26 Haziran 2017 Pazartesi

Bir Dosta Arzdır

Ramazan Ayı boyunca iftar saatinde sohbetler yapan bir Profesör Hoca Efendi’ye açık mektuptur;

Sayın Hocam,

1. Ramazan sohbetlerinizde Maun Sure’sini anlatırken, “Orada bahsedilen namazlar cahiliyye müşriklerinin namazlarıdır.” Demiştiniz.

Soru: Kur’an’ı Kerim an itibariyle canlı değil midir? An itibariyle o sure geçerli değil midir? Cahiliye müşrikleri an itibariyle mevcut değiller midir?

2. Bir sohbetinizde, ‘Ubudiyet’ kavramını izah ederken, çok sathi kaldınız. Ya anlatmaktan çekindiğiniz için ya da bilginiz o kadardı. ‘HAK’ ismini dikkate alarak bu kavram üzerinde daha derinlikli çalışmalısınız.

3. Cehennem bahsini anlatırken, ilginç olarak, büyük azap içinde olanların, “azap içindeyken ne yapacaklarını bilemeyecekleri” mealinde bir söz ettiniz. Sanırım sizin yorumunuzdu bu. Oysa Sure-i Yasin’de cennettekilerin (tabi ki bazılarının) “meyvelerle meşgul olacakları!” (Yasin/57) bildirilmiştir. Yüksek azap içinde olanlar ise ne yaparlar? Olsa olsa Allah derler. Allah demek, Allah ile birlikte olmak meyvelerle meşgul! Olmaktan iyidir herhalde!. Konu üzerinde daha ayrıntılı çalışmanız önerilir.

4. Kadın ve başörtüsü hakkında bir videonuzu izledim. Konu hakkında yalnızca ‘kelime manaları’ kadar bilgi sahibi olduğunuz anlaşılıyor. Kur’an’ın bahsettiği ‘kadın’ ve ‘örtünme’ hakkında biraz daha çalışmalısınız. Mesela, ‘ER’lik makamındaki Hacı Bektaş Veli Hazretleri ve gizlilik makamında (örtünenler) bulunanlar üzerinde biraz daha gayret gerekir. Kendini açıklayan H.Bektaş’ın hayatı ile yine kendini açıklamak zorunda kalan Hallac-ı Mansur hayatı hakkında karşılaştırmalı çalışma gerek diye düşünürüz. Ki, ‘örtünme’ konusunda derinlik kazanasınız.

5. “Kur’an” Zat’tır. Unutmayasınız. Lakin Kur’an’ı Kerim’de sıfatlardan da bolca konular bulunur. Sizin anlatımlarınız tamamen sıfatlar üzerine olduğu için, bazen çok sıkıcı oluyorsunuz. Tekrar iyidir, hep tekrar bıkkınlık getirir.

6. Haşr Suresine (son ayetleri) kısaca değindiniz. Bu çok iyi oldu. Eksik olmasına rağmen.

7. Tabi ki yaşadığımız toplum ve gelişen siyasi olaylardan kendimizi sıyıramıyoruz. Haklısınız, bu konulara da zaman zaman temas edilir. Özellikle Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerdeki gelişen çirkin olaylar hepimizi üzmektedir. Cahil bırakılmış Müslümanların ne yapacağını bilememesi ve zengin dev küreselci ülkelerin politikalarına alet olmaları sebebiyle başımıza gelen üzücü olaylar hakkındaki kelamlarınız, belki de yayın yaptığınız kanalın sahibinin siyasi tercihine saygılı davranmaktan bazı olumsuz yerli gelişmeleri söyleyemediniz. İşte bu size yakışmadı. Nerede olursanız olun doğruyu söylemek gerekmez miydi? Özellikle Suriye’deki olumsuz gelişmelerde Türkiye yöneticilerinin hiç mi katkısı olmadı? Ve özellikle BOP eş-başkanlığı gibi yabancı ellerin politikaları yürütülmedi mi?

