaşım; reaksiyoner tavır şu anda hem meclisin içinde, hem iktidarda. AB+D’nin ve NATO’nun istekleri hükümetin istekleri olarak, Meclise Kanunlar, Kanun Hükmünde Kararnameler, uygulayıcılara Yönetmelikler olarak gelmiyor mu? Her gün karşılaşmıyor muyuz bu tür uygulamalarla?

28 Şubat sürecinin geriye bıraktıkları arasında en önemlisi, militarist ideolojinin sonunu hazırlamış olmasıdır.Cümlesi ile sonlandırıyor yazısını. Militarist ideoloji! Ben hiç hatırlamıyorum 28 Şubat’çıların ‘KİN’den bahsettiklerini. Militarizmin en belirgin alanı kindir. Kimin kinden bahsettiğini de kendisi bizden iyi bilir.

28 Şubat liderinin şu günlerde ne iş yaptığından da, kimlere danışmanlık hizmeti verdiğinden de bahsetmesini ne kadar isterdim!
28.02.2012

Aslan, Fare.. Kedi...

  Aslanın sindiği, sinmek yanlış oldu, köşesine çekildiği zamanlarda, farelerin kükremesi doğaldır. Fare kükreyince yine doğal olarak, kedi ...