Ümit ederim ki sizi kırmamışızdır.

Saygılarımla.

Mahmut EMİN


10 Haziran 2017 Cumartesi

“Kardeş kavgasının kazananı olmaz!”


Eyvallah.

Cümlede verilen mesaj doğru.

Söz, hayatında eşleştiği vakit değerlidir.

Bir de geriye dönüp, bu söze göre bir değerlendirme yapmak gerekmez mi?

Kardeşi ile kavgaya tutuşup, başarısızlıktan sonra bu sözü söylemenin, diğerlerini güldürmekten maada bir işe yaramayacağını da görmek lazım.

Irak, Libya, Mısır, Yemen…

Ne kavgalar, ne provokasyonlar, ne lüzumsuz girişimler. Hatırlıyoruz.

Onlar, kardeş kavgası değil miydi? Diye sormak bile boşa.

Hala, yapılan hataların düzeltilmesiyle meşgulüz.

Liyakatsiz, başarısız, becerisiz kişilerle buraya kadarmış.

***

BOP, emperyalist bir işgal hareketidir.

Bu hareketin bir uygulayıcısı olmak, hangi kardeşliğin gereğidir?

Peki, bırakalım dışarıyı, içeride son İki Yüz Yıldır yekvücut olması için çalışılan bir milleti 36 etnik kökeniyle anlatmak hangi kardeşliği anlatır? Parçalamak kolaydır, iş ki bütünleştirmek, beraberliği sağlamaktır. Ezbere alınan ve pişmanlık ifade eden lakırdılar anlamsız beyanlar ötesine geçemez.

Böyle zamanlarda susmak en iyisidir, en yiğitçesidir.


4 Haziran 2017 Pazar

Zorunlu Eğitim


Milli Eğitim Bakanı demiş; 'Türkiye'deki zorunlu eğitimi 13 yıla çıkaracağız”

Demek ki,( 4 + 4 + 4) sistemi yanlışmış. Ve zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaranların amacı, din eğitimini engellemek için değilmiş. Yaptığınızın yanlışlığını Binlerce kez tekrar ettiler, duymadınız. Sonunda kendiniz de bu aşamaya geldiniz. Dindar ve kindar gençlik yetiştirmek şiarından da hemen vaz geçin. Bilmiyorsanız, danışın.

Eğitimi azaltmak değil, bilakis ömür boyuna çıkartmak gerek.

Ha,

Sizden birileri söylemişti;

Eğitim seviyesi yükseldikçe bize oy vermiyorlar.

Amacınız ve prensibiniz oy toplamak olunca, halkın cahilleşmesi, ilimden geri kalması sizin neyinize!.

Alınan bir karar yanlış olabilir. Yanlışlık uygulama sonunda anlaşılır.

Anlaşıldığı anda da yanlıştan dönmek ve hata yaptığını deklare etmek üstün bir özelliktir.

Alınan bu kararı böylesi bir anlamda okuyorum. Hatalarından dönenler, tehlikeli yollara sapmazlar bir daha.

Haydi hayırlısı…


2 Haziran 2017 Cuma

Yarım Kalan Yazılar…


Başbakan Binali Yıldırım, "Lozan'ı ortaya koyup Lozan üzerinden siyaset yapmak Sayın Kılıçdaroğlu'na bir şey kazandırmaz. O defterler açılınca üzüleceği çok şeyler göreceksiniz. Fevkalade ayrıştırıcı bir dil kullandı" dedi. (gazeteler)
Kılıçdaroğlu’nun üzülüp üzülmemesi benim umurumda değil. Lozan Defteri’ni açalım ve gerçekleri öğrenelim. Kimin üzülüp, üzülmeyeceği gerçekten umurumda değil. Eğer, Başbakan olarak bir söz söylemişseniz, bunun ilmi ve sosyolojik sorumluluğunu da kabul etmişsiniz demektir. Haydi, bakalım neymiş bu Kılıçdaroğlu’nun üzüleceği konular. Çok mühim bir iddiada bunup, gerisini getirmemek bizim siyaset meydanlarında görebileceğimiz cinsten bir şey, ne demek ‘Lozan konusu tartışılırsa, gerçekler üzücü olur’ ne demek? Böyleyse, aylar geçti hala neden doğruları önümüze getirmiyorsunuz? Yakışır mı size?

***

İçinde bulunduğun toplumun kabulleri, algıları ve ilmi seviyesini dikkate alırsak, yeni olan bir konuyu anlatmak çok zordur. Hele de yarım-yamalak anladığın bir konu ise. Anlatma zorluğunun, anlayamamanın ardında, vehimler, zanlar, kuruntular, iddialar, ben bilirimler, haydi oradanlar, tarihçilerin yazdığı, fıkracıların anlattığı öyküler, ilim diye yutturulan herzeler.. Vardır.

Denemek kolay. Tarihte de binlerce hikâyesi vardır.

Tebliğin yapıldığı sırada anlatan yenilmiş görünse de, çok kısa bir süre sonra gerçekler anlaşıldığında, bazıları dizlerini döver. –Biz ne yaptık? Diye.

Kazanan ümidini yitirmemişti çünkü dayandığı dağ yıkılacak gibi değildi. Diğerlerinin dayanakları ise, üfürükten…

Hem öyle demezler mi?

‘Gerçeklerin bir gün su yüzüne çıkma gibi adetleri vardır.’

“Mahzun olmazlar” (Bakara/38, Maide/69, En’am/48…) Çünkü imanları dağ kavîliğinde, bilgileri ilahi kaynaklı.

***

Çok basit;

1. İlk, orta ve lise öğrenimini ilinde, kasabasında görmüştür.

2. Bu eğitimini görürken, ‘bazıları’ birilerinin dikkatini çekerek bir eve, bir yurda belki bir otele kabul edilmiş olabilir.

3. Diyelim ki, bazıları da yaz tatillerinde dış ülkelerdeki gençlik kamplarına katılmış ve hatta gidiş-dönüş imkanları da bedavaya getirilmiştir.

4. Bazı aileler, lise döneminde çok başarılı olan çocuklarını özel kurslara göndererek, büyük harcama yapmalarına rağmen, nasıl oluyorsa mesela Bitlis’in, Muş’un en küçük kasabasındaki en sıradan talebeyi bile geçemez ve onlar dört işlemi bile yapamazlarken en önemli okullara yerleştirilirler.

5. Onunla da kalmaz.. bir süre sonra; sen sıkıntılar içinde debelenirken, bir de bakmışsın o çocuk, büyük bir burs bulur. Kıskanmıyorum. Hayret içindeyim. Bununla da kalmıyor tabi;

6. Okulun yarısına varılmışken devlette ‘talebeye göre çok iyi bir maaşla’ işe başlarlar. Bu arada bedava evler ve burslar devam eder.

7. Sıra geldi mezuniyete;

Çok güvendiğimiz çocuğumuz iki dersten çakar. O beyefendi dereceye yakın bitirir ve hemen bir Büyükelçilik de danışman olarak çalışmaya başlar. Maaşını sormayın ayıp olur!

8. İşe girdikten sonra rehabilitasyon ayaklarıyla 9 yıldızlı bir otelde kampa alınırlar. Genellikle yurt dışında.

9. Eğitim sonunda, mesela İngiltere, ABD gibi bir ülkeye vatandaş olacak düzeye getirilirler.

10. Boğazda, villada oturuyordur.

11. Bizim çocuk hala mezun olmak için çırpınıyor.

Diğeri ise, İngiltere gibi ABD gibi ülkelerin büyük şirketlerinde küresel politikalar yöneticiliği yapmaya başlamıştır.

12. bu arada sizin çocuğunuz mezun olalı Bir yılı geçmiştir. İş yok. Aş yok.. sıkıntı devam.


Çok kolayla başlamıştık ya lafa:

Gerçekten çok kolay.

Bir kere bile yurt dışına çıkmışlara devlet kademelerinde iş ve yetki vermeyeceksiniz… bu kadar kolay!!

***

Ayrık otlarını temizlemeden, dikenli nebatatı uzaklaştırmadan, taşları ayıklamadan; sürdüğün, ektiğin, emekler harcadığın tarladan ne beklersin? Boşa giden çalışmalar, boşa tüketilen ömür olur.

Gelir hasat zamanı, kervandakiler güle oynaya yol alırken, oturup ağlamak kalır halimize. Seneye, seneye demek sıramız da yok artık. Gün bugünse, yapılması gerekeni yapmak, aklın, ilmin, ulu vasiyetlerin belirttiği sıradan giderek, tarlayı ekime hazırlamak ve sonunda bereketli hasat zamanına kavuşmak.

İstenen de budur…

Haydi Bismillah…

***

Savaşarak problem çözmeye çalışmak, sulh içinde yaşamaya çalışmaktan daha kolaydır.

Öfkesine yenilen kumandan, cephe gerisinden verdiği emirleri askerlerine duyuramaz.

Silahlı asker daima makul emirlere açar kulaklarını.

Ölümü emredebilmek için, ölümü tanımak ve hatta ölmek en başta gelenidir.

Ölmeyi becerebilmek, nasip işidir. Nasibin yoksa beyhude ölüme koşmak boşuna yorucudur.

Her ölüm, yeni bir başlangıçtır oysa. Yenilik, zor alışılacak bir tarz değil, arzulanan hayat seyridir.

***

Osmanlı, devşirdiği gençleri eğitip devletin en üst makamlarına kadar taşıyordu.

Bugünün emperyal devletleri, devşirdiklerini eğitip kendi ülkelerinde devletin yetkili makamlarına taşıyorlar.

Benzerlik var mı? Bilmiyorum.

Osmanlı devşirmeleri Osmanlı ülkesi için çalışıyorlardı. Elbette içlerinde, yanlış yola sapanlar çıkmıştı.

Ya, devşirilip kendi ülkesinde devlet makamlarına taşınanlar, onlar hiç mi hata yapmıyorlar?

Peki, onlarcasının yaptığı hatalar görülmesine rağmen, niçin görevlerine devam edebiliyorlar? Nasıl oluyor bu durum?

Geliniz, Almanya ve Hollanda krizlerinin ardındaki yapılan hatalarda, böylesi devşirilenleri düşünelim.

Kriz kolaylıkla çıkmaz. Bütün devlet adamları, krizlerden kaçarlar. Metanetle, iyi niyetle, dirayetle, liyakatle ve itidalle problemlerin çözümü için çaba harcarlar.

Peki, biz de böyle mi?

Yoksa yangına körükle mi gidiliyor?

***

Evet, böylece başlanılmış fakat devamı getirilmemiş yazılar bunlar.

Tembellik işlemiş içimize. Çalışmak zor geliyor. Kim bilir belki de, bir fayda temin etmediği anlaşıldığı içindir!..


30 Mayıs 2017 Salı

Karmakarışık


“Siyaset bilmeyen!” birileri, “C.B.’nin ABD’ye gitmemesi” gerektiğini söylediği zaman, kıyamet kopa yazdı. Söylenmedik laf bırakmadılar. En hafifi cehalet suçlamasıydı. Gerçi sonunda siyaseti kimin bilmediği ortaya çıktı lakin medyanın bir yanına bakınca öyle değil, büyük bir zaferden dönülmüş zannedersiniz. Bu ne banallik!.


Sonrası, başa dönüş.

Yapılan konuşmalar, geçmişin hatalarını örtme, yapılanları unutturma, hataları başkalarına yükleme faaliyetiydi.

Mesela, ‘yeni atılım süreci’ ne demektir? Tamamen önceden yapılanları eleştiri…

Başa dönüş olunca, eskiden yapılan hataların tekerrürü de kaderimiz olmalı. Nasıl ayağı kaymışsa evvelden, yeniden kaymayacağını söylemek iyi niyetlilik olur.

Zaten kimi cümleler, tekrara düşüleceğinin de göstergesiydi.

Üzerinden hafta bile geçmeden, kendi ağzından tam tersi cümlelerin deklaresi gösteriyor bunu.

‘Nokta olmaz’, ‘AB’siz olmaz’, ‘Stratejik ortaklık’, ‘Kadim dostluk’… Gibi laflar gösteriyor.

Yani, “ne derseniz o”. Manasından başka ne anlamalıyız?

Mesela şu ‘dostumuzu artırmak’ cümleciği. Neyi anlatır? Vaktiyle azaltılan dostlukları değil mi? Peki son Bir yılda hangi artırımı yapabildiniz dostluk artırımında? Hiç!.

Bunlara rağmen, sunum mükemmeldi. Renkli devrimlerin ihmale gelmez yaygarası kusursuz yerleştirilmiş, çığırtkanlar görevlerini eksiksiz yerine getirmişti. Göz boyamak için yapılan her şey olması gereken yeterlikteydi. Televizyon canlı yayınlarına yerleştirilenler görevlerini hakkıyla yaptılar. Her üç cümlenin içine ustaca oturtulan, “kurucu genel başkanımız” sözü, sanki yaklaşık üç yıldır siyasetten uzaklaştırılmış bir mağdurun hayat hikâyesi gibiydi. Tıpkı, ‘şiir söylediği’ için hapsedilen bir mağdurun öyküsünün tekrarı gibi…

Anayasa, kanunlar, teamüller bir yana, kurucu genel başkanın talepleri bir yana. Her şey ona feda olsun.

Bir saat Kırk altı dakikalık konuşmada ne söylendi, Seçim meydanlarında söylenenleri tekrardan başka, ne umut verildi, ne vaat edildi? Klasik siyasetçinin yaptıklarını anlatmaktan maada neler söylendi? Hani, çılgın projeler nerede, ecdattan miras büyük hayaller nerede.. Yok. Geleceği umutla kırbaçlamalar yoktu. Yorulmuş, neredeyse bitmiş bir ‘kurucu genel başkan’. Zaman zaman yükseltilen ses ile kalabalığın sloganlarına karışan kırılmış heyecanları kabartama arayışı, sessizce uzaktan izleyenleri sanki güldürüyordu.

Terör örgütleri aleyhinde söylenen sözler de muhalefeti güldürdü. Hem yap, hem suçu muhalefete at. Bu cinliktir?

Cezaevindeki HDP eş-başkanı Demirtaş’ın, kongrelerine gönderdiği mesajda, ‘ortak vatan’dan bahsetmesi, konfederal bir yapıyı anlatıyordu. Klasik AKP rabiasındaki (parti tüzüğüne de kaydedilen) ‘tek vatan, tek devlet, tek bayrak’ söylemi ne anlatıyor acaba? Aralarındaki fark nedir? Bilemiyoruz.

Bekleyip göreceğiz.

Dualarımız, devletimizi yönetenlerin, basiretinin açık olması, hatalara, kandırılmaya kapalı olması yönündedir.


21 Mayıs 2017 Pazar

Ne karizmaymış baba…


Cevaplayamadığım bir sorudur.

Liderler mi karizmatik, yoksa biz mi öyle algılıyor ve öyle yaftalıyoruz?

Biraz da medyanın dayatması ile parlatmak istedikleri kişilere (lider) ‘karizmatik’ sıfatını allayıp-pulluyorlar, binlerce defa okuyoruz, dinliyoruz. Sonra da elbette ‘karizmatik’ olduğuna inanıyor ve bizde tekrar etmeye başlıyoruz.

Kimse karizmatik filan olamaz. Bize yutturuyorlar sadece.

Tayyip Bey karizmatik mi mesela?

Bağırmak, sinirlendiğini göstermek, güya lafını esirgememek, hakarete hakaretle cevap vermek gerektiğinde küfür etmek, sonra da “aldığım edep gereği söylemem, hakaret etmem” diyerek, kendini sıyırmak. Kişiyi karizmatik yapıyorsa karizmatik diyebiliriz.

Yalanla, iftirayla gerçekleri saklamaya çalışmak karizmatik bir kişinin vasfı olabilir mi?

İlme, akla aykırı işler yapmaya çalışmakla karizmanın ne gibi bir ilgisi olabilir?

“Dil” diyor, dil demedim. Din dedim. Diye inat ediyor. Karizmatik olduğu için alkışlıyoruz.

“BOP eş başkanıyım” diyor, ne dediğini anlamadan alkışlıyoruz.

“Libya’da NATO’nun ne işi var” diyor, iki gün sonra küresel çetelerle birlikte kendisi de Libya’ya giriyor, destekliyoruz.

Daha dün çocuklarını okutacak parası olmadığından, arkadaşının bursu ile Amerika’ya gönderiyor çocukları, bugün “gemicik”ler sahibi, şirketler sahibi oluyorlar, hiç üzerinde durmuyoruz.

Galiba tüm bunlar karizmadan kaynaklanıyor.

Propagandanın gücü.

Yarın partisi dağılacak, bölünecek.

Bakalım, karizması toplu halde tutmayı başarabilecek mi?

Ne karizmaymış baba…

Mayıs/2013



17 Mayıs 2017 Çarşamba

Politikacı – Devlet Adamı


‘Politikacı refleksiyle’ hareket eden kişilere değil, ‘Devlet Adamı’ ciddiyetiyle karar veren yüksek ruhlara ihtiyaç var. Devlet adamı, Allah adamıdır. Politikacı refleksli kişi şahsının, nefsinin, hissiyatının, vehimlerinin adamıdır. Örneklendirmeye gerek yok, her gün onlarcasını bilfiil yaşayarak görüyoruz, öğreniyoruz.

Korkularına hapsolmuş, geleceğinin esiri halinde hayatını idame ettiren bahtsızların, hele bir de toplumu idareye yeltenmeleri yok mu? Felaketler bunun üstüne bina edilir.

Felaketin örülmesi, politikacının toplu iletişim araç-gereçlerini ele geçirme hevesiyle başlatılır. Bu isteğin ardında, ‘toplum’u istediği gibi evirip, çevirip, istediği potada eritme emeli yatar. Şimdilerde, ‘toplum mühendisliği’ denen ve tamamı yalan ve haram çalışmalardan ibaret olan, heva ve heveslerin, egonun istediği şekillendirme çabalarıdır. Nefsinin yüklediği ve kendine tamamen ‘doğru’ gelen ve inadına ve hırsla yaptığı çalışmalar, toplumun inandırılması ve tâbi kılınması oranında felaket getirir. Bu çalışmalar, bireylerin körleştirilmesi oranında başarı sağlar. Hamurun olgunlaştırılması gibi, toplumun yalanla, yanlışla, belirsiz hedefle, anlamsız ve istikametsiz gelecekle yoğrulmasıdır toplum mühendisliği. Politikacının ise hep yaptığı budur. Bulduğu her fırsatta toplum önünde attığı diskurlar, hayallerini kabul ettirmeye yöneliktir.

Tabi, rakipleri de vardır politikacının. Onları alt etmek, onlardan daha ilerilerde olabilmek adına, ne yapıp edip rakiplerinin açıklarını aramak, özellikle bir gözünü onların yatak odalarından ayırmamak etkili bir yöntemdir. Örneklerini de gördük yakın geçmişte. Rakibin hatalarını yakalayıp fırsat bulunca da kamuoyuna açıklamak, ne o bilgileri toplayan zavallılara ne de emri verenlere asla şeref kazandırmaz. Zamanı gelince yaptıkları yanlışlar yüzlerine vurulunca utançtan toplum içine çıkamaz hal alırlar, elbette eğer utanma duygusu kalmışsa.

‘Politikacı’, merdivenleri çıkabilmek için ardında destekleyenlerinin bulunmasını arzu eder. Genellikle bu destek için, yabancı ülkelerin düşünürleri, sivil toplum örgütleri, üniversiteleri, devletin üst kademelerinde görevler yapmış ve hala etkili olan beyinleri, parasal kuvveti yerinde olan küresel devleri etrafına toplamaya çalışır. Yurt içi çalışmalardan evvel dışarılarda destekler aramaya koyulur. Ne var ki, bu faaliyetleri büyük bir gizlilik içinde yapar. Çünkü içeride duyulması halinde, milletin bu çalışmaları kabul etmeyeceğini bilir ve sıklıkla, millilikten bahseder. Böylece, yalnızca kendi başına ve halk içinden destekleriyle yolu çıktığını, yine yalanlarla topluma açıklamaya ve kabul ettirmeye çalışır.

Yazık ki, bu çalışmaları yapmayan, yapamayan politikacının, halk nezdinde başarılı olduğu söylenemez. Maddi gücü sınırlıdır. Basın-yayın organlarında kendine yer bulamaz. Üstelik küreselleşmiş hegomanlar, aleyhlerinde kuvvetli kampanyalar geliştirirler. Bu faaliyetlerin onlar tarafından yapıldığı da asla bilinmez. Kalemşorları, düdükleri onları gizleyerek vazifelerini gerçekten çok iyi yaparlar, zira bu konuda iyi yetiştirilmişlerdir.

Küresel emperyalist siyaseti en iyi uygulayan ülke İngiltere’dir. ABD’yi kullanarak, dünyanın hemen her köşesindeki olaylarda parmağı vardır. bugüne kadar hep geri planda kalır, ülkelerinde açmış oldukları kendilerine taraftar yetiştirmenin çabasında olurlar. Yetişen destekçilerini ise ülkelerinde en önemli görevlere getirmek, desteklemek politikalarının başlıcasıdır. Son günlerde bu siyasette bazı değişimler gözleniyor. İngiliz Başbakanı, Ortadoğu-ABD-Türkiye üçgeninde turlar yapıyor. Üst düzey görüşmeler tertipleniyor.. ne görüşmelerden haberimiz var, ne içeriğinden. Dikkatle bakanlar basında karartılmış üç-beş satırdan başka haber-yorum da bulamıyorlar. Neler oluyor? Üzerinde durulan konu Ortadoğu olunca, doymak bilmez çeteler bir bir su yüzüne mi çıkıyorlar? Mesela, çıkıp televizyon ekranından Atatürk aleyhine ağıza alınmayacak laflar edilmesi ile İngiltere’nin bir ilgisi var mıdır? Siyasette en önemli viraj, ancak ‘senin istediklerinin’ konuşulmasıdır. Böyle olmadı mı? Referandum tartışmaları, Suriye konuları, Rakka ve benzeri noktalara yapılacak askeri müdahalelerin dillendirilmesi, hükumetteki revizyon beklentileri ve özellikle İngiliz Başbakanın Ortadoğu-ABD ve Türkiye ziyaretleri ve görüşmeleri…. Bakın hiç birisi konuşuluyor mu? tek konumuz o densizler.

işte size ucuz siyaset ve siyasetçinin yaptıkları.

Bize, nefsi kazanç peşinde koşan politikacılar değil, Allah adamı olan devlet adamları lazımdır. O halde eğitimimizi, ekonomimizi, siyasetimizi, dış ilişkilerimizi, askerimizi, polisimizi… kısaca kendimizi; buna göre düzenlemeliyiz.

Havuç peşinde koşarak, günü kurtarmak bize göre değil.